Iréne Némırovsky: Yazı Masasından Toplama Kampına Giden Bir Hayat | Özlem Narin Yılmaz

Nisan 20, 2026

Iréne Némırovsky: Yazı Masasından Toplama Kampına Giden Bir Hayat | Özlem Narin Yılmaz

Okuyacağımız kitapları seçerken hepimizin farklı referansları oluyor.  Bazen kitabı okuyup beğenmiş bir arkadaş tavsiyesi, bazen okuduğumuz bir tanıtım yazısı, bazen de kitabın arka kapak yazısı kitabı okumamıza vesile oluyor. Benim Némırovsky’le tanışmam biraz tesadüf oldu.  Kitapçıda rastgele kitaplara bakıp arka kapak yazılarını okurken ilgimi çektiği için Balo/Düşman kitabını aldım. Arka kapakta yazarın hayatını ve 1942 yılında Auschwitz toplama kampında ölmüş olduğunu okuduğumda isteğim biraz daha alevlendi. Yazarın yaşamı bile başlı başına bir roman konusuydu. Böylesine trajik bir sonla biten bir yazar yaşarken neler yazmıştı? Yaşadığı dönemde yeterince okunmuş muydu? Gibi sorular zihnimde uçuşmaya başladı.

Roman Gibi Bir Hayat Hayatı Gibi Romanlar

Iréne Nemırovsky’nin hayatı romanları kadar ilgimi çekti ve beni çok etkiledi. Fransız Süiti romanının önsözünde Myrıam Annısımov yazarın hayatına genişçe yer vermişti. Farklı yayınevlerinde yayımlanan kitaplarının önsözlerinde de yazarın hayatı ön plana çıkıyordu. Yazar 11 Şubat 1903’te Kiev’de Yahudi bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir. İnsanları, hele de yazarları ırklarıyla belirtmeyi doğru bulmasam da Némırovsky’nin kaderi ne yazık ki mensup olduğu ırkın künyesiyle çizilmiş gibidir. Babası, Zengin bir Rus bankeri Leon iş seyehati yapmadığı zamanların çoğunu kumarhanelerde geçirir. Annesi Fanny ise kızını, zengin eşinin hoşuna gitsin diye dünyaya getirmiştir. Kızının doğumunu kendi kadınlığının bitişinin başlangıcı olarak görmüş ve kızını tamamen dadılara teslim etmiştir. Kızına karşı nefret beslemiş ve hiçbir sevgi belirtisi göstermemiştir. Böyle bir ortamda büyüyen İrene önce kitaplara sığınmış, on dört yaşındayken, hayatta belki de ona değer verip gerçekten seven sayılı kişilerden olan Fransız öğretmeninin ölümünden sonra ise yazmaya başlar. O da annesine karşı nefret besler ve bunu her fırsatta yazıya döker. Nihayetinde bu nefret Balo/Düşman, Davıd Golder ve Yalnızlık Şarabı’nda gün yüzüne çıkacaktır.

Ekim Devrimi patlak verdiğinde Nemırovsky ailesi St. Petersburg’da oturmaktadır. Rusya’da durum iyice kötüleşince aile uzun bir yolculuğun sonunda İsveç’e geçer. Üç ay Stockholm’de kalırlar. 1919’un Temmuz ayında aile aralıksız 10 gün süren bir gemi yolculuğundan sonra Fransa’nın Rouen kentine varırlar, oradan da Peris’e geçerler. O gemide atlattıkları şiddetli ve tehlikeli fırtınayı yazar daha sonra Davıd Golder’in son sahnesine taşır.  Nemırovsky, Sorbonne’a yazılır ve iftiharla edebiyat diploması kazanır. Aile Paris’te servet sahibi, büyük burjuvalara özgü, parıltılı bir yaşam sürer. İrene de kendini bu parıltılı ve eğlencelerle dolu yaşamına kaptırır ve böyle eğlencelerin birinde, banka yöneticisi zengin Michel ile tanışır ve kısa sürede evlenirler. Kızları Denise 1929, Elisabeth ise 1937’de doğar. 1939 yılının savaş kaosunda, uzun yıllardır sürdürülen antisemitizm etkilerinin sonucunda İrene çocuklarıyla birlikte din değiştirip Hıristiyan olur. İkinci dünya savaşının patlak vermesinin hemen öncesinde İrene ve Michel, kızlarını, daha güvenli olan dadılarının köyüne bırakarak Paris’e dönerler. 1940’ta sınır çizgisi çekilinceye kadar köye gidip kızlarını görürler. 3 Ekim 1940’ta çıkarılan ilk Yahudiler yönetmeliği felaketlerin başlangıcı olur. 1941’de yapılan nüfus sayımında Némırovsky ve ailesi Fransız yönetimi tarafından kayıtlara hem Yahudi hem de yabancı-göçmen olarak kaydedilecektir. Bunun üzerine karı koca bir yıl kızlarından ayrı bir otelde yaşarlar, sonrasında kırsalda bir eve taşınırlar.

Bu sürede İréne bulduğu her fırsatta yazar. Kahvaltıdan sonra evden çıkar, ağaçların arasında, ormanın içinde bulduğu uygun yerlerde akşama kadar yazar. Yahudilerin yazıların ve eserlerinin yayımlanması yasaklandığından, bazı yayınevlerine yazılarını takma adlarla gönderir. Iréne tutuklanmasına az bir zaman kala üzerinde çalıştığı Fransız Süiti’ni bitiremeyeceğine dair endişeye kapılır. Çünkü toplama kampına gönderileceğinden neredeyse emindir. Kızlarının vasisine vasiyetini göndererek anne ve babaları öldükten sonra onlarla ilgilenmelerini rica eder. Kurtarabilmiş olduğu bütün mallarının dökümünü yaparak hepsinin kızları için kullanılmasını ister. 13 Temmuz 1942’de Fransız Jandarmaları tarafından tutuklanır, Auschwitz’e gönderilir. 17 Ağustos 1942’de de öldürülür. Iréne’nin tutuklanıp götürülmesinden sonra eşi  Michel  uzun süre karısının dönmesini bekler. Bir süre sonra mareşal’e mektup yazarak karısının sağlık durumunun iyi olmadığını, onun yerine kendisinin gidebileceğini yazar ancak Vichy Hükümeti Michel’i de tutuklayıp Auschwitz’e gönderir ve jandarmalar, kayıtlarda görünen ama ortada olmayan iki kızın peşine düşerler. Kızların vasisi, kızları okudukları okuldan alıp Fransa’nın öbür ucunda bir manastıra götürür. Bir süre orada saklanırlar. Jandarma hiç pes etmeden kızları aramaya devam eder. Kızlar bir süre de Bordeaux bölgesinde mağaraların içinde saklanırlar.

Savaş bitince kızlar, anne ve babalarından umudu kesmiş olarak, savaş yıllarını Nice’ta büyük bir rahatlık içinde geçirmiş olan anneannelerinin kapısını çalarlar. Kadın onlara kapısını açmadığı gibi, anne ve babaları öldüyse bir yetimhaneye gitmeleri gerektiğini öğütler. Yüz iki yaşında öldüğünde evindeki kasasından sadece kızının iki kitabı çıkar.

Denıse ve Elizabeth’e tehlikeli kaçış yolculuğunda eşlik eden, oradan oraya sürüklenen ama büyük bir titizlikle korunan bir valiz vardır. İçinde annelerinin kırda, bayırda bin bir güçlükle yazdığı, kâğıttan ve mürekkepten tasarruf etmek için minicik bir yazıyla doldurduğu Fransız Süiti’nin taslağı, bazı başka yazılar ve fotoğraflar bulunmaktadır. Kızlar, savaştan sonra uzun bir zaman anne ve babalarını ararlar ama hiçbir iz bulamazlar. İstasyona gidip üzerine soyadlarını yazdıkları pankartlarla bile beklerler ama sonuç alamazlar. O yıllarda annelerinin valizini açmak, ona ait eşyalara dokunmak isterlerse de o kadar üzülmektedirler ki yıllarca buna cesaret edemezler.  

Elizabeth edebiyat düzeltmeni olmuştur ve defterden ayrılmadan önce onu daktiloya çekmek ister. Kocaman bir büyüteç kullanarak zorlu bir şifre çözme işine girer. El yazmalarını Çağdaş Yayıncılık Hatırat Enstitüsü’ne teslim ederler.

Bütünlüklü bir okuma yapıldığında görülecektir ki Iréne Némırovsky’nin eserleri çoğunlukla otobiyografik ögeler taşır. 

Mahvedilmiş Bir Çocukluk Bağışlanmıyor

Bu cümleyi Yalnızlık Şarabı’nın Helene’i, annesi için söylüyor. Bir genç kızdır ve annesinin ona olan sevgisizliğinin yol açtığı kırılmayı ve öfkeyi içinde bir buz dağı gibi saklamaktadır. Balo, Düşman öykülerinde, David Golder’de, Yalnızlık Şarabı’nda mekânlar, kişiler, olaylar değişse de değişmeyen tek şey anne-kız ilişkisinde annenin kötü tavrı, sevgisizliği, ilgisizliği ve bunun sonucunda kızının annesine duyduğu nefret ve kindir. Yazar, tüm çocukluğu ve genç kızlığı boyunca annesinin dışlamasına, ilgisiz ve sevgisiz bırakmasına, aşıklarıyla zaman geçirip kendisi yokmuş gibi davranmasına göğüs germiş ve yazmaya başladıktan sonra annesini adeta kaleminden fırlayan sözcüklerle öldürüp kitap sayfalarına gömmüştür. Belki de bir çeşit terapi gibi yazarak içindeki buz dağını eritmeye, kendisiyle ve annesiyle yüzleşmeye çalışmış olabilir. Bir uzun öykü olan Düşman’da Gabri, Yalnızlık Şarabı romanında ise Helene annesinin nefretine karşılık verir ve intikamını, annesinin aşığını ayartarak almaya çalışır. İrene Némırovsky’de babalar hep zengin, sürekli evden uzakta, kumar ve para düşkünü, kızını seven ama yeterince ilgilenmeyen edilgen bir konumdadır. İrené, babasına karşı sevgi besler ama bunu göstermek için babasını çoğunlukla yanında bulamaz. Yani yazar, eserlerindeki anne ve babaları çok da değiştirme gereği duymadan, kendi yaşamında olduğu gibi yansıtmayı seçmiştir. Bu da eserlerindeki sahiciliği, duygu yoğunluğunu yukarılara taşımıştır.

Yersiz Yurtsuz Bir Sürgün

“Sürgünün ne anlamı var benim için. Benim vatanım yok ki!” der İtlerle Kurtlar’daki Ben, Ada’ya. Bu roman adeta Yahudiliğin ve Yahudilerin otopsisi gibidir. Ukrayna’da başlayan roman iki farklı Yahudi sınıfını anlatır. Birisi şehrin yukarılarında villalarda oturan zengin Yahudiler, bir diğeri ise aşağı mahallerde yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan, pogromlardan (azınlıklara uygulanan sistemli yağma, şiddet ve katliam eylemleri) etkilenen çaresiz Yahudiler. Sinner’lerden bir aile aşağı mahallede, bir aile ise yukarı mahallede yaşamaktadır. Sonrasında yaşananlar, felaketler zengin fakir dinlemeyecek, iki aileyi de Paris’te buluşturacaktır. Roman, hem yoksul ve öksüz çocuk Ada’nın büyürken müthiş bir beceriyle savaşı, sürgünü, kendi ırkını, sınıf farklarını, göçmenliği, aşkı, evliliği, kadının ve sanatçının toplumdaki konumunu sorgulama hikâyesi. Bana göre, konu itibariyle yazarın otobiyografik ögelerden uzaklaşarak kurguladığı en derinlikli eseri. Romanda sık sık geçen Yahudi ırkına dair tespitleri ilgi çekici,

“Tanrıdan bile daha kuvvetli olmak tutkusuyla yanan ve durmadan nafile uğraşan, rahat yüzü görmeyen bir ırkın lanetlenmişliğinden sırf budala olduğu için kurtulabiliyordu.”

(s 137)

“Irk birliği, kan birliği değil; gözyaşı dökmüş olmanın yarattığı birliktir bu.” (s 164)

Ada, yaşadığı onca yoksulluktan, çocukluk aşkı için heba ettiği sevgisiz, yalnız yıllardan, ressam olmak için verdiği uğraştan yorgun düşmüştür. Bir dizi talihsizlik sonunda sığındığı uzak Avrupa ülkesinde, bir pansiyon odasında, tanımadığı göçmen kadınların yardımıyla aşkının meyvesi bebeğini doğurduğunda ilk kez mutludur.

 “Resim, ufaklık, cesaret: Bunlarla yaşanır, bal gibi de yaşanır.” Diyerek gelecekteki hayatını kuracağı üç sihirli kelimeyi de söylemiş olur. Anne olduğunda kendini ilk kez yalnız hissetmez. Hem anne hem de bir sanatçıdır…

Kitabın Türkçeye çevrilme hikâyesinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. 1950’li yıllar ülkemizde Fransızcadan çevirilerin çokça yapıldığı yıllardı. İşte bu yıllarda Orhan Veli Kanık, Némırovsky’nin eserini İtlerle Kurtlar ismiyle çevirmeye başlar. Ancak kitabın ortalarına yaklaşmışken, ne yazık ki çevriyi tamamlamaya ömrü yetmez. Yaklaşık on yıl sonra tamamlanamamış çeviri bir vesileyle Selahattin Hilav’a teslim edilir ancak çeviri Orhan Veli’nin çevirdiğine yakın sayfalar tamamlandıktan sonra bazı sebeplerle yarım kalır. Sonrasında Kaya Tanış’ın çabalarıyla çeviri Ebru Erbaş’a teslim edilir ve tam yetmiş beş yıl sonra tamamlanmış olur. Böylesine bir eserin Türkçeye kazandırılmasında emeği geçen herkese teşekkürler.

Gazete İlanıyla Aranan Gizemli Yazar

1929 yılında bir yayıncı, posta yoluyla eline geçen Davıd Golder isimli dosyadan çok etkilenir ve hemen yayımlamaya karar verir. Yazarla bir sözleşme imzalanması gerektiğinde ise, yazarın başarısızlık korkusuyla adını ve adresini bildirmediğini, sadece bir posta kutusu numarası verdiğini öğrenir. O yıllarda bir kadının yazıp yazdıklarını yayımlatması bir cesaret örneği olarak görülüyordu. Bunun üzerine gazeteye ilan vererek gizemli yazarın kendilerine başvurmasını, dosyasının yayımlanabilmesi için bunun gerekli olduğunu söyler. Ve Némırovsky ertesi gün çıkıp gelir. İşte böyle bir hikayesi var David Golder’in. Yazar, ilk bu romanıyla eleştirmenlerin dikkatini çekti ve çokça övüldü.

Gerçekten de roman övgüyü hak ediyor. Hem edebi olarak akıcı bir dille yazılması hem de anlattığı kahramanların sahiciliği ve tuhaflığı romanı bir solukta okunur duruma getirmiş. Romanın tuhaflığı, aile üyesi olan ancak nefretlerini birbirleriyle yarıştıran anne, baba ve kız’ın okuyucuya sık sık bir aile böyle olabilir mi? Sorusunu sordurtması. Daha da tuhafı, Némırovsky’nin yaklaşık olarak böyle bir ailede büyümüş olması. Eşinden ve kızından nefret eden, aşığıyla gezip tozan bir kadın Gloria, babasından ve annesinden nefret eden, para, tüketim ve lüks düşkünü kızları Joyce, eşinden nefret eden ama kızına tuhaf bir sevgiyle bağlı olan para ve kumar tutkunu Davıd. Kimsenin kimseyi gerçekten sevmediği bu aileyi bir arada tutan ise Davıd’ın servetinden başka bir şey değil. Acaba Davıd’ın öleceğini bilselerdi onun yine de para kazanması için uzak ülkelere gitmesine izin verirler miydi? Peki ya sonrası?

Aile Bağları mı Ateş Çemberi mi?

Yaşlı bayan Anna Demestre’nin evlenip gitmiş üç oğlu, boşanmış orta yaşlı bir kızı ve oğlanların aileleri, yalnız yaşayan annelerinin evinde yemekte buluşur. Bu buluşmalar düzenli aralıklarla yapılmaktadır. Yaşlı annelerini ziyaret etmeyi bir istekten çok bir ödev olarak gerçekleştiren çocukların birbirleriyle olan ilişkileri sorunludur. Annelerinin ziyaret gecesi hastalanarak yatağa düşmesi ve hayati tehlike yaşaması, evlerine dönmüş olan çocukları yeniden bir araya getirir ama bu sefer ilişkiler biraz daha farklılaşmış gibidir. Bazen ortak bir sorun etrafında bir araya gelip çözüm üretmeye çalışmak aile üyelerini yakınlaştırabilir. Peki bu durum ne kadar devam edecektir?

“Bazen de -bilhassa bu akşam- sanki birbirlerine zor tahammül ediyormuş gibi olurlardı. Düşman mıydılar? Hayır, kesinlikle, ama soyadlarından ve birkaç yüz hattından başka ortak noktaları kalmamış birer yabancıydılar.” 

Nemırovsky Aile Bağları isimli bu uzun öyküyü kaleme alırken çok da zorlanmamış olmalı. Çünkü onun aile bağlarını sorgulamak için fazlasıyla tecrübesi olmuştu hayatta. Yazarın aileyle ve aile bağlarıyla ‘derdi’ vardı ve bu derdi edebiyatında işlemeyi, hatta birçok eserinin bel kemiği yapmayı başardı.

Bir Savaşın Anatomisi: Fransız Süiti

Iréne Némırovsky İki savaş arasında yaşamış, ikinci savaşta hayatını kaybetmiş bir yazar. Yaşamına silahların soğuk gölgesi düşmüş ve hayatı savaşlar yüzünden oradan oraya savrulmuş. Bir kadın olarak, kadınların savaşlardan daha çok mağdur olduğunu satır aralarında sürekli hissettiriyor okuyucuya:

“Bütün bunlar, bu savaş, bu devrimler, tarihin bu büyük çalkantıları erkekleri heyecanlandırıyor olabilirdi ama kadınlar…” (s 125)

Savaşların sanatı ve sanat eserlerini de değersizleştirdiğini anlattığı satırlar bence hala güncelliğini koruyor. Savaşlar çağında sanat, kıymetli bir mücevher gibi, kullanacak yer olmadığından çekmecelerin en diplerinde saklanmaz mı?

“Romanını, ateşen, bombalardan kurtulmuş, şimdi bir iskemlenin üzerinde duran el yazmasını düşündü. İçinde yoğun bir cesaretsizlik hissetti. Anlattığı bütün o tutkular, ruh durumları, kuruntular, kendisine ve bütün bir kuşağa ait olan o öykü şimdi artık eskimiş, yararsız, aşılmış duruyordu.” (s 188)

  Savaş mağduru olmuş bir yazar olarak, savaşın anatomisini çıkardığı, adeta içini açıp otopsisini yaptığı romanının, onun toplama kampında ölümünden yıllar sonra kızlarının çabasıyla yayımlatılması hem üzücü hem de bu eserin kaybolmamış olması açısından mutluluk verici. Çünkü iki küçük kız ve vasilerinin yanında oradan oraya savrulan valizin kaybolmamış olması mucize. Yazar, Fransız Süiti’ni yazarken her an toplama kampına götürüleceğini biliyordu ve bu nedenle romanı evde değil çiftliğin etrafındaki ormanlık alanda uygun bulduğu yerlerde yazıyordu. Sınırlı kâğıt ve mürekkep yüzünden yazılarını çok küçük yazmış olduğu söyleniyor. Böylesi bir ortamda romanı notlar biçiminde yazmış ve yeterince zamanı olmadığı için de düzeltmeler, eklemeler ve çıkarmalar yapma şansı olmamış olmalı. Bundan kaynaklı olduğunu düşündüğüm, bölümler arasındaki geçişlerde ve romanın bütününde bazı kopukluklar var.  Buna rağmen roman çok başarılı ve savaşı çok iyi anlatan, sorgulayan ve savaş, barış, düşmanlık, korku ve cesaret üzerine sorular sorduran bir eser.

Yaşayıp Yazabilseydi Eğer   

Iréne Némırovsky bir edebiyat aşığı, yazma tutkunuydu. Üstelik bir yazar olarak onun kalemini güçlendiren ‘dertleri’ de fazlasıyla vardı. Adeta yaşadığı kötü çocukluk ve gençliğin ardından edebiyata sığınmış, yazarak iyileşmiş ve kişisel dertlerinden yola çıkıp evrensel bir dil yaratmayı başarmış bir yazardı. Yaşayıp yazabilseydi eğer, kim bilir daha nasıl eserler kazandıracaktı edebiyat hazinesine? Bir yazar düşünün, savaşların göçlerin, ırkçılığın kötülüklerini yazsın ve sonrasında bir savaş onun ölümüne sebep olsun. Aradan geçen onlarca yılda insanlık savaşların kötülüğüne dair bir ders çıkarmış gibi görünmüyor.

Şiddete karşı güçlü durmamızı sağlayan edebiyatın ve sanatın iyiliği insanlığın üzerinde olsun…  

Kaynakça:

Balo Düşman – Iréne Némırovsky(İş Bankası Yay.)

Aile Bağları – Iréne Némırovsky (Can Yay.)

Yalnızlık Şarabı -Iréne Némırovsky (Pegasus Yay.)

Gavıd Golder -Iréne Némırovsky (Dorlion Yay.)

Fransız Süiti – Iréne Némırovsky (Pegasus Yay.)

İtlerle Kurtlar– Iréne Némırovsky (Tetes Kitap)    

Yorum yapın