Agatha Christie yaşasaydı ne derdi? | Metin Celâl

Ekim 11, 2026

Agatha Christie yaşasaydı ne derdi? | Metin Celâl

Polisiye edebiyatının kraliçesi Agatha Christie, Dünyanın en çok okunan ve kitapları en çok satan romancısı. Kitaplarının yaklaşık 4 milyar kopya sattığı tahmin ediliyor ve halen de çok okunmaya devam ediyor. 103 dile çevrildiği tespit edilmiş. Guinness Dünya Rekorları ve UNESCO’nun Index Translationum veri tabanına göre Agatha Christie, “tarihin en çok çevrilen yazarı” unvanını elinde tutmakta. 1976’daki ölümü sırasında da “tarihin en çok satan romancısı” unvanına sahipmiş.

Yarım asrı aşkın yazarlık kariyeri boyunca romanlarından 20 milyon dolar telif hakkı kazanmış, bugünün değerleriyle yaklaşık 113,2 milyon dolar. Christie, 1955 yılında Agatha Christie Limited adında özel bir şirket kurmuş. Agatha Christie Limited, Christie’nin 66 roman, 150’den fazla kısa hikâye, 25’ten fazla tiyatro oyununun dünya genelindeki haklarını hâlâ elinde bulundurmakta. 

Tabii bu maddi ve manevi başarı başka yazarların da dikkatini çekmş ve yeni Agatha Christie eserleri yazmak istemişler. Ailesi uzun süre Christie’nin karakterleriyle yeni romanlar yazılmasına sıcak bakmamış. Bu kararı değiştiren, 2013’te ünlü polisiye yazarı Sophie Hannah’ın yeni bir Hercule Poirot romanı yazma önerisi olmuş. Proje, Agatha Christie Limited’i yöneten, Christie’nin torunu Mathew Prichard tarafından beğenilmiş.Monogram Cinayetleri (Altın Kitaplar) 2014’te yayımlandı. Böylece Christie ailesinin onayladığı ilk devam romanı ortaya çıktı. Bu roman beğenilince Hannah, Poirot maceraları yazmaya devam etti ve kitapların sayısı beşe ulaştı. Hannah, şu an altıncı kitabı yazıyormuş.

Sophie Hannah’nın Poirot’yu konu alan eserlerinin yakaladığı başarının ardından, Christie ailesi 2021 yılında bir Miss Marple kısa öyküleri derlemesinin yayımlanmasına destek vermiş. “Marple” bu derlemede her  öykü farklı bir yazar tarafından kaleme alınmış. Bu yazarlardan biri de Lucy Foley.

Lucy Foley uluslararası başarı kazanmış bir polisiye yazarı. Kitapları dünya çapında 10 milyon adetten fazla satmış, birçok ödül kazanmış. Türkçede de yayınlanmış. İstanbul’dan Son Mektup adlı bir romanı da var (Epsilon yay.). Foley’in anlatımı Agatha Christie yakın bulunuyor. Foley’in bu özelliği ve Marple derlemesinde yer alması yeni bir Miss Marple romanı yazma önerisinin kabul edilmesini sağlamış ve ortaya Grand Alpine Oteli’nde Cinayet çıkmış.

Jane Marple, ilk kez Aralık 1927’de yayımlanmaya başlanan ve daha sonra “The Thirteen Problems” (On Üç Sorun) başlığı altında bir araya getirilen bir dizi kısa öyküyle okur karşısına çıkmış.  Marple, suçları, İngiliz köy yaşamından yola çıkarak kurduğu benzetmelerle çözen, kibar ve yaşlı bir bekâr kadın. Christie’nin kahramanını yaratırken üvey büyükannesi Margaret Miller’dan esinlendiği düşünülüyor. “Hem Marple hem de Miller “herkesten ve her şeyden daima en kötüsünü bekler ve neredeyse ürkütücü bir isabetle genellikle haklı çıkarlardı” diye anlatılıyor. Miss Marple, 12 roman ve 20 öyküde yer almış. Son Marple macerası Uyuyan Ölüm’ü Agatha Christie 1940’larda yazmış ama savaş koşulları nedeniyle yayınlatamamış ve roman ancak Christie’nin ölümünden kısa süre sonra 1976’da yayınlanabilmiş.

Lucy Foley’in  Grand Alpine Oteli’nde Cinayet’i son Marple macerasından 50 yıl sonra yayınlanmış oluyor. Lucy Foley’in Miss Marple romanı yazmak istemesinin temelinde onu anneannesine benzetmesi yatıyormuş. Anneannesini “tıpkı Miss Marple gibi bir figürdü. Keskin bir zekaya sahip (gazetelerdeki o zorlu, büyük bulmacaları sanki sadece 15 dakikada bitirebilirdi), tutkulu bir örgücü ve bahçıvan; insanları ve insan doğasını çok iyi analiz edebilen, sağlam bir ahlaki duruşa sahip biriydi. Sınırsız derecede nazik ve cömert olmasına rağmen, tıpkı Miss Marple gibi, zaman zaman daha çelik gibi, sert bir yönünü de ortaya koyardı” diye anlatıyor (I was asked to write a new Miss Marple, so I sent her to the Alps | Agatha Christie | The Guardian). Sanırım Mrs. Marple’ın bu kadar çok sevilmesinin nedeni de hemen hepimizin hayatında böyle bir büyüğümüzün olması.

Roman 1950’de, İsviçre Alpleri’ndeki lüks ve gözlerden uzak Grand Alpine Hotel’de geçiyor. Jane Marple, arkadaşı Dolly Bantry ve Bantry’nin yardımcısı Diana Glass ile tatile çıkmıştır. Otelin konukları arasında geçmişi karanlık muhafazakâr politikacı Anthony Narracott, çok genç yaştaki eşi Catherine, yaşlanıp ününü kaybetmekte olan Hollywood yıldızı Sylvia Sinclair ve Anthony’nin eski silah arkadaşı ve suçlarının ortağı Bruno Crane vardır. Büyük bir kar fırtınası oteli dış dünyadan koparırken beklenen cinayet de gerçekleşir. Marple, her zamanki gibi insan davranışlarını gözlemleyerek ve görünüşte önemsiz ayrıntılar arasındaki bağlantıları kurarak gerçeğe ulaşmaya, katili bulmaya çalışır.

Mekân seçimi, sınırlı bir şüpheli grubu, dış dünyayla bağlantının kesilmesi, farklı sosyal çevrelerden gelen karakterler ve herkesin saklayacak bir şeyinin bulunması ile roman Agatha Christie’nin polisiye dünyasına uygun görünüyor.

Foley, The Guardian’daki yazısında amacının Christie’nin üslubunu birebir taklit etmek değil, kendi yaratıcı kimliğini koruyan bir eser yazmak olduğunu belirtiyor. Projenin çıkış noktalarından biri de başlangıçta Christie’nin Nil’de Ölüm‘ünü bir Miss Marple romanı olarak düşünmüş olmasıymış. Foley, bu bilgiden hareketle, maceraları İngiltere’nin köylerinde geçen Marple’ı İsviçre Alpleri’ndeki gösterişli bir otele yerleştirmiş.

Foley, dört anlatıcılı bir yapı kurmuş. Böylece de klasik Agatha Christie anlatılarından kopmuş. Romanın yarısına, yani cinayet işlenene kadar da Miss Marple’ın misafir gibi bir hali var, oldukça geri planda. Anlatıcı değişimleri ve Marple’ın soruşturmaya geç dahil olması biraz zorlasa da finaldeki çözümün Christie geleneğine yakıştığı konusunda birçok okur hemfikir.

Christie’nin Marple maceraları ipuçları, yanlış yönlendirmeler ve insan davranışlarının yorumlanması birlikte ilerler. Çoğu kez zihinsel çıkarım, kuşku ve ipuçlarının yeniden yorumlanması üzerinden gelişir. Foley, klasik ipuçlarına ek olarak farklı anlatıcıların bildikleri ve sakladıkları üzerinden gerilim yaratmaya çalışmış. Tehlikeli karşılaşmalar ve hareketli sahneler de gerilimin önemli parçaları haline gelmiş. Bu tavır da Foley’nin romanı Christie’nin üslubunu birebir yeniden üretmeye çalışan bir pastiş değil, Christie’nin yarattığı karakteri koruyarak çağdaş gerilim romanının anlatım araçlarıyla yeniden kurma girişimi olarak değerlendirilmiş. Bu noktada benim kafama takılan soru “Kahramanı koruyup yapıyı tamamen değiştirmek doğru bir tavır mı?” Evet, böyle yaparak yazar Agatha Christie’den farkını ortaya koyuyor, yeni bir bakış getiriyor ama yapıya da sadakatsizlik etmiş olmuyor mu? 

Bir başka soru da bu tip çalışmalar yeni keşfedilmiş bir Christie romanını okuyormuşuz gibi hissetmemizi mi sağlamalı yoksa aynı kahramanla, tabii ki temel unsurlara sadık kalarak yepyeni bir Marple romanı mı yazmalı? Benim gibi Christie hayranlarının beklentisi birincisinden, aslına sadık kalmaktan yana olsa da günümüz okuru çağa uygun romanlar bekliyor. Bu açıdan baktığımızda da Lucy Foley’in Grand Alpine Oteli’nde Cinayet’i başarılı bir polisiye.

*  Grand Alpine Oteli’nde Cinayet, Lucy Foley, Çev. Anıl Ceren Altunkanat, Altın Kitaplar,Eylül 2026.

Yorum yapın