Öykü: Seher gelin | Barış Akkurt

Ekim 21, 2026

Öykü: Seher gelin | Barış Akkurt

Tütünler olgunlaşmaya başlamıştı. Sararan alt dalları toplayıp iğneyle ipliğe dizmek ve asıp kurumaya bırakmak gerekiyordu. Sabah ezanıyla kalkıp tarlanın yolunu tutmuşlardı. Yanlarına domates, salatalık, soğan, tereyağı, ayran ve yufka ekmek almışlardı. Sebzeleri evin önündeki tarlada yetiştiriyorlardı. Küçük bir araziydi ama bereketliydi. İneğin sütünden tereyağı yapmayı biliyorlardı elbette; ancak çökelek dışında bir peynir çeşidinin farkında bile değillerdi. Yufka ekmek yapmak zahmetliydi, yalnız lezzetli ve dayanıklıydı da. Ekmek yapımı hep bir eğlence olur, çocuklar pervane gibi dönerdi çevrede. Köze atılan patatesler, patlıcanlar, biberlerle bayram ederlerdi. Bazlama için muhakkak hamur bırakılırdı. Tereyağıyla ve biraz da şekerle enfes bir tadı olurdu. Kadınlar da, çocuklar da hem karnını doyurur hem de heveslerini alırlardı. Zahmetli bir işti; ancak hem eğlendikleri hem de dertleştikleri bir an yakalamış olurdu kadınlar. Yoldan geçenlere de ikram edilirdi bazlama. Kadınlar geçen bir erkekse yaşmak bağlarlardı. Bir tür hazır ol haliydi sanki.

Burası küçük bir dağ köyüydü. Dışarıyla bağı da oldukça sınırlıydı. Doğru düzgün bir yolu bile yoktu. Her evden en az bir kişi cuma günleri ilçeye iner evinin ihtiyaçlarını karşılardı. Atla ya da eşekle gidilirdi, on kilometre ötedeydi ilçe. İhtiyaçları karşılamak, takas yapmak için yanlarında bir şeyler götürürlerdi. Bu sebze olur,  meyve olur, tavuk olur, çökelek olur, yumurta olur, yoğurt olur, tütün olurdu genellikle. Tuz, şeker, vita yağ ve gaz yağı temel ihtiyaçlardı. Bir şey getiremeyen ya da takas yapamayan ise, borçlanır ihtiyaçlarını öyle karşılardı.

Seher, kocası Salim ve kayınpederi birkaç saat çalıştıktan sonra nevalelerini açtılar, kahvaltılarını yapıp karınlarını doyurdular. Kayınpederi bir sigara yaktı. Tarlayı baştan sona süzdü, inşallah para kazandıracak bu tarla, dedi mırıldanarak. Kiralamıştı tarlayı. Evin biraz uzağındaydı belki, ama verimliydi. Salim’in burnunda tütüyordu sigara; ancak tütün kesesine uzanamıyordu eli. Babaya saygı bunu gerektiriyordu. Seher de Köse Sedat’ın yanında hep yaşmağını bağlardı. Bu da saygıydı. Gelinlik ediyordu kayınpederi Köse Sedat’ın yanında, konuşmuyordu da. Az bir zaman kalmıştı suskunluğunun bitmesine. Sonrasında Köse Sedat bu geleneğin gereği gelinine bir hediye verecekti. Seher hamileydi, beklenen doğum sonrası ise, her şey hepten değişecekti.

Salim, Köse Sedat’ın tek erkek çocuğuydu. Üç de kızı vardı. Salim evin en büyüğüydü, kız kardeşleriyle arası pek yoktu yalnız. Karısına olan kaba ve zalim tavırları onu kızdırıyordu. Mesafe koyuyordu onlara. Tarla işlerini ve ev işlerini bir bahaneyle Seher’e yıkmaya çalışırlardı. Kendilerini maruz gösterecek bir bahaneleri muhakkak olurdu. Dereden helkelerle su taşıyan, hayvanların altını temizleyen, onları sağan, yemek hazırlayan, bahçeyle ilgilenen genelde o olurdu. Babasının hükümranlığında kardeşlerine bir şey söylemesi o kadar kolay değildi Salim’in. Hem Köse Sedat ev işlerini, Sultan Kadının sorumluluğunda görürdü. Annesi Sultan Kadın hep kızlarını kollardı. Evlenseler de gitseler şu baş belaları, diye söylenirdi Salim. Sultan Kadın, gelin her işten sorumlu olmalı, ben de bunları yaşadım, başkaları da yaşayacak, diye düşünür Allah’ın takdiri görürdü bu durumu.

15 yaşında evlenmişti, babasının dediği olmuş ve köye tütün satmaya gelen Köse Sedat’a vermişleri onu. On kilo kıyılmış tütün başlık parası olmuştu. Sevmek, âşık olmak bildiği şeyler değildi. Evlendikten sonra sevmek denemese de saygı duyduğu biri olmuştu Köse Sedat. Evin bütün yükünü o yaşta o çekmişti. Her şeye koşturulmuştu. Bu nedenden olsa gerek kaynanasını hiç sevemedi. Ölümüne üzüldüğü de pek söylenemezdi.  Yine de yapıp ettiklerini doğal bir hak gibi görüyor, gelininin ezilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu bir doğa kanunuydu neredeyse. Hem yeni bir gelin daha çok ezilmeliydi ki tava gelsin. Annesinin söylediklerini anımsıyordu bazen Seher: Kadının kadına ettiğini kimse etmemiştir, demişti bir defasında. Seher ne kadar uyumlu, güleç olursa olsun evin diğer kadınlarını yumuşatamıyordu. Kendini kabullendirmek için her angaryaya koşturuyor yine de yaranamıyordu. Aileye bir evlat verirsem rahat ederim, diye düşünüyordu. Umudu buydu.

Tütün tarlasında öğle vaktini, yemeklerini yedikten sonra, dinlenerek geçirdiler. Ağaç gölgesine sığınmışlardı, güneş yakıyordu. İkindi vakti serinlik çökünce yeniden çalışmaya başladılar. Tarladaki işler yarına kalacak gibi gözüküyordu. Akşama kadar tütünlerin alt dallarının ancak yarısını toplamışlardı. Alt dallar en erken sararan kısımdı, güneşte yanmaya bırakılamazdı. Görümceleri de olsaydı tamamını halletmiş olurlardı, yalnız ev işlerini bahane edip gelmemişlerdi. Akşam karanlığı çöktüğünde işi bırakıp eve doğru yola koyuldular. Yorulmuşlardı, sanki yol bitmeyecek gibi geliyordu. Seher’e ağır gelmeye başlamıştı bu işler. Yüklüydü, yedi aylık hamileydi bir yandan.

Allahtan akşam yemeğini hazır buldular. Bulgur pilavı, salata ve ayrandan oluşan yemeği iştahla yediler. Genelde pek iştahı olmayan Seher bile tek başına iki yufka ekmek tüketmişti. Kayınvalidesinin dikkatinden kaçmamıştı bu iştah. Kaşık düşmanı der gibi bakmıştı Seher’e. Fark etmiyor değildi bu bakışları Seher. Salim’e kızgındı kendisine yeterince sahip çıkmadığı için. Sonrasında ona da hak veriyordu. Böyle gelmiş böyle gidiyor, o ne yapabilir ki diyor ve kaderine teslim oluyordu. Ezilmişliğini kaçınılmaz bir hâl gibi görüyordu. Ben böyle bir kaynana olmayacağım, diye düşünürdü zaman zaman.

Salimle severek evlenmişti. Seher ilçedeki bir bıçakçının kızıydı. Normal koşullarda ilçeden biriyle, hatta bir esnafla evlenmesi beklenirdi. Köyden ilçeye evin ihtiyaçlarını karşılamaya gelen Salimle birkaç kez karşılaşmış, yakışıklılığı ve sevimliliği hoşuna gitmişti. Salim artık, sen yorulma diyerek, babasının yerine kendisi gidiyordu ilçeye. Bakışmaların bir sonu olmadığını ve ideal bir damat olarak görülmeyeceğini biliyordu Salim. Bir yerde noktayı koymak istedi. Seher’in de teşvikiyle köye kaçırdı onu. Kavuşmuşlardı ve tüm zorlukları atlatabileceklerini düşünüyorlardı. Toprak damlı evin bir odasını onlara vermişti Köse Sedat. Gelininden memnundu, uyum sağlamaya çalışması, sıcakkanlı oluşu, her işe koşturması hoşuna gidiyordu. Seher şehir kızıydı, başlarda köy işlerinde çok zorlandı. Acemiydi, ama öğrenmeye çok açıktı. Yabancı görülmek istemiyordu. Tüm gayretiyle kimseden geri kalmamaya çalışıyordu. Çok zorlandı, çok yıprandı, çok ezildi, kemikleşmiş ilişkileri değiştiremeyeceğini anladığındaysa teslim oldu. Bir umut, belki bebek yumuşatır ilişkileri diye düşünüyordu. Salim gibi Köse Sedat da beklenen bebek için heyecan duyuyordu. Bu yoksul aile şenlenecek, hele de erkek olursa soyları da sürecekti.

Kaçtıktan kısa bir süre sonra Seher’in ailesi haber göndermişti ona. Geri dön, biz sana böyle de razıyız, diyorlardı. Kızlarının bu dağ köyünde telef olmasını istemiyor, kendisini sahipsiz sanmamasını haber ediyorlardı. Ne zaman ki Seher geri dönmeyeceğim, kocamı seviyorum haberini gönderdi ailesi onunla tüm bağını kopardı. Babası, benim artık öyle bir kızım yok diyordu. Yıkılmıştı Seher, evin tek çocuğuydu, sevilerek büyümüştü. Tüm imkânlar önüne seriliydi. El bebek gül bebek yetiştirilmişti. Anne ve babası ona nasıl kıyardı, anlam veremiyordu. Sevmişti işte. Denklik diye bir şey dünyasında yoktu Seher’in. Gözünü karartmıştı. Örneğin, ilkokul mezunuydu, Salim ise okuma yazma bilmiyordu. En yeni kıyafetleri giyebilmişti o, oysaki Salim yoksuldu ve birkaç giyimden başka bir şeyi yoktu. Umursamıyordu böyle şeyleri Seher. Âşıktı.

Köse Sedat oğluyla gurur duyuyordu. Şehirli bir gelin getirmişti eve. Bu, köydeki ağırlığını da arttırıyordu. Yoksul evleri birden değer kazanmıştı. Uyum sağlayabilir mi kuşkusu ise kısa bir süre sonra dağılmıştı. Saygılı, ağır başlıydı gelini. Sultan Kadın için durum farklıydı. Evinden kaçan bir kadına saygı duymuyordu. Hafifmeşrep buluyordu bu hâlleri. Belki de sevmek nedir bilmediğinden aşağılıyordu Seher’i. Biraz da kıskanıyordu onu. Şehirli, yetişmiş bir gelin eziklik duygusu da yaratıyordu onda. Köse Sedat’ın kollaması olmasa daha da ezilirdi Seher. Hamileliğinden kaynaklı, ağır işler verme şu kıza derdi karısına.

Sultan Kadın, sabah dereye su almaya gönderdi Seher’i. Tütün yaprağı işinin bitmesi sonrasıydı. İki günün yorgunluğunu atamamıştı henüz Seher. İki elinde birer helke derenin yolunu tutmuştu. Hiç sevmezdi su getirmeyi. Getirmeye zorsunduğundan değil, suyun çok çabuk bitmesinden rahatsız oluyordu. Bu iş sanki onun görevi gibiydi. Evin fertleri birer kez elini yüzünü yıkasa iki helke su bitiyordu zaten. Sonra tekrar dereye… Dere bir kilometre uzaktaydı. Eskiden bu mesafeyi hiç umursamayan Seher, hamileliği nedeniyle artık zorlanıyordu. Sultan Kadın da görümceleri de bu durumu umursamıyordu. Salim bazen annesine çıkışıyor, yediği azarla kalıyordu. Avrat ağzıyla konuşmakla itham ediliyordu. Bir erkeğin helkeleri alıp suya gitmesi utanılacak bir şey kabul edilmese kendisi giderdi. Köse Sedat pek bir şeyin farkında değil gibiydi. Zamanının çoğunu tarlada çalışarak ve hayvan otlatarak geçiriyordu.

Seher dereye ikinci gidişinde artık adım atmaya zorlanır hale gelmişti. Su yine çabucak bitmişti. Öğlen vaktiydi, güneş daha da zorlaştırıyordu durumunu. Dayanacak gücü kalmamıştı. Dönüş yolunda helkeler elinden kaydı, helkeleri yeterince kavrayamıyordu. Parmak uçlarından uçup gitmişlerdi. Birkaç saniye sonra yere yığıldı, baygınlık geçiriyordu. Uzaktan görüp koşanlar gelene kadar kendinden geçmişti. Sarstılar, tokat attılar, soğan koklatmaya çalıştılar, uyanmasını bekledirler. Kendine geldiğinde canının çok yandığını hissetti sadece. Başındaki biriken kalabalık boğuyordu onu. Anlamaya çalıştı ne olup bittiğini. Derken apış arasında bir ılıklık hissetmeye başladı. Kanaması vardı. Derken bebeğin suyu da geldi. Bir yandan canı yanıyor diğer yandan utanç duyuyordu. Dişini sıkıyor, bağırmamaya çalışıyordu. Sancı onu korkutmuştu, bu kadar dayanılmaz bir acı yaşamamıştı daha önce, öleceğini düşünmüştü. Çevredekilerin şaşkınlığı geçmiş, olup biteni kavramaya başlamıştı. Seher doğuruyordu. Derenin ucundaki eve, köyün ebe ninesini almaya gitti birkaç kişi. Yalnız olan olmuştu. Büyük acılar içinde, sadece ıhlayıp dişini sıkarak doğurmuştu bebeğini. Birkaç kadın alnının terini silmiş, şefkatle okşamışlardı onu. Erkekler arkalarını dönmüş olup biteni anlamaya çalışıyordu. Kadınlar şaşkındı, bebek ağlamıyordu. Bebeğin ölü doğduğunu kavramaları uzun sürmedi. Yarı baygın yatan Seher’e nasıl anlatacaklardı bunu. Bir tuhaflık olduğunu sezmişti Seher. Bebeğini kucağına almak istedi. Ağlayan kadınları gördüğünde, bebeğini kaybettiğini anladığında, gücü yettiğince bağırmaya, ağlamaya başladı. İsyanı ve üzüntüsü dağlarda yankılanıyordu. Tek avuntusunu, dayanağını, bebeğini kaybetmişti. Hem eğlencesi hem arkadaşı olacaktı. Salim’in yetemediği yerde sevgisini onunla paylaşacaktı. Hayalleri yerle yeksan olmuştu.

Günlerce kendine gelemedi. Yüzü düşmüş ve kararmıştı, bir hayli kilo da vermişti kısa zamanda. İştahsız ve her şeye karşı isteksizdi. Allahtan uzun bir süre iş beklemediler ondan. Kayınbabası da çok üzülmüştü bebek için. Bir yandan da bu zor zamanlarında Seher’i kolluyordu. İlk defa ben ne yapıyorum burada, dedi Seher. Ailesini çok özlemişti, ama geri dönüşün yolları kapalıydı artık. En azından zamanla aramız yumuşar, görüşürüz diye umut ediyordu. Bir torunları olamayacaktı şimdilik, belki daha sonra, diye düşündü. Katlanılması gereken çok dert vardı ve mecburen katlanmaya devam edecekti. Beyaz gelinliğiyle gelemese de, beyaz kefeniyle çıkacaktı bu evden. Boşanmak bir tabuydu. İmkânsız olan, itibarsızlaştıran.

Konuşmaz olmuştu Seher. Tüm dertlerini içine atıyor ve susuyordu. Salimle bile paylaşacak bir şey göremiyordu artık. Bir dişlinin parçasıymış gibi söylenen işleri yapıyordu sadece. Duygusuz, yaşama sevincinden uzak. Konuşmuyordu, dilsiz bir hayat yaşıyordu. Uzak yamaçlara kurulu dağ köylerinde nice Seherler vardır, diye düşünüyordu bazen. Sesleri sessizliğin rengine bürülü. Önceleri gecenin karanlığında sicim gibi gözyaşları dökerken, şimdi gözleri kurumuş, ağlamayı da unutmuştu. Bazen şu soru beliriyordu zihninde: Dünün mazlumu olanlar nasıl bugünün zalimleri olabiliyorlar? Hakikaten, nasıl?

Yorum yapın