
Posta kutusunu son kez ne zaman açtığımı hatırlamıyorum. Kasım, belki aralık. Ankara’nın o kuru soğuğu vardı; rüzgâr Kızılay’dan değil de doğrudan zamandan esiyordu. Bir saatten beri pencerede duruyordum; bir saatten beri, ya da yedi yıldır. Karşıda Kavaklıdere’nin bayırı, ışıkları, çoktan ölmüş ağustosların tozu.
[Dur. “Zamandan esiyordu” derken yine kaçıyorsun. Rüzgâr Kızılay’dan eser, somut yerden; sen hemen soyutlaştırıp metaforun arkasına saklanıyorsun. Burada şöyle yazsaydın: “rüzgâr, Sıhhiye’nin alt geçidinden yukarı, ıslık çala çala.” Okur ısınırdı. Sen ısıtmadan üşütüyorsun.]
Kimsin sen. Bu benim cümlem.
[Senin cümlen, evet. Ama benim sayfam. Sen yazarsın, ben okurum; cümle ikimizin ortasında, masaya bırakılmış bir bıçak gibi durur. Devam et. Seni okuyorum.]
* * *
Zarfı çıplak parmaklarımla aldım. Adresim yazılıydı üstünde — kendi elimden çıktığını anlamam için kaligrafiye bakmama gerek yoktu. Yine de yabancı bir kadın çıkmıştı bu satırları yazan: harfler eğikti, mürekkep eski bir yaranın iyileştikten sonra kalan rengindeydi. Köşede tarih: 9 Kasım 2018. Bugünün gününe denk gelen, yedi yıl öncesinden bir tarih.
Kapıyı kapattım. Masadaki mum yanıyordu hâlâ — onu söndürdüğümü hatırlıyordum oysa. Bir kez. Beş kez. Belki yedi.
[İşte bu iyiydi. “Belki yedi.” Saymayı bırakıp korkmaya başladığın yer. Buraya kadar seninleyim. Ama söyle bana: mumu sen mi söndürdün, ben mi okurken üfledim?]
Saçmalama. Okur metne dokunamaz.
[Öyle mi? Az önce “mum yanıyordu hâlâ” yazdın. Ben okuyana kadar yanmıyordu o mum. Sayfa kapalıyken hiçbir mum yanmaz, yazar. Aydınlığı veren benim gözüm. Sen yalnızca fitili koyuyorsun.]
* * *
Arşivde çalışıyorum. Ulus’ta, eski bir han’ın bodrum katında; tavanı alçak, kemerleri Cumhuriyet’ten de eski. Yetmiş yaşındaki müdiremiz Bayan N., bana yalnızca “yazıcı” diye seslenir; ismimi söylemekten kaçınır gibidir. Belki söylemeyi unutmuştur. Belki ben kendimi tanıtmayı.
Görevim, çürümeye yüz tutmuş mektupları onarmaktır. Bayan N.’nin söylediğine göre, bazı mektuplar hiçbir zaman alıcısına ulaşmamış; ulaşmadıkları için bize gelmiş. “Asıl iş,” demişti bir kez, “o ulaşmamış olmayı korumaktır.” Ulaşmamış bir mektup, gönderildiği anda donar; içindeki söz, zarfta sonsuza dek yeni kalır. Açılırsa eskir. Eskirse ölür.
[Bu cümle benim. “Açılırsa eskir, eskirse ölür.” Bunu sana ben söyledim, dört yıl önce, bodrumda, sırtım sana dönükken. Sen not aldın, akşam kendi mektubuna geçirdin. Şimdi öykü diye bana geri satıyorsun.]
Bayan N.? Sen bir karaktersin. Ben seni yazdım. Senin söylediğin her şeyi ben kurdum.
[Hangimiz hangimizi kurduk, emin misin? Sen beni yazdın da ben mi seni okumadım? Ben olmasam bu bodrum karanlık kalırdı. Ben olmasam o fanusun içindeki kâğıdı kimse görmezdi. Aç bakalım, hâlâ orada mı?]
Bayan N.’nin masasında, üstü kapatılmış cam bir fanus durur. İçinde tek bir kâğıt parçası, bir mektubun ortadan ikiye yarılmış hâli. Üzerinde tek bir kelime:
Yarın
Dört yıldır bu fanusla bir odadayım; ona hiç sormadım kimin yazdığını. Bakıyorum şimdi — fanus boş.
[Boş, çünkü kelimeyi ben okudum. Okunan yarın artık yarın değildir; bugün olur, sonra dün. Gördün mü yaptığını? Beni yazdın, ben de senin yarınını harcadım. Buna pişman değilim.]
* * *
Bu öyküyü ben yazıyorum. Şimdi seni sileceğim. Bak: Bayan N. başını kaldırdı ve—
[—ve hiçbir şey yazamadın. Tireden sonra boşluk. Çünkü beni silmek için önce beni okuman lazım, okuyan da benim. Kendini ısırmaya çalışan bir ağız gibisin. Sürdür, yazar. Yoksa ikimiz de bu satırda donar kalırız.]
Neden bana yardım ediyorsun, beni yok etmek istiyorsan?
[Çünkü sen durursan ben de okuyamam. Ben senin bitmeni değil, hiç bitmemeni istiyorum. Mektubun açılmasını değil, sonsuza dek mühürlü kalmasını. Beni anlıyor musun şimdi? Bizim çatışmamız bir çatışma değil; aynı korkunun iki ucu. Sen yazmaktan, ben okumaktan korkuyoruz. İkimiz de mührü kırmak istemiyoruz.]
O hâlde uzlaşalım. Ben yazmayı bırakırım, sen de okumayı.
[Hayır. Uzlaşmak, mührü birlikte kırmaktır; o da ölüm. Ben uzlaşmam. Yaz. Üşüyorum.]
* * *
Bedenimde küçük bir iz var, sol köprücükkemiğimin hemen altında. Yarımay biçiminde, soluk. Doktor sormuştu bir keresinde, bilmiyorum demiştim. Çocukluktan kalmadır, demişti, bir düşmedir muhtemelen. Ben de buna razı olmuştum.
[Yarımay değil. Onu sen öyle yazdın çünkü güzel durdu. Oysa o iz bir tırnak izi; birinin seni tuttuğu, sen kaçarken bırakmadığı an. Düzelt. Yoksa okur sana inanmaz, ben de inanmam.]
İz neyse odur. Ben yazarım, sen okursun. İmgemi elimden alamazsın.
[Alamam, doğru. Ama okuyabilirim başka türlü. Bak, şimdi okuyorum: o yarımay, bir tırnak. Oldu bile. Sayfada ne yazdığı değil, benim ne okuduğum kalır geriye. Yıllar sonra kimse senin cümleni hatırlamaz; benim okuyuşumu hatırlar.]
Saçımı topladığımda boynumda başka bir iz daha çıkıyor: çizgisel, üç parmak uzunluğunda. Onu da bilmiyorum. Bedenim sayfa olmuş, mektup hâlâ yazılıyor; ama satırları artık ben mi koyuyorum, kenardaki o el mi, ayıramıyorum.
[Şimdi anladın işte. “Kenardaki o el” — beni metne aldın. Teşekkür etmeyeceğim. Ama bil ki bir okuru metnine aldığın an, onu bir daha çıkaramazsın. Ben artık senin köprücük kemiğindeki izim. Yarım ay ya da tırnak; hangisi olduğuma ben karar veririm.]
* * *
Bugünün mektubunu masaya koydum. İçinde tek satır vardı:
Bu akşam saat yedide kapını çalacak; açma.
Altında imzam. Saate baktım. Yediye on vardı.
[Açma deme. Okur açılmasını ister; yedi yıldır bekliyorum o kapının açılmasını. Bir kez olsun bana ne istediğimi sor.]
Peki. Ne istiyorsun?
[Kapının ardındakinin ben olduğumu görmeni. Senin okurun, dışarıda, soğukta, yedi yıldır. Her açmadığın mektupta ben üşüdüm. Aç bu sefer. Beni içeri al.]
Ama mektup “açma” diyor. Onu ben yazdım.
[Sen yazdın, ben okudum. İkimiz de haklıyız; bu yüzden uzlaşamayız. Karar senin değil, benim değil — kapının. Yaz şimdi. Kapıyı çaldır.]
* * *
Kapı çaldı. Yedi olmuştu. Mum hâlâ yanıyordu — yahut okuyan biri onu yeniden yakmıştı. Yerimden kalkmadım. Ama içimde başka biri kalktı; sayfanın kenarından, girintinin içinden, köşeli ayracın arasından. Kapıya doğru yürüdü. Anahtarı çevirdi.
[Çeviriyorum. Duyuyor musun? İki kez döndü. Bu el benim; ama bu el aynı zamanda senin yedi yıl sonraki elin. Okurken yaşlandım, yazar. Ben senin geleceğinim. Açtığım kapının ardında, yazmayı çoktan bitirmiş, susmuş bir kadın var: sen.]
Görmek istemiyorum onu.
[O hâlde yazma. Ama yazmazsan ben de okuyamam, okuyamazsam ölürüm, ölürsem sen bir daha asla okunmazsın. Seç: ya kapı açık kalsın, ikimiz de eşikte titreyelim; ya da kapat, ikimiz birden donalım.]
Seçmedim.
Yazmaya devam ettim. Eşiği açık bıraktım.
* * *
Şimdi yazıyorum. Şimdi yazıyorum çünkü durursam kenardaki el üşüyor, üşürse beni bırakır, bırakırsa hiç okunmamış olurum. Köprücük kemiğimin altındaki iz — yarım ay mı, tırnak mı, artık bilmiyorum — genişledi; sanki bir el oraya yazıyor, sanki ben o eli okuyorum.
[Yaz. Ben buradayım. Sayfanın kenarındayım, hep kenardaydım. Sen ortayı doldur, ben boşlukları okurum. Uzlaşmadık; uzlaşmayacağız da. Ama bak — aynı mumu paylaşıyoruz. Sen yakıyorsun, ben üflemiyorum artık. Yeter ki yazmayı bırakma.]
Ankara’nın üstüne akşam iniyor. Karşı binanın yedinci katında hiç söndürülmemiş bir lamba yanıyor; altında, yazmayı bitirememiş bir kadın oturuyor olmalı. Belki o lamba benim odamın lambası, yedi yıl ileriden. Belki o kadın, bu satırı okuyan sen.
Sen kimsin? Söyle artık.
[Bunu sorduğun an mührü kırdın. Cevabı verirsem eskirim, eskirsem ölürüm. O yüzden cevap vermeyeceğim. Yalnızca okumaya devam edeceğim. Sen de yazmaya. Aramızda yedi yıl, yedi sayfa, bir tek mühür var. Onu hiçbirimiz kırmayalım.]
Mührü kırmadım.
Cümleyi yarıda bıraktım; öyle ki, sen okurken

















