Yayın dünyamızda iki türlü yayın yönetmeni vardır: yayınevini kuran sermaye sahibinin kendini “yayın yönetmeni” ilan etmesi, diğeri de bu sermaye sahibi tarafından “atanan” yayın yönetmeni.
Böyle bir kesin ayrım/tanımla neden başladım derseniz, anlatayım.
1970’lerdan beri birçok yayın yönetmeni tanıdım. Yayınevleriyle iş yaptım. Redaktör, düzeltmen, editörlük, dizi editörlüğü, yayın danışmanlığı, yayın yönetmenliği.



Bir bakıma yayıncılığın mutfağından geçtim. Matbaayı tanımayan, kâğıdın ve mürekkebin kokusunu almayan birinin yayın yönetmeni olamayacağını hep söylerim. Dokunduğu kâğıdın gramajını bilen, sayfa tasarımından anlayan, estetik bakışı olan… Ama tümden bunlar da yeterli değildir. Okuyan, yazan, izleyen, düşünen, meraklı olan biridir yayın yönetmeni. Ve elbette insan ilişkileri iyi olan, güven veren, iletişim kurabilen biridir yayın yönetmeni. Yani yayın yönetmenliği insan yöneten değil, yayınevinin yayın çizgini, (eğer varsa) yayın politikasını belirleyen kişidir aynı zamanda. Ama “her şeye” karar veren kişi değildir.
Eğer bir “patron”a bağlı çalışıyorsa, ortaya başlangıçta belirli ilkeler konulmamışsa, insiyatif hiçbir zaman o yayın yönetmeninin elinde değildir. Bu ancak bir yayınevinde entelektüel sermayeye önem veren kurucu kişilerin yapabileceği bir şeydir. Yani yayınevini yöneten ve edebi kurulunu oluşturan kişinin bir maestro gibi yayınevini yönetmesidir. Tek başına bir yayın yönetmeninin her şeyi kotarabileceğini söylemek safdillik olur.
Evet, yönlendiricidir. Hatta bir tür “oyun kurucu”dur da diyebiliriz. Bugün yayın dünyamızda bunun, çok az da olsa, örnekleri vardır elbette!
Geçmişte iyi yayın yönetmenlerini tanıdım. Bunların başında Memet Fuat gelir. Ferit Edgü, Erdal Öz, Oğuz Akkan, Aydın Emeç, Cengiz Tuncer…Bazılarını birebir tanıdım, konuşup deneyimlerinden yararlandım, bazılarını da uzaktan izledim.
Ama üç kişi daha var ki; bu konuda benim yayıncılığın nasıl yapılması gerektiğini öğretenler olarak anmalıyım: Sait Maden, Özdemir İnce ve Tarık Dursun K..



Sait Maden, benim için her şeyden önce bir usta, bir okuldur. Matbaa bilgisini, kitap tasarımını, yayıncılığın nasıl yapılabileceğini, bu yöndeki insan ilişkilerini ve iletişimin yolunu yordamını ondan öğrendim demeliyim. Ve sayabileceğim birçok şeyi de ekleyebilirim buna.
Özdemir İnce’yi asıl Can Yayınları’nda, Erdal Öz’ün yayınevini bağımsızlığına kavuşturduğu dönemde tanıdım. Duruşu, çalışma yöntemi, bilgisi, iletişim biçimi, seçiciliği benim ilkten gözlemevime yansıyan yanlarıydı. Bugün burada size taşıdığım yayıncılık çalışma defterlerinden birkaç sayfa sanırım onun bir yayın yönetmeni olarak nasıl çalıştığını gösterecek düzeydedir.
Tabii ki burada Tarık Dursun K.’yı anmalıyım. Özellikle Abdi İpekçi’nin onu Milliyet Yayınları’na yayın yönetmeni olarak seçmesinin öyküsünü kendisinden dinlemem ilginçti. Hazırladığı rapor… Ki, benim Dünya Gazetesi’nden yayınevi için teklif aldığımda ilk yaptığım da kapsamlı bir “nasıl bir kültür sanat edebiyat yayınevi” raporumdur… Ayrıca Tarık abinin bir de Koza Yayınları deneyimi vardır tanıklığını yaptığım. Bu ara Abdullah Özkan’ın, Gözlem Yayınları’nı anmalıyım. Bazen matbaası olan bir yayınevine adım atmanız bile bir okuldur.
Sait Maden Bir Okuldu
Örneğin, Sait Maden’e uğradığım zamanlarda beni İstanbul Matbaası’na, Hilal Matbaası’na, Baha Matbaası, Numune Mücellitevi’ne, Ferit Erkman’ın Repo Basımevi’ni “iş takibi” için göndermesini de yayıncılık deneyimimin bir parçası olarak almışımdır.
İlk kitabım “Gerçekçilik Yolunda”yı yayımlayan Cem Yayınevi’nin o günkü yayın yönetmeni/sahibi Ali Uğur da bu öğreticilerimden biridir. Dosyamla birlikte beni Yaylacık Matbaası’na, Feridun abiye göndermesi, o günlerde entertipte dizilip yayına hazırlanan kitapların kurşun ve mürekkep kokularını alarak hazırlanmasına tanıklık edecektim.
Yayıncılarımızı Anarken…
Dikkat ederseniz çoğu da yazar ve basın dünyasından gelmektedir. Ama deyim yerindeyse, “patronaj yayıncı”ların başında gelenleri anmalıyım burada:
Nazar Fikri’yi (İnkılap Kitabevi) tanıdım. Erol Erduran (Remzi Kitabevi) ile çalıştım. Kemal Karatekin’i (Tekin Yayınevi) ve Mehmet Ali Yalçın’ı (May Yayınları), Kemal Demirel’i (Yankı Yayınları) tanıdım; hatta Demirel’in dostu ve yayıncısı oldum. Dr. Turan Bozkurt’u (Altın Kitaplar), Ahmet Öztürk’ü (Payel Yayınevi), Ahmet Tevfik Küflü’yü (Bilgi Yayınevi) tanıdım uzun uzun sohbetler ettim. Matbaaları, mücellitleri saymıyorum, onlar başka bir yazının konusu.
Yönetmenin “Genel”i Olur mu?
Genel yayın yönetmenliğine dönecek olursam; okumayan, izlemeyen, meraklı olmayan, yazara ve çevirmene gitmeyen; özellikle yerli ve yabancı yayıncıların neyi/nasıl yaptıklarını merak edip izleyip göremeyen bir kişinin yayın yönetmenliğinden kuşku duyarım. Yayın yönetmenliği asla “sermaye”yi yöneten değildir. İyi bir ekip kurucudur, evet. Ama bilgi birikimi, bu alandaki donanımı olmadan iyi bir yayıncı olması mümkün değildir.
Attilâ İlhan’la Bilgi Yayınevi deneyimini uzun uzun konuştuğumu söylemeliyim. Şu düşüncemi burada açıklıkla belirtmeliyim: İyi bir yayın yönetmeninin yazar kökenli olması her açıdan önemlidir diye düşünürüm. Bunun da yayın dünyamızda örnekleri az da olsa vardır. Attilâ İlhan bu “az” örneklerdendir. Tarık Dursun K., Ülkü Tamer’i de sayabilirim. Yazarlığı olmasaydı Erdal Öz’ün Can Yayınları olabilir miydi? Sanmıyorum! Onun Ankara’daki Sergi Kitabevi deneyiminin yayıncılığa bir adımı olduğunu söyleyebiliriz belki de!
Gene konu geliyor donanım/birikime, evet; ama çevre ve insan ilişkileri bir yayın yönetmeni için her daim önemlidir.



Günümüzde nasıl ki her eli kalem tutup birkaç yazı yazıp kitap çıkaranın “editör”lüğe soyunması gibi, birkaç yerde görünenlerin hemen yayın yönetmenliği koltuğuna oturması da bu tuhaflığın yayın dünyamızdaki erozyonun bir göstergesidir bence.
Yinelemek isterim; yayın yönetmeni bir yayınevinin maestrosudur. İzleyen, gözleyen, bilen, giden, anlayan, anlamlandıran, bağlantılar kuran kurdurandır. Ama asla koordine eden, “personel” yöneten değildir. Üstüne üstlük “genel” sıfatını da kabul etmeyendir. Bu da bir zafiyettir. Hele “patron”un kendini “genel yayın yönetmeni” gibi görmesi ise tuhaflık ötesi ironi olabilir ancak. “Genel”le her şey benden sorumlu anlamı çıktığı sanılıyor! Yani “hakimiyet bende. Oysa bu sıfat bir yayıncı için parayla değil, entelektüel sermaye ile ancak elde edilebilir.
Yayınevi patronundan ne yayın yönetmeni ne de “lider” olur. O, yalnızca bir “sermayedar” olarak orada varlığını gösterir. Yayın yönetmeni bir yayınevinin lideridir. Yayın politikasının belirlenmesinden editörel kadronun oluşmasını, yayın çizgisinin sürdürülmesine kadar bütün süreçlerin ve oluşumun “maestro”sudur.
Demem o ki, yayın sektörümüzde yeterince (görev) tanımlar (ı) yapılmadığı için mesleki yetkinlikler de yerli yerince oturtulamamıştır.
Yaparken yıkmak, yıkarken görmezden gelmek…Cahil sürüsünün , vasatlığın egemen olduğu bir ortamda okuyan, anlayan, bilen, yaratıcı birini bulmak her daim zordur. Hele yalanın ve ikiyüzlülüğün bir “felsefe” kılındığı yerde…
Bugün dönüp geldiğimiz yer, bu alanda da, her şeyin neredeyse “futbol”umuzla eşitlendiği bir ortam…
(Devam edecek)


















