Yıl 1966. Babam ziraat mühendisiydi, Tarım Bakanlığı’nda çalışıyordu. Gebze’deki Çayırova Ziraat Meslek Lisesi müdürlüğü görevinden sonra Ankara’ya tayin edilmişti.



Çayırova, hemen her konuda tarımsal faaliyet yapılan bir çiftlikti. 1943 yılında dönemin Tarım Bakanı Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu’nun talimatıyla yaklaşık 4027 dekar geniş bir arazi üzerinde Teknik Bahçıvanlık Okulu olarak faaliyete başlamış. Babam görev yaparken çiftlik alanı içinde ortaokul düzeyinde Bahçıvanlık okulu, lise düzeyinde ziraat meslek lisesi ve kız öğrencilere yönelik Ev Ekonomisi Meslek Lisesi ve çiftlik arazisi içinde tek katlı lojmanlar da vardı. Biz de bu lojmanlardan birinde oturuyorduk. Ben 5 yaşında okumayı kendi kendime öğrendiğim için beni çiftlik arazisi içindeki küçük ilkokula 1. sınıfa yazdırmışlardı. Ama biz Ankara’ya taşınınca, yaşımın küçük olduğunu söyleyerek ilkokula almadılar.
Küçükesat’ta Binektaşı sokakta, iki katlı bir binanın giriş katına yerleşmiştik, yol seviyesinin altında bir kat daha vardı.
Çayırova’daki yaşam herkesin birbirini tanıdığı, adeta büyük bir aile gibi yaşanan kapalı bir ortamdı, oradan çıkmış birden bire büyük bir şehrin mahalle ortamına girmiştik. Bir süre yabancılık çektim, kendimi kitaplara verdim ama sokakta oynayan çocukların bağırışları o kadar cezbediciydi ki sonunda sokağa çıktım.
Karşılama töreni olarak bana güzel bir dayak attılar. Adet böyleymiş, dayağa rağmen sokağa çıkmağa devam ederseniz sizi aralarına kabul ederlermiş. Daha sonra taşınacağımız İstanbul’da da böyle dayaklı bir hoş geldin töreni yaşayacaktım.


Dayak sonrası Binektaşı sokağı çocukları beni aralarına kabul ettiler. Böylece ben buradaki yaşamın da Çayırova’dan pek farklı olmadığını anladım. Sadece çiftlik yaşamından, doğanın bağrından apartmanlarla dolu bir sokağa geçmiştim. İlişkiler çok benzerdi. Küçükesat orta sınıfın yaşadığı bir yer gibi görünse de her toplumsal katmandan aileler birlikte yaşıyordu. Üst katımızda üst düzey bir bürokrat ailesi, alt katımızda ise Kızılay-Küçükesat dolmuşlarında şoförlük yapan bir amca ve ailesi oturuyordu. Karşı binada da mahallenin tek telefonuna sahip olan PTT genel müdürü oturuyordu. Memurlar çoğunluktaydı ama subaylar, polisler de vardı aile reisleri arasında, serbest meslek sahibi ya da esnaf anımsamıyorum. Ve herkes birbirini tanıyordu. Bu nedenle sokak çok güvenliydi. Acıktığımızda da ilk gördüğümüz kapıyı çalardık ve evin annesi ekmek dilimlerinin üzerine salça sürüp bize verirdi.
Artık bizim sokağın çocuklarının arkadaş grubunun doğal üyesi sayılıyordum. 10 – 15 kadar çocuktuk, en küçüklerdendim. Çoğu ilkokula gidiyordu. Genellikle evlerin arka bahçelerinde oynardık ama çok gürültü yapar oralardan kovulursak bizim sokağın başındaki o zaman adı “Mimar Kemal Ortaokulu” olan okulun demir çubuklu duvarlarını aşıp bahçesine girerdik ve top sahasında maç yapardık. Ama bu pek mümkün olmazdı çünkü bir de abilerimizin yani ortaokul ve liselilerin grubu vardı, ayrıca diğer sokaklardan da maç yapmaya gelenler olurdu ve onlardan bize sıra gelmezdi. Zaten okul görevlileri yakalamasın diye tetikte olmak, uzaktan bir hademe göründüğünde hemen oldukça yüksek olan dik duvarı tırmanmak gerekirdi.
Mimar Kemal Ortaokulu, 1963’de açılmış. 1974 Yılından itibaren, lise programı da uygulamaya alınmış ve adı Kocatepe Mimar Kemal Lisesi olmuş. Halen Anadolu lisesi olarak hizmet vermeye devam ediyor.


Bizim sokağın Olgunlar sokakla kesiştiği yerde, yolun diğer yanında Kocatepe Camisi’nin yarım kalmış inşaatı vardı. 1957 yılında Kocatepe’ye cami yapmak üzere bir proje yarışması açılmış. Daha sonra Ankara Belediye Başkanı olacak olan mimar Vedat Dalokay ve Nejat Tekelioğlu’nun projesi yarışmayı kazanmış, Projenin temelleri atılmış, biraz kaba inşaat yapılmış ama tamamlanmamış. Tasarım halk ve bazı yetkililer tarafından alışılmışın dışında bulunmuş.”Uçan daireye benziyor” diye garipsendiği ve Mimar Sinan tarzını yansıtmadığı için inşaat durdurulmuş. Biz çocukken inşaat yarım halde duruyordu. Daha sonra yerine bugünkü klasik görünümlü cami yapılacak. Dalokay’ın projesi ise Pakistan’ın başkenti İslamabad’da dünyanın en büyük camilerinden biri olan Faysal Camisi adıyla inşa edilmiş.
Caminin yarım kalmış inşaatı oyunlarımız için çok cezbediciydi ama orada da diğer sokaklardan gelen gruplarla karşılaşma ihtimali vardı. Herkes kendi sokağını büyük bir ciddiyetle korur ve başka sokaklardan, örneğin bir üstümüzdeki Bağış sokaktan gelip bizim sokakta oynamak isteyen olursa bu bir savaş nedeni olurdu. Tek başınıza diğer sokaklardan geçmek de çok tehlikeliydi, düşman sokağın çocuğu diye kesin dayağı yerdiniz. Kocatepe camisinin yarım kalmış inşaatı ise tarafsız bölge gibiydi ve herkes orada hak iddia ediyordu. Aslında bu inşaata en yakın olan, şimdi Dr. Mediha Eldem Sokak adı verilmiş eski adıyla Adakale Sokağının çocuklarının hakkıydı burayı kullanmak ama biz de hak iddia ediyorduk. Nitekim bu hak iddiaları önce küçük kavgalar ve nihayet büyük bir savaşa neden oldu.
İki sokağın çocukları arasında bir savaş yapılmasına ve kazananın burayı kullanmasına karar verildi. Biz de Binektaşı sokağı çocukları olarak ordu düzeni aldık. Taşlı sopalı bir savaş olacaktı bu. Uzun süre cephane olarak taş toplayıp inşaatın gizli yerlerine yığdığımızı anımsıyorum.
Sonunda savaş günü geldi. Tekme tokat girişilen, kafa göz yarılan, oldukça kanlı bir savaş sonunda Adakale Sokağının çocuklarını püskürtmeyi başardık ve inşaat alanı bizim oldu.
Bizim oldu ama bu çok büyük alanı nasıl koruyacağız? Görev bölüşümü yapıldı, nöbet saatleri düzenlendi. Bana da bir nöbet düştüğünü anımsıyorum. Çok korkmuştum, çünkü koca inşaatta nöbetçi olarak sadece 2-3 çocuktuk. Yani bir saldırı olsa mekanı savunmak bir yana iyi bir dayak yerdik. Öte yandan inşaat alanı ıssız olduğu için yaşça büyük kişiler de orayı mekan olarak kullanıyordu ve onlara rastlamak olasılığı da vardı. Neyse kısa bir süre sonra inşaat alanını korumaktan vazgeçtik ve sokağımıza, araka bahçelere döndük.
Yıl 1970’miş. Yani dokuz yaşındayım. Milliyet Yayınları küçük boy, ciltli, şömizli, çocuk kitapları dizisini başlattı. Dizide dünya çocuk edebiyatının klasiklerinin yanı sıra yerli yazarların eserlerine de yer veriliyordu. Kitaplar bütçeleriyle bana göre biraz pahalı olsalar da baskı kaliteleri, özenli ciltleriyle almamak elde değildi. Ferenc Molnár’ın Pal Sokağı’nın Çocukları’da dizide çıkan kitaplardan biriydi. Gabriella Kalman ve Hüsnü Mengelli’nin Türkçeye çevirdiği, 384 sayfalık bu kitabın kapağında ellerinde mızrak gibi yontulmuş sopalarla koşan çocuklar vardır. Daha kitabın kapağını gördüğümde “Bu bizim hikayemiz” diye düşünmüş, alıp hemen okumaya başlamıştım. Molnar, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de geçen romanında oyun sahalarını zengin çocuklardan korumaya çalışan yoksul bir grup çocuğun mücadelesini anlatıyordu. Pal Sokağı Çocukları, bizim gibi bir çocuk grubuydu. Bu grubun kendilerine özgü birtakım kuralları ve başkanları, her üyenin bir rütbesi vardı ve rütbesi düşük olanlar, üstün olanların emirlerini yerine getirmek zorundaydı. Bu kurallara uymayan üyeler ihtar ve sonra da ceza alıyordu. Rütbesi olmayan tek üye Nemeçek’ti. Yani Nemeçek bu ordunun tek eriydi.
Pál Sokağı Çocukları, oyun alanlarını ele geçirmek isteyen Kızıl Gömlekliler’le bir savaşa girişirler ve romanda bu savaş ayrıntılı olarak anlatılır. Daha önce Kızıl Gömlekliler’den zulüm gören Er Nemeçek’te hasta yatağından kalkar ve savaşa katılır.
Ferenc Molnár’ın Pal Sokağı’nın Çocukları 1906’da yayınlanmış. Türkçede ilk olarak 1944 yılında Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından Necmi Seren çevrisi ile çıkmış. 1970’deki Milliyet’in baskısından sonra Türkiye’de de çok meşhur oldu, birçok yayınevinden farklı çevirileri çıktı, yüzlerce kez basıldı ve nesiller boyunca okundu, okunuyor. Ben de 2009’da Tarık Demirkan tarafından Macarca’dan çevrilip, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlan tam metnini bir kez daha okudum ve aynı tadı fazlasıyla aldım. Yani, Pál Sokağı Çocukları nesiller boyu okunan ve okunacak olan tam bir klasik.
Bu arada hoş bir şey de yaşadım. Yeni çeviriyi okuduktan sonra, 2014’de 21. Budapeşte Uluslararası Kitap Festivali’nin onur konuğu Türkiye oldu. 24-27 Nisan 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen festivalde Tarık Demirkan abi ile karşılaştık ve sohbetimiz sırasında Pál Sokağı’nın gerçekten var olduğunu ve sokakta bir de romanı canlandıran heykel bulunduğunu öğrendim. Ve ilk fırsatta orayı da ziyaret ettim. Bu heykelde Kızıl Gömleklilerin Nemeçek ve diğer Pál Sokağı çocuklarının bilyelerine el koydukları an canlandırılmış. Bu el koyma romanda savaşa kadar varacak olayların başlangıcı.
1972’de ilkokulu bitirdim. O yıl, Küçükesat’tan Kızılay’a Saraçoğlu Mahallesi’ne taşındık. Sadece üst düzey memur ve askerlerin oturduğu o mahallede bize de bir lojman verilmişti. Sonradan anladım, bizim Küçükesat’tan lojmana taşınmamız aslında kent ve mahalle yaşamında bir değişimin örneğiymiş. Binektaşı Sokağındaki komşularımızdan asker ve polis olanlar ilk ayrılanlar olmuş ve lojmanlara geçmişti. Sonra sıra memurlara gelmiş. Yani bir mahallede ya da sokakta toplumun her kesimiyle yaşaması devri bitiyor, toplum ayrıştırılıyordu.
Çok yıllar sonra, 2014’de Ankara’ya yolum düşünce bir fırsat yaratıp sokağıma, Binektaşı’na gittim. Aslında sokağı aynı bulmayacağımı biliyordum. Kentsel dönüşümün değiştirmediği yer yok, Ankara’nın merkezindeki bir mahallenin de bundan etkilenmemesi imkansız biliyordum. Olgunlar Sokağı tarafından girişte, sağdaki üç katlı Mimar Kemal Lisesi aynen duruyordu ama tam karşısındaki büyük blok yıkılmıştı. Biraz yürüyünce Bağış Sokağına sapılan köşedeki altında mahallenin bakkalı olan bina ve karşısındaki apartman da yerindeydi. Ama bizim evle bakkalın binasını arasına Çelik-İş Senikası Genel Merkezi yapılmıştı. Bizim küçük binamız ise boşaltılmış, camı, çerçeveleri çıkarılmış, yıkılmak üzereydi. Yazıyı yazarken Yandex Haritalar’dan baktım, şimdi bizim binanın yerinde 5 katlı bir apartman var. Ama hala bizim çocukluğumuzdan kalma birkaç bina ayakta. Kuşkusuz, yakında onlar da yıkılıp yerine yenileri yapılacak ve anılardan hiçbir iz kalmayacak.

















