
Bazı yazarlar vardır, kitabını bitirdiğinizde size yalnızca okuma deneyimi yaşatmakla kalmaz, dünyaya bakış açınızda küçük bir kayma yaratır. Değişim midir bu? Sanmam. Bir anda bambaşka biri olup çıktığımızı söyleyecek değilim. Ama kitabı bitirmemizin ardından; örneğin ertesi gün yürürken daha önce hiç dikkat etmediğimiz bir ayrıntının önünde durduğumuzu fark edebiliriz.
Benzer bir durumu Kanayak[1]’ı okuduktan sonra yaşamıştım. Kitabı bitireli birkaç gün olmuşu. Öyküler yavaş yavaş birbirine karışıyordu. Hangisinde kim ölmüştü, hangisinde kim bekliyordu, hangisinde anlatıcı kimdi… Bunların hepsini yeniden düşünmem gerekiyordu. Ama garip olan şuydu: Konuları unutmaya başlamışken bazı imgeler hâlâ capcanlıydı. Meme uçlarında açan iki manolya. Yürümekten ezilmiş bir ayakkabı. Bir köprü korkuluğuna tutunan ayak başparmağı…
Çocuk parkının yanından geçerken, oynayan çocukların cıvıltıları burnuma manolya kokusu getirdi. Üst geçitten geçerken yavaşlayıp, parmaklıklara dokunma ihtiyacı hissettim. Tüm bunları hafızamın oyunlarını zannettim. Aslında olan biten şey şuydu; Kanayak hayatıma sızıyordu, kendince, kendimce…
Çünkü Arslan, hikâyelerini olaylarla değil, görüntülerle kuruyor. Daha doğrusu, düşünceyi hiçbir zaman doğrudan söylemiyor. Kadınlık, yoksulluk, inanç, iktidar, bedenin üstüne yazılan şiddet, hepsi geçiyor bu öykülerde, ama hiçbiri tez ya da slogan olarak değil. Onu önce, insanın zihninden kolay kolay çıkmayacak bir imgenin içine yerleştiriyor yazar. O görüntü günlerce sizinle yaşıyor, düşünce ise ancak daha sonra yavaş yavaş belirliyor.
Manıklar öyküsünü bitirdiğimde aklımda kalan, Sütleğen’in yaşadığı korkunç hayat değildi. Onu unutamadım elbette ama asıl peşimi bırakmayan şey, geceleri meme uçlarına koyduğu manolyalardı. Hiç doğurmadığı çocuklar için hâlâ süt verebilen bir beden… İlk okuduğumda bunun büyülü gerçekçiliğe göz kırpan, etkileyici bir sahne olduğunu düşündüm, günler sonra aynı görüntü yeniden aklımda belirdiğinde başka bir şey fark ettim. O manolyalar, öykünü süsü değildi, öykünün yüküydü. Arslan bana anneliği açıklamıyor, onu bir görüntüye dönüştürüyordu.
Belki de bu yüzden bir söyleşisinde[2] yazının önce içgüdüyle geldiğini anlatırken söyledikleri bana bu kadar tanıdık geldi. Yazmanın kendisinin “çok içgüdüsel ve çok vahşi” olduğuna inanıyor. Bir öykünün hemen yazılabilir hale gelmediğini, içinde uzun süre yaşaması gerektiğini söylüyor. Hatta o fikri, içeride yaşayan bir hayvana benzetiyor; büyüyor, besleniyor ve ancak zamanı geldiğinde dışarı çıkıyor. Bu sözleri duyunca dönüp yeniden Kanayak’a baktım. Gerçekten de öyküler sanki bir fikrin etrafında kurulmamıştı, önce bir görüntü doğmuş, düşünce onun ardından gelmiş gibiydi.
Bu yüzden kitabı okurken sık sık şunu hissettim: Arslan, anlatıya sırtını yaslayarak okurunu ikna etmeye çalışan bir yazar değil.
Çağdaş öyküde, giderek daha sık karşılaştığım bir eğilim var. Bazı metinler, daha ilk sayfada ne düşüneceğimi, kime hak vereceğimi, nerede üzülüp nerede öfkeleneceğimi ilan ediyor. Karakterden çok yazarın sesi duyuluyor. Kanayak’ta ise bunun tam tersi oldu. Öyküler beni yönlendirmedi, yalnızca bakmam gereken yere çevirdi.
Kız Sen Kilo mu Aldın?’da bir adam karısını kaybetmişti. Ama bana yasını anlatmıyordu. Kurtçuk dolu mutfağı anlatıyordu. Ayakkabılarını anlatıyordu. Evin içine çöken kokuyu anlatıyordu. Ölüm, gündelik hayatın içine sinmişti, büyük cümlelerle değil, küçük ayrıntılarla görünüyordu.
Ben neden sürekli olayları değil de eşyaları, bedenleri ve görüntüleri hatırlıyorum?
Belki de Arslan’ın öykülerindeki insanlar kendilerini doğrudan anlatmıyorlar. Onları temas ettikleri dünya anlatıyor. Bir beden… Bir takım elbise… Bir ayakkabı… Bir köprü… Bir organ… Bir süt kokusu…
İnsan bazen kendini anlatamaz. Ama kullandığı eşya, taşıdığı yara, üzerine sinmiş koku onu ele verir. Belki bu yüzden Kanayak bana yalnızca iyi öyküler okutmuyor, hafızanın nasıl çalıştığını da yeniden düşündürüyor.
Gerçek hayatta da çoğu zaman insanları küçük ayrıntılarla hatırlarız. Birinin sesini unutabiliriz ama kapı çalışını unutmayız. Yüzünü tam çıkaramayız ama giydiği süet ceketi hatırlarız. Yasımız bile bazen, masanın üzerinde unutulmuş bir gözlüğe bakarken gelir.
Bu bakış, Beklemek Çürütür’de daha da belirginleşiyor. Odak kahramanın yüzündeki yaranın nasıl oluştuğu değil, o yarayla yaşamaya devam edişi oluyor. Elbette öykünün anlattığı şiddet ve ardından gelen toplumsal dışlanma çok ağır. Ama Arslan, bunları bir iddianın malzemesine dönüştürmeden, yıllar sonra o yüzle yaşamaya devam eden bir insanı anlatıyor. Yara geçmişte kalmıyor, karakterin gündelik hayatının bir parçasına dönüşüyor.
Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri’nde bu etki sürüyor, başta yalnızca giyim tercihi gibi duran ayrıntılar, öykü ilerledikçe karakterin sessizce taşıdığı geçmişin parçasına dönüştü. Kıyafetler, insanın kendini dünyaya sunma biçimi olmaktan çıkıp hafızayı taşıyan bir katman oldu. Ama Arslan bununla da yetinmeyip, karakteri üzerindeki kumaşla değil adıyla da kurdu. Bazen bir insanın kim olduğunu en iyi anlatan şey, ona verilen adın taşıdığı hikâye olur.
Hamra’nın annesi toprağın adını koymuştu ona, kız erkek bilmezdi, evlat demek toprağından bir parça demekti. (s.58)
Bir isim, tek başına bir hayatın taşıyıcısına dönüşebiliyordu. İnsan bazen bir ömrü, yüzle değil, adla hatırlar.
Arslan, öykülerinin içgüdüyle başladığını söylese de ardından teknik bir disiplinle çalıştığını ekliyordu. İlk başta bu iki şey birbirine zıt gibi görünüyor. Oysa Kanayak’ı okurken bunun tam tersini hissettim. İçgüdü öykünün çıkış noktası olabilir ama onu ayakta tutan şey büyük bir anlatma disiplini. Çünkü bu öykülerde fazlalık yok. Hiçbir sahne okuru etkilemek için uzatılmıyor. Hiçbir cümle kendini göstermek istemiyor. En çarpıcı görüntüler bile büyük bir sakinlikle anlatılıyor.
Belki de beni kitaba en çok bağlayan bu oldu, kendimi yönlendirilen bir okur gibi hissetmedim, yazarın güvendiği bir okur gibi hissettim. Bir görüntüyü bırakıyor ve geri çekiliyor, o görüntünün okurun içinde yaşayacağı zamana güveniyor.
Bir süre sonra şunu fark ettim: Ben yalnızca öyküleri okumuyordum, kendi hafızamı da okuyordum. Çünkü Gamze Arslan’ın bıraktığı her görüntü, benim belleğimde başka bir görüntüyü çağırıyordu. Çocukluğumdan kalmış bir koku, adını unuttuğum sıra arkadaşım, gazete sayfasında gördüğüm bir fotoğraf… Kitapla kurduğum ilişki, sayfaların üzerinde kalmıyordu kendi hayatıma doğru genişliyordu.
Kanayak’ı okumamın ardından Gamze Arslan’ı neden okumayı sürdürmek istediğimi düşündüm, yeni hikâyeler anlattığı için değil, hikâyelerin nerede saklandığını gösterdiği için.
Çoğu zaman büyük olaylarda değil.
Bir ayakkabının ucunda.
Bir dikiş izinde.
Bir köprü korkuluğuna tutunan başparmakta.
Ya da gece boyunca meme uçlarında bekleyen iki manolyada.
Kitabı bitirdikten günler sonra bende kalan da bunlardı, öyküler zamanla birbirine karıştı, ama dünyaya baktığım yer biraz değişti. Başta sözünü ettiğim o küçük kaymanın ne olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
[1] Kanayak, Gamze Arslan, Can Yayınları, 5. Basım:2022
[2] Gamze Arslan Söyleşisi || ODTÜ Kitap Topluluğu || 16 Ocak 2021


















