Masthead header

Kent yorgunu, deniz sakini “Şarkılar Bir Oyundur” | Can Öktemer

Uzun sürmüş bir mesai sonrası trafik hareketsiz, otobüs sıkışık, pencerenin dışındaki dünya sevimsizdi. Çarşamba pazartesiye benziyordu, salı perşembeye. Günleri birbirinden ayıran yalnızca takvim yapraklarıydı. “Pazartesi acımasız, pazartesi sıkkın, hep aynı şarkıyı söylemekten bıkkın, Salı, Çarşamba çok uzun, Salı, Çarşamba sonsuz, hiçbir işe yaramazlar sensiz” Ancak günün belirli saatlerinde kendi gibi görünebiliyordu, arta kalan zamanlarda kötü oynanmış, kötü sahnelenmiş bir oyunun parçasıydı. Rolünü oynayıp sahneyi terk ediyordu. Suratlar asık, yollar kayıptı. Gelecek, her gün şirketin girişine asılıyordu. Geçmiş ise sadece bir fotoğraf albümündeki anılardı. Şartlar böyle olunca tüm dünya iş ve ev arasına sığıyordu. Tüm hikâyesi oturduğu kanepenin üzerinde yazılıyordu. “Dünyası gezdiği yollar, evden işe işten eve kısa, dünyadan okuduğu şeyler, TV haberleri, gazeteler kupon kupon” Herkes biliyordu oyunun kötü olduğunu, herkes biliyordu repliklerin berbat olduğunu, herkes biliyordu bu oyundan seyirciden çok oyuncuların sıkıldığını ama hayat klişeler toplamından oluşurdu. Yaşam ondan ne beklediğine göre değişiyordu, market fiyatları da. Hayaller ceplere sığmıyordu. Ekonomik politik diye bir şey vardı, öyle herkes kafasına göre bir yaşam ideali çizemezdi. O yine de perdenin arkasında kendi oyununu oynuyordu. Gitarını çıkarıyor, bestelerini yapıyor, şarkılarının sözlerini yazıyordu. 20’li yaşlarının başlarında bir albüm çıkarmıştı. Albüm zamansızdı ama Türkiye zamanını bekliyordu. Dolayısıyla parçalardaki sesleri her kulak işitememişti. Mecburen beklemeye koyulmuştu ama beklemek zorluydu. En nihayetinde zaman kimseyi beklemiyordu. Üstelik yaşı 30’u geçiyordu, akrep ve yelkovanla arasındaki fark giderek açılıyordu. Sadece müzik yaparak yaşayabilmek için ihtimaller de hamle sayıları da azalıyordu. “Bir meyvenin çekirdeği gibi atılmışız, öyle dersler, oysa yaşam meyveden değil, çekirdekten çıkar, umarız ve umursamaz günler, gözlerde bir habersizlik var.” Müzik onun için ciddi bir meseleydi. Öyle basit bir gençlik hevesi veya sadece para kazanma aracı değildi, bir tür anlam arayışıydı her şeyden önce. Yanıtlar da gitar tellerinin, şarkı sözlerinin arasındaydı. Gitar artık kılıfından çıkmalıydı: “Her son bir umuttur, her başlangıç bir kuşku”.

İstifa mektubunu cebinde taşıyanlar için yol ayrımı kolaydır. Asıl sorun işi bıraktıktan sonra başlayacaktı. Hayat müzikle dönebilir miydi? Popüler müzik piyasasının kurallarına uymadan notalar kendi sularında, rotasında ilerleyebilir miydi? Ülke koşullarında bu soruların yanıtı yoktu ama takınılacak tavır belliydi. “Biz şarkılarımızı yarıştırmayız tazı gibi, biz şarkılarımızı ısmarlamayız giysiler gibi, biz şarkılarımızı pazarlamayız deterjan gibi”

Bu işin şakası yoktu, bir karar vermesi gerekiyordu: Ya müzik ya da tek düze hayat! O seçimini müzikten yana kullandı ve şartları o belirleyecekti. KDV’ye dâhil olmadan, piyasanın koşullarından uzakta “rüzgârlara karşı” söylemeye başlayacaktı şarkılarını: “Bizim şarkılarımız rüzgârlara söylenir usulca, belki bir gün bilmeden buluşuruz, poyrazın ayazında, lodosun yağmurunda” Bir tür inat hikâyesinin ortasındaydı artık. İstifa metininin üzerine ıslak imzasını atmıştı. Geri dönüş yoktu. Bir taraftan çeviriler yapacak, gitar dersleri verecek, kalan zamanında ise çalabildiği her yerde müziğini yapacaktı.

Yeni Hayat ve “Sen”

Hayat inişli çıkışlı, gelecek belirsiz, kent hayatı yorucuydu. Üstelik sadece barlarda çalarak müzik yapmak da başka bir çıkışsızlık yaratıyordu. Böyle durumlarda deniz havası iyi gelir diye düşünerek arkadaşlarının yanına, Bozburun’a gitti. Orada kekik kokuları, sakız ağaçları arasında uzun yürüyüşler yaptı. Bulut geçişlerini takip etti. Dalga seslerini dinledi. Ufukta kendi hâlinde süzülen, beyaz renkli yatları izledi. İnsanın kendi gibi olabildiği nadir anlar vardır. O da Bozburun’da uzun zamandır unuttuğu bu hissi yeniden yakalamıştı. Gerçi yine bir şeyler eksikti. Uzun zamandır yalnızdı. Tamam, yalnızlık insanı güçlü kılabiliyordu ama aidiyet de, sevgi de önemliydi bir şeylere özellikle birine. Hayatının akışında aidiyet duyduğu müzik vardı. Lakin şarkılar birine söylendiğinde değerliydi, kalıcıydı. Daha da önemlisi tüm hikâyeler “eve” yani sevdiğinin yanına dönmekle ilgiliydi. Peki, onun için ev neresiydi, kimdi? Hayatı boyunca elinde kapı kilitlerine uyumsuz bir anahtarla gezmişti. İçeride kendisini bekleyen birinin olduğu bir kilidi açmanın zamanı gelmişti belki de.

Arkadaşlarıyla yediği uzun akşam yemeklerinden birinde kıyıya vuran dalga sesleri eşliğinde, duvarları saran begonvillerin arasında onu gördü. Yanık teninin belirginleştirdiği ela gözleri, duştan yeni çıkmış nemli kahverengi saçları, parfümünün kokusu ve bedenine yansımış rehavet mevsimiyle onu fark etmemesi imkânsızdı. Hava ılıktı, deniz insana iyi geliyordu, “Bahar Rüzgârı” çok güzeldi, şartlar âşık olmaya müsaitti.  “Seni sevdiğimi anladığım günden beri hiçlik değişti, yokluk değişti, karşılıksız dengeleşti, günler değişti sana dönüştü” “Bahar Rüzgârı”nın varlığıyla oyununun ikinci perdesi açılmıştı.  İlhamını ondan alarak yeni hayatının şarkılarını yazmaya başladı. Çalışma aralarında Bahar Rüzgârı’yla yürüyüşler yapıyor, anlamlı sessizlikleri paylaşıyordu. Gelecekten eskisi gibi korkmuyordu. Bahar Rüzgârı Bozburun’da yaşıyordu, burada dükkânı vardı. O da hayatının kalan kısmını buraya demir atarak geçirebileceğini düşünüyordu. Bahar Rüzgarı’na duyduğu aşk nasıl geçtiği anlaşılmayan hızla unutulacak bir yaz mevsimi havasında değildi. Ona duyduğu sevgi yağmurun aniden dindiği, bulutların arasından güneşin çıktığı bir Mayıs ayı gibiydi. Yönsüz bir aşkın içinde kaybolmak hatta sönümlenmek yerine mevcut durumu sevgiyle dengelemeye çalışmak en doğrusuydu; her şeyi zamana yaymak da. Denge bu yüzden önemliydi. “Aşk bir dengesizlik işi, dengeye dönen bir sevgiydi”  Bahar Rüzgarı’yla zamanı kendilerinin kılmayı başarmışlar hikayelerinin akışını dengeye oturtabilmişlerdi. Şarkılar artık sadece “Onun” için söylenecekti. Görünüşe göre hikâyesi boyunca aradığı “eve” dönmeyi başarmıştı. Öyle ki, İstanbul’a konser için gittiğinde aklına Bahar Rüzgârı geliyordu. Gece yatağa uzandığında yatağın bozulmamış tarafına bakıyor, sabah kalktığında yanında tanıdık bir ses arıyordu “Bu sabah yalnız uyandım,sensiz olmaz, tanıdık kokular yok, sensiz olmaz.” Sonra onu ne kadar özlediğini fark edip vakit kaybetmeden Bozburun’a dönüyordu. Ne de olsa sevdiği bir yazarın dediği gibi “Hemen eve dönmek güzeldi”.

Sonbahara doğru tatilci kalabalığı gitmiş, sokaklar ıssızlaşmıştı. Hava dönmüş, pencereler kapanmış, soba yanmıştı. “Ne çocuk sesi, ne kent uğultusu gelir, mişli geçmişte sorunlar saklanır, aya dokunmanın tam zamanıdır, en küçük bir ses bile sanki gök gürültüsü, içim kıpır kıpır deniz kıpırtısız.” Bu sırada yeni albümünün hazırlıklarını tamamlamıştı. Hâlâ küçük bir kitleye seslenmeye devam ediyordu ama daha çok yerde çalma fırsatı yakalamış ve ekonomik darboğaz bir nebze olsun uzaklaşmıştı. İstanbul, Bozburun arası bölünen hayatta yine bir şeylerin eksik olduğunu biliyordu. Büyük kentte yaşamak asla geçmeyecek bir sıkıntının içinde yaşamak gibiydi çünkü. Bu sefer kararı kesindi: En güzel hikâyesine, denize doğru gidip Bahar Rüzgârı’nın yanında yaşayacaktı: “Çözdüm her şey çok basit, denize doğru, adını düşürenlere üzülsen değmez, sesini kaybedenlerin bir şarkısı olmaz, kararımı çoktan verdim, denize doğru.”

Bu Su Hiç Durmaz

Zaman akıyor, yaş ilerliyordu. Yıllar içinde, hayatının merkezi yaptığı müzikte saygın bir yere gelebilmişti. Herkesin cebini düşündüğü, köşesini kaptığı, yalanlarla yaşadığı bir yerde bu da bir başarıydı. Eskiye göre daha iyi kazanıyordu. Hemen her gün, sevgiyle bağlandığı denize bakıyor, suyun kıyıya vuran sesini dinliyordu. İnsansız sahillerde yürüyordu. Geceleri yıldızları seyrederek bolca düşünüyordu. Hayatının kritik anlarını birlikte atlattığı Bahar Rüzgârı’na yeniden âşık oluyordu: Her gün yürüyüş için sahile indiğinde kendisiyle aynı rutini sürdüren birini daha görürdü. Hiç çıkarmadığı kasketi, kırlaşmış sakallarıyla sahilde uzun yürüyüşler yapan bu adam ciddi bir gülümsemeyle ona “Günaydın!” der, sükûnet içinde denizi izlerdi. Onun da hayatı boyunca koşulların müziğinin önüne geçmesine izin vermemiş, idealist bir müzisyen olduğunu biliyordu. Şarkı sözü yazarı olarak ona büyük hayranlık ve saygı duyuyordu. Son şarkılarından birinde hayatın tek seferlik bir bilet olduğunu, asla durmayan bir akıntıya benzediğini ve nasıl yaşamak istiyorsa o şekilde yoluna devam etmesini öğütlemişti. Kendi hayatına da uygulayacaktı bunu. Nihayetinde “Her şey sevgiyle başlar”dı. Denizi, müziği, Bahar Rüzgârı’nı sevmekle… Görünüşe göre fırtına dinmişti.

edebiyathaber.net (23 Mayıs 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r