Öykü: Çay lekesi | Samih Güven

Ekim 28, 2026

Öykü: Çay lekesi | Samih Güven

Müdürüm her sabah olduğu gibi gazetesini iki eliyle sıkıca kavramış, pencereye doğru dönmüştü. Sayfaların arkasından sordu bir ara.

 “Bulamadın mı hala?”

Bir saattir, çekmecelerin, evrak dolaplarının altını üstüne getirdiğimi biliyordu. Bulsam tepki vermez miydim?

“Hayır, bulamadım!”

“Dikkatin dağılmasın diye karışmak istemiyorum, yanlış anlama.”

“Eksik olmayın Müdür Bey!”

Onun rahat halinin aksine en zor günümü yaşıyordum iş yerinde. Genel müdürün üzerinde düzeltmeler yaptığı çok önemli tabloyu bulamıyordum.

Müdürümün sorumluluk alacağını, beni kurtarmaya çalışacağını sanmıyordum. Genel müdür huysuzun tekiydi ve söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu.

Toplantı odasındaki hali gelmişti gözümün önüne. Elinden hesap makinasını düşürmüyordu. Tek tek bölüyor, çarpıyordu rakamları. Parmakları tuşlarda ustalaşmıştı. Üstlerine armağan edeceği her sayı kendi elinden geçsin, her şeyi önce o bilsin, kontrol etsin, emin olsun istiyordu. Hiç kimseye, bilgisayarlara bile güvenmiyordu. Tablolardan rastgele bölümler seçip doğrulama yapıyor, ancak o zaman rahatlıyordu. Önemli rakamları tekrar tekrar topluyordu sabırla. Bir hata bulursa yüzü kararıyordu. Karşısındaki televizyon ekranına boş boş bakıyordu bazen. Konuşmuyordu. Son sözü “düzeltmeler yarın sabah masamda olsun”du.

Sıkıntı basmıştı iyice. Koltuğumda doğrulup başımı ellerimin arasına aldım. Boş boş bakıyordum bilgisayar ekranına.

Daire başkanı da izinli olacak zamanı bulmuştu.

Müdürüm gazetesinden gözlerini kaldırıp süzdü bu defa. Sonra elinin tersiyle sayfaları düzeltip sabah keyfine devam etti. O sırada neşe içinde, tepsiyi ne denli usta olduğunu göstermek istercesine sallayarak çaycı girdi içeri. Sormadan çay bıraktı yine. Müdürüm çayını karıştırmaya başladı. Uzun süren, her zamanki ritminden sapan bir karıştırmaydı bu. Adam eğleniyor muydu ne!

Dün akşam toplantıdan sonra elimde neler olduğunu, odaya gelişimi, masanın üzerindekileri, yaptığım hareketleri tek tek gözümün önüne getiriyordum. Çöpe attığım şeylerin arasına mı karışmıştı? Nereye gitmişti?

Debelendiğim sırada müdürümün arkadaşları girdi odaya. Daldı demek daha doğru olur. Sandalyelere yerleşip muhabbete başladılar. Zam sonrası bordrolarındaki kalemleri hesaplayacaklardı herhalde. Hangi gösterge yandan yürümüş, fazla çalışma tazminatı ne kadar artmış. Boş işler!

Yenileri sevmiyorlar nedense. Hep torpille girdiğimizi, gözümüzün yüksekte olduğunu düşünüyorlar. Geçenlerde, “Dağınıklar, yazı yazmayı bile bilmiyorlar, test çocukları, ne olacak,” demişti müdürüm. Kendileri biliyor da ne yapıyor sanki!

Aralarından birinin beni izlediğini fark etmiştim. “Bir şey mi arıyorsun?” diye sordu. Bu sırada herkes dönüp bana baktı. Kötü bir imaj çizmek istemiyordum.

“Önemli bir şey değil, masamı düzeltiyorum.”

Müdürümün bıyık altından güldüğünü biliyorum tabi.

Ümitlerim tükeniyordu artık. Ne yapacaktım? Ne olursa olsun, gidip söylemekten başka çare yoktu. Ama hemen yapmalıydım bunu. Genel müdürün sekreteri Cahide Hanımla aramın iyi olduğuna sevinmiştim ilk defa.

Seveni azdır. Çünkü kendini patron yerine koyup olayları kafasına göre yönetmeye çalışır. Sevmediği memurları süründürür, genel müdürün yanına almaz kolay kolay. Hem de her şeyi yetiştirir. Belki çoğu sekreter böyle, belki amirler alıştırıyor onları. Ustaca yalan söylemeyi öğretiyorlar. “Müsait değil”, “Toplantıda” gibi gerekçelerle telefona çıkmıyor, imzaya bile kabul etmiyorlar bazen. Küçük mucizeler bekliyorlar onlardan, iş birliği yapıyorlar gizlice. Arada küçük sürprizler, atıştırmalıklar, çocuklarının, karılarının işlerini takip etmeleri hoşlarına gidiyor. Bu yüzden başkalarına kapris yapmaya hak kazanıyor sekreterler. Ama Cahide Hanım sever beni. Serviste gelip yanıma oturur bazen, “Diğerlerine benzemiyorsun, efendisin,” demişti bir keresinde. Ama çatlağın teki bence de. Aman duymasında!

Odadan çıkıp o uzun koridoru adımlamaya başladığım sırada karamsarlık çökmüştü iyice. Köşeye sıkıştığımda, hayatımdan memnun olmadığım zamanlarda üşüşen düşünceler toplanmıştı yine.

Her şeye istediğin şekilde yön verebilir misin? Başkalarının kararlarına, isteklerine bağlı olmadan yaşayabilir misin? Hayatını kendi ellerin arasına alabilir misin? Belki, ama risk almak demektir bu. Var olanı yıkıp, sıfırdan başlamak demektir. Yeterince cesur musun, yeniden düzen kurmaya gücün var mı? İmkânların elverişli mi bunun için? Var olan alışkanlıklarından, elindekilerden, konforundan vazgeçebilir misin? Ailen buna razı olur mu? Razı olması önemli mi?

Boşuna meşgul etme kafanı! İşinden ayrılamazsın. İyi bir neden bul, alttan al ve kendini koru şimdi.

Düşüncelerden sekreterin sözleri ile kurtulmuştum.

“Hayırdır, bu ne hal?”

“İçeride kimse var mı Cahide Hanım?”

 “Daire başkanları Turan’la Rasim içerde. Paris’te bir toplantı varmış. Onu ayarlamaya çalışıyorlar herhalde.”

“Uzun sürmez değil mi?”

“Yok yok çıkarlar birazdan. Aman bunlar da bayılır yurt dışına gitmeye. Şu Rasim’in yanında konserve götürdüğü söyleniyor harcırahı biriktirmek için. Turan da karısından kaçıyor bence.”

“Öyle mi gerçekten?”

“Tabi ki, bana soracaksın böyle şeyleri. Sen içeri mi gireceksin? Birazdan toplantıya gidecek.”

“Cahide Hanım çok kısa, önemli bir şey var da.”

“Ne oldu ki?”

“Daha sonra söylesem.”

“İyi sen bilirsin.”

O sırada kapı açılmıştı içeriden. Turan Beyle Rasim Bey çıkınca ayağa kalkıp önümü ilikler gibi yaptım. Göz ucuyla süzerek uzaklaştılar. Cahide Hanımsa sandalyesinde hafifçe doğrulup sırıttı. Sonra da bana döndü:

“Ben içeri girip, kolaçan edeyim. Çıkmadan hallederiz senin işini, merak etme.”

Bir iki dakika sonra imza kartonlarıyla geldi.

“Tamam gelsin dedi, yalnız huyuna git, sinirli gibi!”

Önümü ilikleyip kapıyı çaldım.

Yüzü kararmıştı yine. Saçları diken diken olmuştu. Neden elinde tablo yok der gibi baktı. Eliyle masasının önündeki koltuğu işaret etti. Tombul parmakları tabancaya davranacakmış gibi hesap makinasının yanında duruyordu. Parmakları sırayla vurup duruyordu masaya.

“Önemli bir şey varmış?”

“Efendim, şey…”

“Çıkacağım birazdan, çabuk olabilir misin?”

“Efendim, üzerinde düzeltme yaptığınız tablo.”

“Şu üç aylık projeksiyonu gösteren tablo mu?”

“Evet.”

“Ee?”

“Bulamıyorum.”

“Ne demek şimdi bu?”

“Kartonun içinde çekmeceme kilitlemiştim, sabah değişiklikleri işlemek için baktığımda bulamadım.”

“Olacak iş mi? Müdürün nerede?”

“Odada efendim. Ama tamamen benim hatam.”

“Yahu Müsteşar Beye bu akşam arz edecektim ben o tabloyu. Sen ne diyorsun anlamıyorum?”

 “Özür dilerim efendim.”

“Yeni nesil de iyi öğrenmiş bunu, özür dilerim demekle halloluyor mu her şey?”

Memuriyette bazen susmanın en iyisi olduğunu öğrendiğimden sesimi çıkarmadım. Bir süre kendi kendine konuşup durdu. Bir ara hesap makinasına eli gitti nedense. Emin değilim ama daha önce bıraktığım olumlu intiba sayesinde hırpalamadı fazla. Sonunda ayağa kalktı.

“Haber bekle benden. Toplantıdan sonra aradığımda yerinde ol. İlk tabloyu kaybetme bari!”

“Bilgisayarda kayıtlı efendim.”

Kapıyı dinlediğinden olacak tam zamanında Cahide Hanım girdi içeri. Göz ucuyla çıkmamı işaret etti.

Adam yine iyi günündeydi demek ki. Ama odama yürürken rahatlayamadığımı tersine ağlamaklı olduğumu hissettim.

Müdürüm yalnızdı. Katlanmış gazetesi masanın üzerindeydi. Kahve fincanları toplanmamıştı. Yerime oturduğum sırada,

“Neredeydin?” diye sordu.

“Genel müdüre gidip, anlattım durumu.”

“Gideceğini neden söylemedin?”

“Siz hiç ilgilenmediniz ki Müdür Bey!”

“İlgilenmediniz ne demek? Tablo bendeydi zaten. Genel müdüre gideceğini nereden bileyim.”

“Nasıl yani?”

“Dün akşam tabloyu koridorda düşürmüşsün. Sabah temizlikçi getirmişti. Sana söyleyecektim ama ders olsun istedim.”

“Boşuna mı arattınız?”

“Boşuna değildi.”

Masamda sessizce oturdum bir süre. O sırada Cahide Hanım aradı. Genel Müdürün toplantısı ertelenmiş ve tabloyu istiyormuş. Müdür de gelsin istemiş.

Durumu Müdür Beye anlattığımda “Hadi gidelim,” dedi.

“Gidelim de, ne diyeceksiniz içerde?”

“Olduğu gibi anlatacağım.”

“Nasıl yani, tabloyu sakladığınızı mı söyleyeceksiniz?”

“O kadar da salak değilim, koridorda düştüğünü, odanın yakınında bulan temizlikçinin bize getirdiğini söylesem yeter, zamanlama önemli değil.”

Müdür Bey sümenin altından tabloyu çıkardığında yüzüne baktım birkaç saniye. Fakat tablodaki çay lekesini görünce şaşıp kaldım.

“Bunu mu götüreceğiz?” diye sordum.

“Önemli olan düzeltmeler, bulduğumuzu söyleyeceğiz, sonuçta bilgisayara işlenecek zaten.”

“Ama ayıp olmaz mı bunu göstermek, adam zaten hesap yapmayı seviyor, yeniden çalışırız.”

“Bir saat uğraşmaya ne gerek var?”

Koridorda Müdür Bey önde, ben arkada yürüyorduk. Dünkü toplantıda bulunmayan ve tablodaki detaylara hâkim olmayan Müdür Beyin neden çağrıldığını, onun da konuyu neden bu kadar sahiplendiğini anlayamıyordum. Durumun ciddi olduğunu mu düşünüyordu?

Genel Müdürün masasının önündeki koltuklardaydık. Tabloyu yüzüne doğru kaldırıp gözleriyle taradı. Başını sallayıp, bir şeyler mırıldandı. Müdür Beye döndü sonra.

“Haydar Bey, biliyor musunuz, memuriyette hiyerarşi boşuna değildir, her makamın bir ağırlığı, sorumluluğu vardır. Siz böyle bir tabloyu bana getirmekle ne yaptığınızı sanıyorsunuz?”

“Çok özür dileriz efendim, bulduk o açıdan, rakamlar bilgisayara işlenecek uygun bulursanız. Çay lekesi nedeniyle bir düzeltmeniz okunamıyor da.”

“Evet, en önemli katsayı. Siz bu oranlara hâkim misiniz?”

“Kısmen. Bazılarına bakmam lazım.”

“Demek bakmanız lazım! Oranlar iki sayının birbirine bölünmesi değildir sadece. Oranların içinde oranlar vardır, bu güzelliğe giden yoldur. Bunu bulmak da işini iyi yapana, detaylarla dalgalarmış gibi boğuşana bahşedilir Haydar Bey!”

Bu sırada tabloyu buruşturup çöpe attı. Bana dönüp “Eski tabloyu aldın mı bilgisayardan” diye sordu.

“Evet buyurun.”

Tabloyu masasına koydu. Eli hesap makinasına gitti hemen. Sonra durakladı. Müdür Beye döndü yeniden.

“Gerçekten anlamıyorum. Çay lekesinin böylesine önemli tabloda ne işi var, söyler misiniz?”

Müdürüm kararıp, sustu. Bana baktığı sırada aklım çıktı.

Yorum yapın