
Mor bir elbisenin askılarına ikişer düğüm atılıyor. Bir kadın, yirmi yıl önce uğurladığı babasının sesini kapıda duyuyor. Başka bir öyküde bir adam, yanında yürüdüğünden emin olduğu Hilmi’yle konuşuyor; çevresindekilerse aynı yere baktıklarında onun gördüğünü görmüyor.
Gaye Keskin’in İçimdeki Kilitleri Tek Tek Açmak kitabı böyle ayrıntılarla ilerliyor. Okurken öyküleri birbirine bağlayan tek bir mesele aramadım. Kitap buna pek izin vermiyor. Hafıza bir öyküde boğaza takılmış kılçıkla geri geliyor, başka bir yerde anlatıcının gördüğü dünya çevresindekilerin gerçeğinden ayrılıyor.
Keskin, karakterlerinin yaşadıklarını açıklama telaşına girmiyor. Anne gerçekten odada mı, Hilmi kimin yanında, anlatıcı neyi doğru hatırlıyor gibi soruların karşısına hemen bir cevap koymuyor. Bu belirsizlik öyküleri anlaşılmaz hâle getirmiyor. Anlatıcının bildiği kadarını bilmeye mecbur kalıyoruz.
Gaye Keskin’in öykülerinde hafıza, beden ve algı birbirinden ayrı ilerlemiyor. Boğazdaki acı geçmişi geri çağırıyor. Bir ayak, yıllar önce annede görülen hareketi tekrarlıyor. Yanı başında duran birinin varlığından emin olmak, onun gerçekten orada olduğu anlamına gelmeyebiliyor.
İçimdeki Kilitleri Tek Tek Açmak kitap incelemesi için notlarımı karıştırırken olayları sıraya dizmek istemediğimi fark ettim. Kitap bende söylenenlerden çok tekrarlanan hareketlerle, bedende kalan ağrılarla ve birden güvenilmez hâle gelen görüntülerle kaldı.
Hatırlayan Sadece Zihin Değil
“Denizkızında mor elbiseden önce boğaza takılmış bir kılçık var. Yıllar geçmiş, çocuk büyümüş, anne ölmüş; kılçığın acısı aynı yerde.
Anlatıcı öksürüyor. Boğazındaki batışı hissediyor. Çocukken çırpındığı günü hatırlıyor. Annesinin her gelişinde balık pişirmesine öfkeleniyor. Öykünün sonunda babasına “Ben balık sevmem, ben yalnızca midye dolma severim,” dediğinde kılçığın neden bu kadar uzun süre orada kaldığı biraz daha anlaşılır oluyor.
Beden ve bellek ilişkisi bu tür ayrıntılarla kuruluyor. “Denizkızında hatırlamak, geçmişi düşünüp anlatmaktan ibaret değil. Boğaz acıyor, kulak kaşınıyor, ayak halıya sürtülüyor.
Annenin yaptığı bir hareketi yıllar sonra kızının bedeninde görüyoruz.
Kılçıktan çok ayağı düşündüm. İnsan annesinden neyi aldığını her zaman bilmiyor. Bir bakış, bir ses tonu ya da ayağın halıya sürtünme biçimi yıllarca bizimle yaşayabiliyor.
Mor elbise de öyküde tek başına durmuyor. Kumaşı topaklanmış, rengi solmuş, askıları gevşemiş. Anlatıcı askılara ikişer düğüm atıp elbiseyi giyiyor. Annesi ise otuz iki yıldır sandıkta duran gelinliğini çıkarıyor.
Ölmüş bir anneyle yirmi yıl sonra dönen bir babanın arasında, iki kadın eski elbiselerini giymiş hâlde aynı evde dolaşıyor.
“Denizkızını bitirdiğimde mor elbisenin renginden çok boğazdaki kılçığı hatırladım.
Acılar hatıraya dönüşmüyor. Bedende kalıyor.
Aynı Yerde Durup Aynı Şeyi Görmemek
“Bir Varmış Bir Yokmuş”u okurken bir süre Hilmi’nin peşinden ben de gittim. Karacamın altında bekledim, servise bindim, tramvaya geçtim, meyhanede masaya oturdum.
Çünkü anlatıcı Hilmi’den hiç kuşku duymuyor.
Hilmi yanında.
Konuşuyor.
Susuyor.
Korkuyor.
Anlatıcının öfkesini çekiyor.
Sorun, diğer insanlar Hilmi’ye bakmaya başladığında çıkıyor. Daha doğrusu bakmadığında.
Merve kapıyı açıyor. Anlatıcının hemen yanında duran Hilmi’yi görmüyor. Anlatıcı bunu fark ediyor ama kendi gördüğünden vazgeçmiyor. Ben de bir süre sonra kimin gördüğüne, kimin görmediğine dikkat etmeye başladım.
İçimdeki Kilitleri Tek Tek Açmak kitabında algı ve gerçeklik arasındaki bu kayma açıklanarak verilmiyor. Hilmi’nin varlığına dair karar okura bırakılıyor. Öykü boyunca onunla aynı yolu yürüdüğümüz için kuşkulanmakta geç kalıyoruz.
Öykünün adı burada başka türlü okunuyor.
Bir varmış.
Bir yokmuş.
İki ayrı cümle gibi değil.
Hilmi’nin öyküdeki hâli gibi.
Bir Öykünün İçinde Gerçek Ne Kadar Dayanır?
“Bir Varmış Bir Yokmuş” ta anlatıcının öfkesi hiç dinmiyor. Hilmi’ye kızıyor, Mustafa Abi’ye çıkışıyor, Efsun’a öfkeleniyor. Birini suçlamadığı anlarda bile zihninde yeni bir kavga hazırlıyor.
Üstelik öfkesinin bir yönü yok.
Karacamın dibine oturdukları için Hilmi suçlu.
Servise yetişememeleri yine Hilmi’nin suçu.
Efsun’un davranışları, Merve’nin sözleri, Mustafa Abi’nin bakışı…
Karşısına çıkan her şeyi kısa sürede kendisine karşı yapılmış bir harekete çevirebiliyor.
Bu dil yorucu. Zaten öyle olması gerekiyor.
Gaye Keskin’in öykü dili, anlatıcının zihnini dışarıdan tarif etmek yerine bizi doğrudan o konuşmanın içine sokuyor. Cümleler hızlanıyor, küfürler araya giriyor, bir düşünce bitmeden diğeri başlıyor. Bazen karşısındaki kişiye cevap veriyor, bazen kendi kendine konuşuyor. Bir süre sonra ikisinin arasındaki çizgiyi takip etmek zorlaşıyor.
Hilmi’nin sessizliği de bu gürültünün içinde daha fazla duyuluyor.
Anlatıcı konuştukça Hilmi küçülüyor.
Sonra Merve’nin kapısı açılıyor ve Hilmi, anlatıcının yanında duran bir adam olmaktan çıkıp yalnızca onun gördüğü birine dönüşüyor.
O anda öykünün başına dönmek istedim.
Karacamın altında gerçekten iki kişi mi vardı?
İkisi gerçekten aynı anda mı öğürdü?
Hilmi gerçekten servisin peşinden koştu mu?
Keskin cevap vermiyor. Ben de öyküyü bir teşhisin içine kapatmak istemiyorum. Metinde adı konmuş bir hastalık yok.
Elimizde anlatıcının gördüğü dünya var.
Bir de diğerlerinin baktığı yer.
İkisi aynı değil.
Kısa Cümlelerin Arkasındaki Gürültü
İçimdeki Kilitleri Tek Tek Açmak kolay okunan bir kitap gibi başlayabiliyor. Cümleler kısa, konuşmalar canlı, gündelik dil tanıdık. Birkaç öykü sonra bu rahatlık kayboluyor.
“Denizkızında anne konuşuyor.
“Bir Varmış Bir Yokmuş “ta Hilmi konuşuyor.
İkisini de önce anlatıcının bana verdiği gerçekliğin içinde kabul ettim.
Sonra bir ayrıntı geliyor.
Annenin öldüğünü öğreniyoruz.
Hilmi’ye diğerlerinin bakmadığını fark ediyoruz.
Daha önce okuduğumuz cümlelerin yeri değişiyor.
Keskin okura “Buraya dikkat et,” demiyor. Bilgiyi saklıyor da diyemem. Bilgi, anlatıcının dünyasında zaten başka bir yerde duruyor.
“Denizkızındaki kadın annesiyle konuşurken neden bize annesinin ölü olduğunu açıklasın?
Onun için annesi odada.
“Bir Varmış Bir Yokmuş” un anlatıcısı neden Hilmi’nin varlığından şüphelensin?
Onun için Hilmi yanında.
Burada güvenilmez anlatıcı meselesi yalan söyleyen bir karakter üzerinden işlemiyor. Güven sorunu niyetten değil, algıdan çıkıyor. Karakter ne görüyorsa onu anlatıyor. Biz de bir süre onunla aynı yanılgının içinde kalıyoruz.
Aradaki birkaç sayfa, uzun bir psikolojik açıklamadan daha etkili.
Bir Cümle Dönüp Sahibine Bakınca
“Bir Varmış Bir Yokmuş “un anlatıcısı Hilmi’ye durmadan yükleniyor. Onu beceriksizlikle, korkaklıkla suçluyor. Öykü ilerledikçe Hilmi’ye söylenen bazı sözlerin yönü bulanıklaşıyor.
“İnsana ancak kendisinden fayda var hayatta. En çok zararı da kendisinden.”
Anlatıcı bu cümleyi Hilmi’ye söylüyor.
Cümle dönüp ona bakıyor.
Keskin’in metninde sevdiğim ayrıntılardan biri bu oldu. Karakter bazen kendisi hakkında en doğru cümleyi kuruyor ama o cümlenin kendisine ait olduğunu bilmiyor.
Beden Kime Ait?
“Hangi Oje?” öyküsünde ilk cümlesinde anlatıcı ayak tırnaklarının rengini hatırlamaya çalışıyor. Rakı beyazı mı, mor mu?
Basit bir unutkanlık gibi başlayan soru, birkaç sayfa içinde daha rahatsız edici bir yere gidiyor.
Çünkü anlatıcının asıl karıştırdığı ojenin rengi değil.
Kendi isteği.
Mehmet’in dokunuşunu Ceyda’nınkiyle, korkuyu arzuyla, geçmişte yaşananı o anda olanla ayırmakta zorlanıyor. Bir an “Dur” diyor, hemen ardından bedeninin verdiği tepkiyi izliyor. “Onu mu istiyorum? Yok artık!” diye sorarken bile kesin bir cevabı yok.
Gaye Keskin, burada bedeni zihnin açıklamasını bekleyen uysal bir şey olarak yazmıyor. Beden daha önce davranıyor. Titriyor, terliyor, kasılıyor, aralanıyor, geri çekiliyor. Anlatıcıysa arkasından yetişmeye çalışıyor.
En fazla bu gecikmeye takıldım.
İnsan kendi bedeninde olup biteni her zaman anlayabilir mi?
Öykü bu soruyu Ceyda, Mehmet ve anlatıcı arasındaki ilişki üzerinden sertleştiriyor. Anlatıcı Ceyda’nın bedenine bakıyor, sonra kendi bedenine dönüyor. Mehmet’in dokunuşlarını hatırlıyor. Anneannesiyle karşılaştığı mutfakta bile oje renkleri, bornoz, dişler ve bedenine dair düşünceler peşini bırakmıyor.
Burada geçmiş bir eşyanın içinde beklemiyor.
Doğrudan tenin üzerinde duruyor.
Renklerden Birini Seçmek Zorunda mıyız?
Öykünün adının “Hangi Oje?” olması başlangıçta neredeyse hafif geliyor. Oje değiştirilebilir. Silinir, başka bir renk sürülür. Bugün mor, yarın kırmızı olabilir.
Anlatıcı öykü boyunca renk arıyor.
Mor.
Rakı beyazı.
Pembe.
Mavi, sarı, yeşil, kırmızı.
Hangi rengin kendisine ait olduğunu bilmiyor.
Öykünün sonuna doğru botlarını çıkarıp tırnaklarına baktığında karşılaştığı şey tek bir renk değil. Her tırnağı başka renkte. O ana kadar sürekli kendisini yoklayan, gördüklerinden kuşkulanan anlatıcı ilk kez bedenine başka türlü bakıyor:
“Her biri ayrı renk, bedenim nihayet rengârenk!”
Bu sonu yalnızca bir kabulleniş cümlesi olarak okumadım. Anlatıcının geçtiği odalar, gördüğü bedenler ve birbirine karışan anılar düşünüldüğünde “rengârenk” sözcüğü fazlasıyla yüklü.
“Hangi Oje?” öyküsü, insanın kendisini tek bir tanıma sığdırma çabasını beden üzerinden kurcalıyor. Anlatıcı öykünün başında doğru rengi bulmaya çalışırken sonunda renklerden birini seçmiyor.
Hepsine bakıyor.
Ve gülümsüyor.
Gaye Keskin bir kadının bedenini açıklamıyor. O bedenin içindeki karışıklığı okutuyor. Arzuya isim vermek için acele etmiyor. Anlatıcıya kendisini çözmüş, ne istediğini bilen cümleler kurdurmuyor.
Cevap hâlâ tam değil.
Soru değişiyor.
Artık “Hangi oje?” değil.
Neden yalnızca birini seçmek zorundayım?
Kilitler Açıldığında
İçimdeki Kilitleri Tek Tek Açmak bittiğinde öykülerin sonlarını düşünmedim. Aklımda mor bir elbise, boğaza takılan kılçık, karacamın dibindeki kozalak ve farklı renklere boyanmış tırnaklar vardı.
Kitabın başlığına son sayfadan sonra yeniden döndüm. “Tek tek açmak” sözü düzenli bir ilerleme vaat ediyor. Bir kilit açılır, sonra diğeri.
Öykülerde işler böyle yürümüyor.
Bir kapı açıldığında ardında başka bir kapı çıkabiliyor. İnsan bir anıyı çözdüğünü düşünürken beden başka bir şey hatırlıyor. Kendisi hakkında kurduğu cümle birkaç sayfa sonra yetmemeye başlıyor.
Gaye Keskin’in İçimdeki Kilitleri Tek Tek Açmak kitabı bu karışıklığı aceleyle düzeltmediği için bende kaldı. Karakterlerini iyileştirmiyor, onlara son anda büyük farkındalıklar yaşatmıyor. Bazıları ne olduğunu anlamadan yoluna devam ediyor. Bazıları kendi gerçeğinin içinde kalıyor. Bazılarıysa tırnaklarına bakıp ilk kez gülümsüyor.
Ben bu öykülerde en çok, insanın kendisi hakkında bildiğini sandığı şeylerin ne kadar kolay yer değiştirebildiğine takıldım. Kendimizi en iyi bizim bildiğimizi düşünüyoruz. Sonra bir ses, bir dokunuş, eski bir elbise ya da tırnağımızdaki renk bütün düzeni bozabiliyor.
Kitabı kapattığımda aklımda kusursuzca açılmış kilitler yoktu.
Bazıları hâlâ kapalıydı.
Anahtarın kimde olduğunu merak etmeyi ise çoktan bırakmıştım.


















