
Cengiz Aytmatov, her ne kadar şiir yazmadığını ifade etse de, şiir türü üzerinde yeterince durmamış ve bu alandaki çalışmalarını sürdürmemiştir. Bu nedenle, şair yönü edebiyat araştırmalarında fazla ele alınmamıştır. Ancak Azerbaycanlı yazar Mehman Hasanlı, Cengiz Aytmatov Fenomeni ve Azerbaycan adlı eserinde Aytmatov’un şiirlerine değinmiş, bu konuda değerlendirmelerde bulunmuş ve onun beş şiirini yayımlamıştır. Bu şiirlerden biri de “Issık Göl’e Hasret” başlıklı şiirdir. Kuşkusuz, her şiir farklı kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde çeşitli biçimlerde çözümlenebilir. Bununla birlikte, yapıbozumcu yaklaşım, şiiri klasik ve alışılmış yorumların ötesine taşıyarak yeni anlam katmanlarının ortaya çıkarılmasına imkân sağlar. Bu yazıda da örnek metin olarak Aytmatov’un “Issık Göl’e Hasret” adlı şiiri seçilmiştir.
ISSIK GÖL’E HASRET
Hayallerde beyaz kuğu olup,
Gölün yüzüyle süzülmek
Gökyüzünün maviliğinde
Yüzmek, balık gibi yüzmek.
Uzaklara gitsem, sıkılıp
Şeref köşem bilip özlerim seni
Altın gölüm, Issık gölüm
Güzel gölüm, güzel gözlüm,
Dalgalarını özlüyorum.
Ecdadların, ataların
Sözü kalır gölün yüzünde
Çocukluğun unutulmaz
İzi kalır gölün yüzünde
Hayalimde uçup varayım
Yüce dağlar üzerinden
Asırları atlatıp geçen
Güzel yüzlüm,
Kırgız gölüm çok yaşa sen!
Cengiz Aytmatov’un “Issık Göl’e Hasret” şiirini Jacques Derrida’nın yapıbozumcu (deconstructive) merceğinden okumak; metnin yüzeydeki nostaljik, milli ve lirik bütünlüğünü askıya alarak, onun altında işleyen çelişkileri, ertelenmiş anlamları ve dilsel yarıkları açığa çıkarma deneyimidir. Derrida’nın Edebiyat Edimleri kitabında vurgulandığı gibi, edebiyat, “insanın her şeyi söylemesine olanak tanıyan şu tuhaf kurumdur” ve hiçbir metin bütünüyle homojen bir anlama sadık kalamaz; her yazı, kendi mevcudiyet iddiasını kökünden sarsan karşı-yasaları ve “izleri” bünyesinde barındırır.
Jacques Derrida’nın Edebiyat Edimleri eseri, edebiyatın kurumsal yapısını, dilin kendi içindeki çözülmelerini ve metinlerin doğrusal bir anlama indirgenemeyeceğini savunan temel metinleri bir araya getirir. İşte Derrida’nın Edebiyat Edimleri yapıtındaki kavramsal izlekler, sayfa referansları ve somut örneklerle şiirin yapıbozumcu bir okuması:
Şiir, öznenin kendi gerçekliğinden kaçarak hayali bir varoluşa sığınma arzusuyla açılır: : “Hayallerde beyaz kuğu olup, / Gölün yüzüyle süzülmek / Gökyüzünün maviliğinde / Yüzmek, balık gibi yüzmek.” Geleneksel eleştiri bu dizeleri saf bir doğa sevgisi ya da lirik bir coşku olarak okuma eğilimindedir. Ancak Derrida, kitabın “Edebiyat Garip Bir Kurumdur” başlıklı söyleşisinde, edebiyatın doğasındaki “kurgusallık” ve “her şeyi söyleme izni” üzerinde durur. Derrida’ya göre edebiyat, “gerçeklik buyruklarını askıya alan, kurmaca yapıtlar üretmeye izin veren hukuki ve siyasi bir kurumdur” (s. 77).
Burada şair, gölün yüzeyiyle (saf dış uzam) gökyüzünün maviliği (saf ideal uzam) arasında bir geçişlilik arzular. “Gölün yüzü”, kuğu ve balık metaforları aracılığıyla hem gökyüzünü yansıtan bir ayna hem de dibe çeken bir yarıktır.
Şair bir “orijinal mevcudiyet” olarak gölle bütünleşmek ister ancak bu bütünleşme arzusu, Derrida’nın işaret ettiği gibi metnin kendi uylaşımları içinde bir “kurgu” olarak nötrleşir Şairin göl ile bütünleşmek için doğrudan kendi bedeniyle değil de, “hayalinde bir beyaz kuğuya dönüşerek” süzülmeyi seçmesi, Derrida’nın bahsettiği bu kurmaca askıya almanın somut bir örneğidir. Şair, gölün saf mevcudiyetine doğrudan ulaşamaz; araya kuğu ve balık gibi metaforik dolaylamalar, yani yapay temsil araçları girer. Dolayısıyla göl, şair için dokunulabilir biyolojik bir su kütlesi olmaktan çıkar; edebiyat kurumunun sağladığı özgürlük alanı içinde yeniden üretilen, kurgusal ve dilsel bir uzama dönüşür.
Şiirin ikinci dörtlüğündeki “Uzaklara gitsem, sıkılıp / Şeref köşem bilip özlerim seni… Dalgalarını özlüyorum” itirafı, yapıbozumun kurucu kavramlarından biri olan differance (ayrım/erteleme) mekanizmasını tetikler. Özlem (hasret), nesnenin burada ve şimdiki zamanda bulunmayışının (mevcudiyetsizliğinin) bir itirafıdır. Göl, uzakta olunduğu için kutsanır ve bir “şeref köşesi” ilan edilir.
Derrida, Kafka’nın Yasanın Önünde metnini incelediği bölümde, merkezin (yasanın, hakikatin veya buradaki örnekte Issık Göl’ün) aslında hiçbir zaman tam olarak ele geçirilemeyen, kendini sürekli erteleyen bir yapı olduğunu savunur. Metin, okuru ve şairi sürekli o “bekleme odasında”, kapının önünde oyalar. Şair, göle kavuştuğu anı değil, gölün “dalgalarını özleme” edimini yineler. Bu yönüyle Issık Göl, tözsel bir mevcudiyet değil, dilin içinde sürekli ertelenen, yakalanamayan bir arzunun adıdır. Kitapta belirtildiği gibi, “Yasa [veya merkez] kendini göstermez, hiçbir zaman bir mevcudiyet olarak sunmaz… o her zaman gelecekte olan bir şeydir” (s. 235-236).
Şiirdeki “hasret” ve “özlem” duygusu, tam da bu ertelemenin somut bir kanıtıdır. Şair göle kavuştuğu ve onunla bir olduğu “şimdi ve burada” anını üretemez; gölün anlamı ve değeri, şair ondan “uzaklara gittiğinde”, yani araya zamansal ve mekansal bir ayrım girdiğinde belirir. Şair gölün tözünü değil, “dalgalarını” yani sürekli hareket eden, yer değiştiren ve durağan olmayan kıpırtılarını özler. Bu durum, anlamın sabit bir merkezde durmadığını, dilin devingen dalgaları arasında sürekli ertelendiğini gösterir.
Şiirin en derinlikli ve yapıbozuma en açık yarılması üçüncü dörtlükte gerçekleşir: “Ecdadların, ataların / Sözü kalır gölün yüzünde / Çocukluğun unutulmaz / İzi kalır gölün yüzünde”
Bu dizeler, Derrida’nın “ses merkezcilik” eleştirisi ve “İz” (trace) kavramıyla doğrudan hesaplaşır. Geleneksel metafizik okuma, “ataların sözünü” ve “çocukluğun izini” canlı, dolaysız ve saf bir hakikat (ses/logos) olarak konumlandırır. Fakat yapıbozum sorar: Akışkan, devingen ve sürekli yer değiştiren “dalgaların” ve “gölün yüzeyinde” bir söz veya iz nasıl kalabilir? Ancak şiir, bu sözün ve çocukluğun hatırasının “gölün yüzünde kalacağını” iddia eder. İşte tam bu noktada metin kendi kendini yapıbozuma uğratır: Akışkan, devingen ve kaygan bir su yüzeyinde bir “söz” ya da “iz” nasıl kalıcı olabilir? Su, üzerine yazılan her şeyi anında silen, kendi üzerine kapanan bir zemindir. Dolayısıyla “gölün yüzünde iz kalması” ifadesi, kendi içinde mantıksal bir imkansızlığı, bir aporia‘yı (çıkmazı) barındırır.
Derrida, kitaptaki “Türün Yasası” ve metinlerin tekilliği üzerine yaptığı tartışmalarda, bir işaretin veya izin doğasını şöyle açıklar: “Tekillik asla tek seferlik değildir… O bir işarettir, farklı bir işaret ve kendisinden farklı: Kendisi ile farklı. Tekillik kendisinden farklılaşır, ertelenir” (s. 293).
Gölün yüzeyindeki iz, kalıcı bir mühür değil, aksine kökenin çoktan kaybolduğunun, ataların sesinin aslında hiçbir zaman saf bir mevcudiyet olarak korunamadığının ifadesidir. Su yüzeyi bir yazı tahtası gibi çalışır: Sürekli yazar ve aynı anda siler. Ataların sözü, geçmişin donmuş bir hatırası olarak gölde “durmaz”; suyun her dalgalanışında yeniden üretilir, başkalaşır ve farklılaşır. Metin, farkında olmadan, kültürel hafızanın da su gibi akışkan, güvensiz ve sürekli silinmeye mahkum bir yapıda olduğunu itiraf eder (s. 293-294).
Şiir son dörtlükte coğrafi ve politik bir kimlik inşasına yönelir: “Asırları atlatıp geçen / Güzel yüzlüm, / Kırgız gölüm çok yaşa sen!” Göle “Kırgız” ismi verilerek, o doğal kütle ulusal bir sınırın ve türün içine dahil edilmek istenir. Derrida, kitabın “Türün Yasası” bölümünde bir sınıfa, türe veya ulusa ait olma arzusunun paradoksal yapısını inceler: “Bir türün yapı taşını oluşturan o kurucu ilke, aynı zamanda o türü riske atan, sınırları çiğneyen bir kirlenmedir (s. 287).
Göle “Kırgız gölü” diyerek ona zamansal bir süreklilik (asırları atlatıp geçen) ve mülkiyet atfetme çabası, suyun kendi doğasıyla çelişir. Su; sınır tanımaz, buharlaşır, yağmur olur, başka topraklara akar, yeraltı sularına karışır ve coğrafyaları birbirine “bulaştırır”. Şiir, gölü tek bir ulusun kimliğine sabitlemek isterken, onun “asırları atlatan” evrensel, sınırsız ve doğaüstü gücünü överek kendi kurduğu politik sınırı yine kendisi ihlal eder.
Son dizedeki “Çok yaşa sen!” eylemsel bildirimi ise, Derrida’nın Joyce okumasında (Ulysse Gramofonu) tartıştığı o büyük, geleceğe açılan “Evet” vaadiyle örtüşür (s. 370-371). Bu bir durum tespiti değil, geleceği çağıran bir arzudur; ancak bu arzu, geleceğin ve doğanın öngörülemezliği karşısında her zaman bir risk ve belirsizlik payı taşımak zorundadır.
Aytmatov’un şiiri, yüzeyde Issık Göl’e duyulan saf, nostaljik ve milli bir hasretin (mevcudiyetin) ilanı gibi görünse de; yapıbozumcu bir okuma metnin altındaki derin çatlağı gösterir: Sonuç olarak Yapıbozumcu bir bakışla yeniden okunduğunda, Aytmatov’un şiiri Issık Göl’ün coğrafi varlığına yazılmış saf bir övgü olmaktan çıkar. Metin; Edebiyat Edimleri’nde sıkça vurgulanan kurgusallık (s. 77), merkezin ertelemesi (s. 235), izin silinmeye mahkum doğası (s. 293) ve sınırların iç içe geçmesi (s. 287) kavramlarının çarpıştığı dilsel bir arenadır. Şair, suyun akışkan yüzeyinde kalıcı izler aramaktadır; ancak dil, tıpkı Issık Göl’ün dalgaları gibi, şairi sabit bir hakikatten mahrum bırakarak onu sürekli ertelemelerin ve anlam değişimlerinin ortasında bırakır. Bu şiir, Issık Göl’ün kendisini değil, onun dilsel uzamda sürekli ertelenen, suyun yüzeyinde silinip giden “izini” kaydetmektedir.
――――
Jacques Derrida. Edebiyat Edimleri. Derleyen Derek Attridge. Sunuş Yazısı ve Çeviri Mukadder Erkan -Ali Utku . Otonom Yayıncılık 1. Basım Temmuz 2010, İstanbul. Metinde verilen sayfa numaraları.
İhsan Kurt. Derrida Okumaları.Net Kitaplık Yayıncılık. 2025
















