Taner Ay’ın son kitabı “Edebiyatın Beyoğlu” üç ciltlik “Edebiyatın İstanbulu” dizisinin üçüncü ve son cildi. Taner Ay, Orhan Tekelioğlu’nun deyimiyle “muhitler arkeolojisi”ne devam ediyor ve İstanbul bahsini Beyoğlu ile kapatıyor. Eskiden alışveriş için İstanbul’a inilir Beyoğlu’na çıkılırdı. Anne babalarımız için Beyoğlu önemli bir yerdi. İstiklâl caddesine takım elbisesiz girilmezdi diye bir söylenti vardır. Cadde girişinde öyle bir kontrol yapıldığına dair bir delil bulamadım ama Beyoğlu’na çıkarken herkes giyimine özen gösterirdi. Çoğu eski İstanbullunun yürürken fotoğrafı vardır. O fotoğraftakiler düzgün giyimlidir, erkekler de mutlaka takım elbise giymiştir. İşte o fotoğraflar ya İstiklâl caddesinde ya da Taksim Meydanı’nda çekilmiştir.



“Edebiyatın Beyoğlu”nu okurken ilk aklıma gelen soru; “Beyoğlu deyince nereyi anlamak gerekiyor?” oldu. Google’a sordum; “Haliç’in kuzeyinde yer alan, tarihi ve kültürel kalbi anlamak gerekir. Bu isim hem 45 mahalleden oluşan resmi bir ilçeyi hem de Taksim’den Karaköy’e uzanan, eskiden Pera diye anılan o ünlü cadde ve semtler topluluğunu ifade eder” diye cevap verdi. Tabii ki doğru bir cevap ama yeterli değil.
Beyoğlu deyince kültürün, sanatın, eğlencenin kalbini anlamak gerekiyor. Şairler yazarlar çoğunlukla Kadıköy’de ya da İstanbul’un tarihi semtlerinde Fatih ve civarında oturmuş ama hayatları gündüzleri Cağaloğlu’nda geceleri Beyoğlu’nda geçmiş. Taner Ay da bunu bildiği için kitaba en eski eğlence mekanlarından “Baloz”larla başlıyor ve baloz ile meyhanenin karıştırıldığını aslında çok farklı eğlence mekanları olduklarını söylüyor. Baloz, İtalyanca “dans, oyun, topluluk” anlamına gelen ballo sözcüğünün zamanla argoda bozulmasıyla türetilmiş. 19. yüzyılın sonlarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar İstanbul’un özellikle Galata ve Tophane kıyı şeridinde faaliyet gösteren, çoğunlukla gemiciler, liman işçileri ve alt tabakadan insanların gittiği içkili, çalgılı ve danslı eğlence yerleri, diye tanımlanmış Baloz. Günümüzün pavyon ve barlarının ilk ilkel örnekleri sayılabileceğini söylüyor İstanbul Ansiklopedisi. Taner Ay, balozlarda esas amacın fuhuş olduğuna dikkati çekiyor. Günümüzde eşi benzeri bulunmayan bir eğlence yeri. Zamanla yok olup gitmiş.
Taner Ay, Baloz benzeri yok olup gitmiş bir çok eğlence yeri ve biçiminden söz ediyor. Örneğin, son örneklerine 70’lerin sonunda rastladığımız Tektekçiler de bu tür kaybolan mekanlardan. Tektekçi, müşterilerin masaya oturmadan, ayakta veya tabure üzerinde tek bir kadeh (tek) içki içip hemen ayrıldığı küçük ve ucuz içkili mekanlardı. Tektekçiler, şair ve yazarların mekanı olmuş. Orhan Veli, Sait Faik gibi dönemin genç edebiyatçıları kısıtlı bütçeleri ile ancak buralarda buluşabilirmiş. Örneğin edebiyat tarihimizde sıkça adı geçen Lambo, tekel bayii ile tektekçi karışımı bir yermiş ve çok küçükmüş.


Tabii kaybolan sadece tektekçiler değil, gedikli, koltuk, ayaklı meyhane gibi mekanlar da artık yok. Taner Ay, Krepen Pasajı’ndaki mekanları ve müdavimlerini anlatırken aslında “meyhane” tanımına uygun mekanların da kalmadığına, artık onların yerini içkili lokantaların aldığına dikkati çekiyor. Meyhanelere sıradan bir içki mekanından özellikle içkili lokantadan farklı olarak, içki içip karın doyurmak için değil, sohbet etmek, dertleşmek ve sosyalleşmek için gidilirdi. Meyhaneye tek başınıza gidebilir ve müdavimlerle, meyhaneci ile sohbet edebilir, hatta yeni dostluklar kurabilirdiniz. Garsonlar da sizin hemen bir masaya oturmanızı beklemezdi, gününe göre bir kadeh bir şey içip gidebilir ya da bir masaya kurulup mezelerle donatabilirdiniz. Hatta Ramazanda meyhaneye gidip iftarı bekleyen ve orucunu orada açanlar olurdu. Buluşma ve toplanma mekanlarıydı.
Tabii Beyoğlu’nun en önemli buluşma mekanlarından biri de pastanelermiş. Hâlâ Baylan öyküleri dinliyorsak bu alışkanlığın anısıdır. Bu pastanelerin şık, güzel mekanlar olduklarını kendilerine has pastaları, kahveleri ile meşhur olduklarını biliyoruz ama günümüz pastanelerinden farklarının uzun süre oturabilecek hatta uyuklayabilecek yerler olduklarını Taner Ay’ın anlattıklarından anlıyoruz. Yoksa meteliğe kurşun atan şair ve yazarlar her gün pastanelere nasıl takılsınlar!
Tabii kitapçıları atlamamak gerek. Taner Ay, sokakları adımlayarak onları tek tek sayıyor ve şunu fark ediyoruz, Beyoğlu’nda olağanüstü çok sayıda kitapçı varmış. Yazık ki, bunların hiçbiri günümüzde varlığını sürdürmüyor. Tabii sinemalar, tiyatrolar da kalmadı.
Giovanni Scognamillo ve Fikret Adil gibi Beyoğlu’nun kalbinde oturanlar pek fazla değil. Cihangir, Ayaspaşa, Şişli ve Beşiktaş tercih ediliyormuş. Taner Ay oralara da uğruyor. Taksim’in, Ayaspaşa’nın oluşumunun öyküsü ilginç ve iç yakıcıdır. Taksim Meydanı, Gezi Parkı, zamanında Topçu Kışlası ve AKM dahil Dolmabahçe’ye kadar her yerin mezarlık olduğunu ama zamanla bu mezarların üzerine apartmanların kondurulduğunu biliyoruz. Türk edebiyatının en büyük isimlerinden Şinasi’nin mezarı bile yok edilmiş apartman dikme sevdasıyla. Kimbilir kimlerin mezarları yok oldu!
Taner Ay’ın en önemli özelliklerinden birincisi çok şey anlatmasıdır. Bir paragrafta o kadar çok kişi ve yer adı geçer ki ipin ucunu kaçırabilirsiniz. Yani deneme diye kendinizi Taner Ay’ın hoş üslubuna kaptırmamak gerek. Daha önce söylediğim gibi Taner Ay, Salâh Birsel gibi malumat vermeyi seven deneme ustalarından. Üstelik sadece malumat vermekle kalmıyor doğru bilinen yanlışları da düzeltiyor. Yine daha önce söylediğim gibi okuduğu, bulduğu, duyduğu hiçbir bilgiyi sorgulamadan kullanmıyor. Titiz bir dedektif gibi her bilgiyi doğrulayacak kaynaklar arıyor. Değerli katkılar ve düzeltmeler yapıyor. Benim gibi aşırı meraklı okurlar “acaba bunu hangi kaynaktan almış” diye merak eder ama denemenin akışı buna uygun değil. Yine daha önce dediğim gibi bu tür deneme kitaplarının sonuna bir kaynaklar listesi konulsa sorunu büyük ölçüde çözer diye düşünüyorum. Kitapta bir dizin olması iyi olmuş, yeni baskılarda en azından “seçilmiş kaynakça” da bekliyorum. Değerli dostum Besim Dalgıç kitapla ilgili yazısında bana atıfta bulunmuş ve Taner Ay’ın yöntemi için “Pek alışılmış bir şey değil belki ama yazdıklarıyla kendisi başlı başına bir kaynak haline dönüşüyor…” diyor (Taner Ay’la Beyoğlu’nda yürümek – KARAR). Hem katılıyorum hem de katılmıyorum, evet Taner Ay’ın kitapları, denemeleri bu halleriyle elbette çok değerli ama kaynakları kendine saklamayıp açıkladığında daha da çok değer kazanacak ve kitaplar edebi niteliklerinin yanında sürekli başvuru kaynağı haline gelecek. Çünkü, bazı konularda yeni tezler de getiriyor. Örneğin İstanbul’un Rum nüfusunun azalması için bir görüşü var ve rakamlarla nasıl azaldığını örnekliyor. Ben bu rakamların hangi kaynaktan alındığını merak ediyorum.
Taner Ay’ın üç ciltlik “Edebiyatın İstanbulu” dizisinde kendine has anlatımı ve ayrıntıcılığıyla bizi edebiyat tarihinin derinliklerine, bilinmedik olaylarına, unutulmuş kişilerine götürmekle kalmadı, İstanbul’un tarihine farklı bir açıdan bakmamızı da sağladı. Hem İstanbul hem de edebiyat meraklıları için bir külliyat oluşturdu. Büyük bir emek.
* Edebiyatın Beyoğlu, Taner Ay, Ötüken Neşriyat, Temmuz 2026.


















