Öykü: Muhabbet çeşmesi | Yakup Yılmaz

Haziran 24, 2026

Öykü: Muhabbet çeşmesi | Yakup Yılmaz

                                                                                                             VHKİ uzmanı Özgür Işık’a…        

 O söyledi ben yazdım.

Ola ki hâlâ o meydanda ıslık çalıyordur.

“Çeşmeler yaptırdım suyun içmeye”

Halk Türküsü

Elinde beş litrelik boş su damacanaları olan adamı gördüğümde dejavudan daha fazlasını yaşıyorum sandım. Öyle değildi. Gerçekten gördüğüm üçüncü kişiydi bu. Saçları kafasındaki keli püsküllü bir taç gibi saran, koltuk altları ıslak kırmızı tişörtlü bu adam, birkaç dakika önce karşılaştığım ama dikkat etmediğim kıvırcık saçlı, sarı tişörtlü kadın ile mavi gömlekli adamın üstüne bir ışık düşürmüştü. Hepsinin elinde kimi on litrelik kimi beş litrelik, üstlerinde farklı etiketler olan boş damacanalar ya da bidonlar vardı. Meydanda, bir sürü insanın ellerindeki boş kaplar ile oradan oraya bir rüyadaymışçasına gidip geldiklerini ancak uykudan uyanırcasına kafamı kaldırıp etrafa baktığım o an fark ettim. Rüyaya benzemesi havanın hafifçe sisli olmasından değildi sadece. Belli bir yönden yoksun hareket eden insanlarda rüya mahlûklarına özgü bir şuursuzluk da vardı. Pusulası olmayan otomatlardı ve oradan oraya gidip geliyorlardı. Birisinin uykusunun kapısı açık kalmış ve rüyası sokaklara dökülmüştü sanki. Komik ve ürkünçtü. Elimdeki boş bidonlarla ben de bu şuursuz rüya hayvanlarından biriydim herhalde. Durumu bunca geç fark etmem başka olasılık bırakmıyor. Fantazilere yatkın olduğumdan değil, manzaranın kendisi gerçekten böyle bir fantaziyi çağırdığından düşündüm bunları. Tekinsizleştikçe komikleşen bir manzaranın tadına varıyordum bu fantazilerle. Anlamaya çalışmak, açıklayıcı nedenler aramak için bir telaşa kapılmadım hemen. Sokakta bulduğum bu doğal ama yabancı evrenin geçici olacağını düşünüyor ve sakince ondan eğlence devşirmeye çalışıyordum. Anında oyuna dahil oldum yani. Eğlenmeyi sevmenin de hesabı istenmez ya. Geleceğin iptal olduğu bir senaryo bile uydurdum oracıkta. Gideceğim yerden, yani birkaç dakikalık geleceğimden alıkoyulduğumdan hiç de zor olmadı bunu yapmak. Kimsenin kimseyle konuşmaması da destekliyordu bu eğlenceyi. Oyunu bozmamak için ben de ne kimseye bir şey soruyor ne de kimseyle göz göze geliyordum. Otomatlar gibi davranan bunca insan hâlâ komik geliyordu ama senaryo, görüntünün tekinsizliğini  bir kat daha arttırmıştı. O da keyfimi…

Böylece kendimi bu manzaranın görülmezi gören, duyulmazı duyan, bilinmezi bilen, söylenmezi söyleyen akıllı tek katılımcısı gibi düşünme ayrıcalığını da yitirmiş oluyordum. Şu meydandaki herkes, benim gibi elindeki bidonlarla oradan oraya giden insanların komik ve açıklanamaz manzarasından keyif almak için taklit yapıyor olabilirdi. Bununla çok da ilgili değildim elbette. Keyfim yerindeydi. Sokağa asıl çıkış amacımı bir süre daha unutabilirdim. Bu sahnenin böyle ne kadar devam edeceğini merak ediyordum. “Muhakkak sonlanacaktır da nasıl?” diye düşünüyordum, “İlk kim bırakıp gidecek bu eğlenceyi?” Bir akvaryumun içindeki balıklara benziyorduk. Birbirinden alakasız yönlerde oradan oraya gidip geliyorduk. Kendimi çaktırmadan bu balık sürüsünün tek tek üyelerini incelemeye verdim. Bazılarını tanıyordum, bazılarına aşinaydım, bazılarını en az bir kere görmüştüm. Çoğuyla ilgili dedikodular biliyordum. Konuyu saptırma pahasına mahalle dedikoduları anlatma zevkine kendimi kaptırdığım için söylemiyorum bunları. Öyle yapmayacağım da zaten. Merak ettiğim şuydu: Bu aşinalıklara rağmen bizi birbirimizden kaçırdığımız bakışlarımızın arkasına saklanıp konuşmaktan alıkoyan neydi? Fantastikliği ancak benim atfettiğim senaryolarla mümkün olan bu olayın sıradanlığını bir tek bu garip tutum bozuyordu: İnsanların birbiriyle konuşmaya gösterdiği direnç. Durumun saçmalığını gördüğüm halde, bu dirençten oluşan atmosfere karşı gelip ben de bir şey söyleyemiyordum. Diğerlerinin aynı soruları sorup sormadığını anlamak da imkânsızdı. Atmosferin fazla uzaması ile oluşan yorgunluk bazı sorular doğurmaya başlamıştı bile. Bu soru onların ilkiydi.

Ben de göründüğüm kadar meraksız değildim yani. Başıma gelenleri, öyle göstermeye çalıştığım gibi doğal kabul edemiyordum her zaman. Yağmurun yağması kadar doğal şeylerde bir hinlik bulmaya bile vardırabiliyordum şüpheciliğimi bir zamanlar. Bir komplo şüphesi değildi bu. Ben de pek anlamıyordum aslında ne olduğunu. Anlatması da zor benim için. Şüphe demek de doğru mu bilmiyorum. Yağmurun yağması yağmurun yağmasıdır öyle değil mi? Başka bir şeye işaret etmez. Oysa bana bazen yağmur da kendinden başka bir şeyin temsiliymiş gibi geliyordu. Evet maalesef öyleydi. Kendisinden başka bir anlamı vardı yani. Doğru mu anlıyorum, doğru mu anlatıyorum bilemiyorum. Sevdiğimden olacak, bu mahallede yok olmasa da epey azalmıştı bu huyum. Hoşnut değilim diyemem. Hem azalmasından hem de sıfırlanmamasından…

Ben söylemesem de yemyeşil diri ağaçlar ile kaplı olduğu rahatlıkla tahmin edilebilecek küçük ve şirin bir mezarlığa nazır evime kısa zaman önce taşındığım bu mahalleyi sevmemin tek nedeni, koca şehrin gürültülü atmosferinde mezarlığın sağladığı ve içinde tabii ki karga sesinin yanında kuş cıvıltısı bile dinleyebildiğim sessizliğin verdiği huzur değildi. Evin manzarasını dolduran, insan eti yiyen demeye dilim varmadığından insan kalıntılarıyla beslenen demeyi tercih ettiğim ağaçların bu dipdiri yeşilliğine bakıp ucuz korku filmlerinden duyulan muzip ve oyunbaz bir tedirginlik yaşamak da mümkündü oysa ben, insanların ağaçların başına neler getirdiğini görecek kadar çok işe girip çıktığımdan, bu ağaçlara zararsız ama tatmin edici bir intikam hikayesine dair hınzır duygular atfetme eğlencesini çabucak icat edip bundan huzur devşirmeyi bildim. Şehrin daha kalabalık olduğundan daha şenlikli yerlerinden buraya taşınmamı bir yaşlanma belirtisi olarak sayıp “kendine mezarlıktan yer ayırtmışsın” diyerek beni alaya alan arkadaşlarımı her seferinde gereksiz yere ciddiye alıp açıklama yaparken sıraladığım nedenlerden biri de mahallenin çeşitli yerlerinde yakınlardaki bir dağdan gelen lezzetli içme suyunu evden götürdüğümüz kaplarımıza gönlümüzce doldurabildiğimiz, bazılarında alınlık yazısı da bulunan çeşmelerin hâlâ normal ve sıradan olan varlığıydı. Bu çeşmelerde, su doldurulurken mahallelinin birbirini tanıyıp hasbihal ettiği küçük sıralar oluşurdu. Her yeni geleni yerlerini tehdit eden bir üçkağıtçı olarak gören teyakkuz halindeki insanların biriktiği sıralardan değildi bunlar, hiçbir zaman o kadar uzamıyordu. Üç beş kişilik şenlikli sıralardı. Yeni gelenler hemen dahil olup, sürmekte olan sohbeti koyulturlardı. Herkes orada bulunduğu kısa anına dahil olur ve işi bitince hemen giderdi. Sohbetlerin konularının yaratıcılığı ve çeşitliliğine hayret etmemek benim için imkansızdı. Bence tadan herkes için de öyleydi dememi abartı saymayın. Mezarlık duvarına yapılmış ve alnında “Dedemiz Hacı Mehmet Apşan’a, Torunları Abdurrahman Apşan ve  Mehmet Apşan tarafından yaptırılmıştır.” yazılı çeşme evime en yakın olandı. Ama ben de her muhabbetten herkes kadar keyif aldığımdan bazen diğerlerinde de neler konuşuluyor diye merak eder ve eğer yorgun değilsem yolumu uzatır daha uzak çeşmelere de giderdim. Beni alaya alan arkadaşlarım bunları da yaşlanma belirtisi olarak kabul ederlerdi elbette. Akranım da olan arkadaşlarımın kendi yaşlanma endişelerinden bir kaçış olarak gördüğüm bu alaylarına pek de kulak asmazdım. Vurdumduymaz olamayan mizacımın bu alaylar karşısındaki rahatlığını mahallenin bu sevdiğim atmosferine bağlama eğilimindeydim. Mahallenin en gerçekçi anlatımında bile utanç verici derecede pastoral kalan bu yapısı, bende her durumu hafifsemeye neden oluyordu. Gerçek bir mahallede değil de, tövbe estağfurullah, epey nostaljik bir film setinde yaşıyordum sanki. Anlattıklarımdaki inandırıcılığı azaltmasından korktuğum için mahallenin gerçek yaşamının çok büyük kısmının, yaptığı bütün basınca rağmen, buraya girmemesi için epey ter döktüm. Bu haliyle bile iyice çocuk resmine benzedi zaten. Yalan söyleyebilecek olsam sırf anlattıklarımın gerçekçiliğine zeval gelmesin diye bazı arızalar bile uydururdum. Tabii bunu yapamam. İlkeli olduğumdan değil, beceremeyeceğimden. İnandırıcılığımı koruyabilmek adına yapabileceğim tek şey; her şeyi anlatmamak, bazı olağanüstülükleri gerçekçilik görüntüsünün altına süpürmek.

Daha önce bildiklerimden yola çıkarak Kebapçı Mülkiye Ablanın Yeri’nin sahibi Pınar Hanım (Mülkiye Hanımın torunu diye biliyorum) olduğunu tahmin etsem de o sabah çeşmelerden akan suyun kesildiğini ilk kim fark etti kesin olarak bilmiyorum. Nasıl olduğunu her şeyi görmüşçesine anlatabilirim yine de. Benden “fantazi nerede biter, hakikat nerede başlar sen bilebilir misin ki?” dedirtecek şeyler duyduğunuzu kabul etsem de gerçeğin izini sürmeye çalıştığım bu kısmın daha önce eğlenmek için uydurduğum fantazilerle aynı kefeye konulmamasını rica ederim. Şimdi hep birlikte bu kişiyi izleyelim: Bu kişi sonuncusunun dibinde kalan azıcık suyu çaydanlığa boşaltarak bidonlarını aldı. Ayakkabısını giydi. Anahtarını unutmadı. Ekmeği eve sıcak sıcak getirmek için fırına dönüşte uğramaya karar verdi.  Güzel bir kahvaltıyla başlayacak güzel bir günün keyfi ile eve en yakın çeşmeye ıslık çalarak yollandı. Çeşmenin başında kimseyi görmemeyi vaktin henüz erken olmasına yordu. Bir sabah muhabbeti beklentisinin boşa düşmesinin hayal kırıklığının bir saniyeliğine durdurduğu ıslığına devam etti. “Gelir elbet birileri.” diye düşündü. Çeşmeyi açtı. Sular kesildiğinde çeşmelerden çıkan hava akımı kaynaklı şu ses olur ya, onu bile duymadı. Bu ses suyun akmadığını belli etse de her an akabileceğine dair bir umut da verir bildiğiniz üzere. Sessizlik orada daha önce hiç çeşme var olmamışcasına derindi. Bu sessizliğin suyun akmadığını gösteren kötü bir işaret olduğunu anlamasının uzunca sürmesi şoktan çok, yıllardır hiç kesilmeden akmış olan çeşmelerin verdiği alışkanlıktan ötürü, böyle bir mefhuma sahip olmayışındandı. Çeşmeyi kapatıp açmayı, böyle durumlarda bu tür hareketlere metafizik anlamlar yükleyen beklentiyle birkaç kere tekrarladı. Sanki su, kesildiğinden değil de o, çeşmeyi doğru açmadığından akmıyordu. Suyun akmadığını idrak edip kabullendikten sonra bunun verdiği dehşeti diğer çeşmelerde suyun akıyor olabileceğine dair umutla ikame etmesi tabii ki bir refleksti. Bu kişi hemen diğer çeşmelerden kendisine en yakın olana yollandı. Elindeki boş bidonlarla yürürken az önce terk ettiği çeşmeye doğru giden insanlara rastladı. Yöneldikleri çeşmeden elindeki boş bidonlarla uzaklaşmasının bu insanlarda sebep olduğu kuşkuyu fark etmedi değil. Yine de bir açıklama yapmadı. Hatta gözlerini kaçırdı. Bu isteksizliği açıklayamadı ama ona teslim olmaya direnmedi de. Sonradan fark etti ki bu isteksizlik ona has değildi. Kimse çeşmelerden su akmıyor demeye cesaret edemiyordu. İkinci çeşmeye vardığında ilk çeşmede yaşadığından farklı olan, bir tek bu çeşmeden elinde boş bidonlarla uzaklaşan insanların varlığıydı.

Ellerindeki boş bidonlarla meydanda oradan oraya akvaryum balıkları misali gidip gelen insanların sayısında bir azalma olsa da sıfıra yaklaşmamıştı bile. Durumun geçici bir arıza olduğunu düşündüklerinden olacak, aralarında her kredi işlemi için “olur olur” demeyi başarısının sırrı bilen, arkadaşlarının ona taktığı lakabı burada dillendiremeyeceğimden bankacı demeyi uygun gördüğüm Yağmur’un da  bulunduğu iyimserler, suyun tekrar akacağı ana kadar evlerine çekilmişlerdi. Hayatın akışında böyle aksaklıklar olurdu ve bunu çözecek yetkili birileri hep vardı. Eve gidip beklemek en iyisiydi. Bütün çeşmelerdeki suyun birden kesilmesini hayra yoramayan karamsarlar da, suyun bir daha akmama olasılığından duyulan endişe ile çeşmeler arası mekik dokuyorlardı. Aralarında, bazılarının özellikle dinlemeyi sevdiği kıvrak dilli şikayetlerinden illallah etseler de elinin hünerinden vazgeçemeyenlerin de müdavim olduğu Sarı Makas Saç Tasarım Atölyesinin sahibi, aşırı esmerliğinden olacak Sarı lakaplı Süleyman da vardı. Bu mekiklerin kendi başına bir değişiklik yapmayacağını en az benim kadar biliyor olmalıydılar, aksi düşünülemez bile. Onların bu hallerine batıllık atfedip kendime bundan yüksek bir feraset payı çıkarmak değil muradım. Allah korusun. Ben de aralarındaydım zaten bu mekik dokuyanların. Üstelik sırf meraktan aralarında olduğumu da söyleyemem. Yine de bu gidiş gelişleri neden sürdürdüğümüzü, bundan ne beklediğimizi anlayamıyorum. Bir ıslık sesi duydum sonra. Bir yakınlaşıyor, bir uzaklaşıyordu. Canım çekti benim de. Ne çaldığımı bilmiyorum ama nihayet ben de bir ıslık tutturdum. Çaldıkça da güzelleşiyor sanki.

Yorum yapın