Öykü: En uzun gece | Emine Peker Şansal

Haziran 22, 2026

Öykü: En uzun gece | Emine Peker Şansal

Elindeki listeye bakarken istemsizce gülümsedi. “Bütün okulu mu davet edeceksin a güzel kuzum?” dedi. Beride kapı ağzında eğilmiş ayakkabısının ipini bağlamakla meşgul kızından biraz azarla karışık cevap geldi. “Dedim ya anne yedi kişiyiz diye. Biraz daha soru sorarsan bak iptal ederim, ben giderim arkadaşlara.” diye çemkirmesine devam etti. “Yok kızım bir şey demedim. Hazırlarım ben, akşama hazır olur. Siz yeter ki keyifli vakit geçirin.” diye çaresizce yapmadığı bir yanlışın gönlünü alma telaşına düştü Beyaz. Dizine kadar uzanan botlarını giymek için cebelleşen kızını kapının rengi kaçkın pervazına yaslanarak izledi. “Modaya uyacağım diye çektiğiniz bu eziyet ne böyle!” diye söylendi Beyaz. Kızının öfkeli ve sert bir bakışıyla karşılık bulunca cümlesini devam ettiremedi. Küçük bir savaşın galibi olarak karşısında dikeldiğinde kızı, uzanıp öptü, kokusunu derin derin soludu. “Yeter anne sanki nereye gidiyorum. Altı üstü okula gidiyorum bir iki saate geleceğim.” Annesi “Ben seni özlüyorum ama kuzucum.” dedi. “Anne mısırların yarısını renkli şekerlerle patlatmayı unutma. Kanepeleri de sosisle yap tamam mı?” diyerek son uyarı atışlarını yaptı kızı. Kızı Beren’in beresinin altından çıkan saçlarını içe doğru dürtüklerken bir yandan da bildiği tüm duaları okuyup yüzüne üflüyordu büyük bir adanmışlıkla. Kızı bu kapı önü seremonisinin yeterince uzadığını belirten bir “offf” ile annesinin elinden sıyrılıp merdivenlerden hızla indi. Arkasından yarım kalan duayı bitiremeden seslendi Beyaz: “Gelirken çekirdek de al.”

Kızını her gün yolculadıktan sonra içine oturan yalnızlık hissi gelip tam mesken ettiği yere çöreklendi. Bir boşluk bir havada asılı kalmışlık bir dokunsan düşecekmiş halleri. Kızı evdeyse; gün aydınlık, hava sıcak, kapılar açık, dudaklar konuşkan, yüzler güleç. Ama kızı gidince dünya silme karanlık, hava kırağı, kapılar kilitli, dudaklar mühürlü, yüzler güzlere dönük. Lavaboya giderek üzerindeki nedensiz kasveti savuşturmak istedi. Elini yüzünü yıkadı. Odaya geçip şalvarını giyip, saçında ki yazmayı keçik yapınca “Ha şimdi hazırsın Beyaz hanım. Hadi bakalım çok işin var.” dedi kendi kendine. Kızının eline tutuştururken sıkı sıkı tembihlediği ayrıntılarla yapmasını istediği aperatif listesiydi işi.

“En uzun geceyi bizim evde geçireceğiz arkadaşlarla. Yılın en uzun gecesini biraz eğlenerek geçirmek istiyoruz.” demişti annesinin reddetmeyeceğini bildiği halde türlü şirinliklerle en ufacık bir itiraza yer bırakmamıştı. Atıştırmalıkları hazırlaması için annesinin eline uzunca bir liste bırakmıştı. Sabah birlikte alışveriş yapmışlardı. Şimdi verilen talimatlarla hazırlıkları eksiksiz yapma zamanı yoksa kızının canı gerçekten sıkılır ve bunu ona haftalarca surat asarak fena halde ödetirdi. Öncelikle çıtır tavuklar için tavukları soslayıp tenge yatırdı. Uzanıp yılların değişmez alışkanlığı ile radyosunu açtı. Türk halk müziğinin ezgileri onu her daim mutlu etmiştir. Çalan türküye eşlik ede ede browni için gerekli malzemeleri dolaptan çıkardı.

Elindeki bol köpüklü şekersiz Türk kahvesiyle, dışarıyı izleyebildiği pencerenin önündeki tekli koltuğa geçti. Üç buçuk saattir mutfaktaydı. Epey yorulmuştu. Kahvesini içerek biraz dinlenecek sonrasında masayı hazırlayacaktı. “Demek bugün en uzun gece!” dedi kendi kendine ve camdan dışarıyı her zamanki gibi seyre daldı. Günün akşama evrilen saatleriydi. Kışın; sert yüzünü gösterdiği, insana insafının en aza indiği, yaşamın çetin tarafını insanların yüzüne acımasızca tükürdüğü günlerdi. İrili ufaklı çatıların uzağında gün mutsuz bir gelin edasıyla süzülerek yok oluyordu. Ufuktaki belli belirsiz son ışıklar da bir çekingenlik bir ürkeklikle kendini intiharın eşiğinde buluyordu. Aç martılar deniz kenarlarına çarpa çarpa buz kesmiş havanın azgın dillerinde yitiyorlardı. Soğuktan birer cam parçasına dönen çıplak dallar solgun yapraklarına ağıt yakıyorlardı. Eve yetişme telaşındaki yorgun bedenlerden hayat mücadelesinin kekre kokusu evinin ta orta yerine kadar uzanıyordu. Evlerin mutfaklarında kavrulan soğanların acı tadı ev hanımlarının akşam yemeği telaşına meze oluyordu. İpil ipil serpiştiren kar yolda olanların yuvaya erişme hızını katlandırıyordu. Yokuş aşağı poşetle kayan çocukların sevinç çığlıkları erken inen esnaf kepenklerinin şangırtısına karışıyordu. Velhasıl yazda olsa güzde olsa kışta olsa dönen bir dünya vardı işte. Durmadan, fütursuzca, arsızca, acımasızca…

Eşinden uzakta geçirdiği ilk en uzun geceydi. Yıllarca sürdürdükleri tatsız, keyifsiz ve huzursuz evlilikten ayrılarak değil birbirlerinden uzaklaşarak kopmayı tercih etmişlerdi. Eşi memlekette yıllardır gizli gizli takıldığı, kendisininse bıkar bir gün umuduyla sineye çektiği sevgilisiyle kalmış, kendisi ise İstanbul’a kızının yanına gelmişti. Daha doğrusu sığınmıştı. Kızı da kötü giden evliliklerinde suçu hep annesinde aramıştı çünkü. Kendisine karşı hep bilenmiş hep öfkeliydi kızı. Olsundu sonuçta tek çocuğuydu Beren, üniversiteyi bitirene kadar ona can şenliği olurum sonra… Sonrasında ne yapacağını planlamamıştı. Daha doğrusu düşünmemişti. Düşünmemişti çünkü kuracağı hiçbir planda eşinin ya da kızının olmayacağını biliyordu. Bu yalnız kalma kurdu onu günden güne kemire dursun, üç yıl sonra emekli hemşire Beyaz sıfatından arı başka hiçbir sıfatının olmayacağı gerçeği bir kırık buz parçası misali yüreğine batıyordu. Aşağıda kopan kıyametle düşüncelerinden sıyrıldı. Trafikte yaşanan kaos birer insanlık terörü olup tüm caddeleri adım adım arşınlıyordu. Menzil taşlarının çetinliği varış yarışındaki bezgin bedenlerin sabır telinde çatırdıyordu. Bu neyin yarışı bu nasıl bir varlık telaşı! Kim bu bedenlerimize sızıp doymak bilmez bir hazla bizi soluksuz koşturan? Ötekinin evi berikinin arabası onun diploması bunun parası. Bunlar mı kulağımıza Sur’u üfleyen? Kimin kıyametidir bu tam göğüs kafesimizde kopan? Her gün hangi aymaz düşlerin peşinden koşup her gece kimin mezarında kefen giyiyoruz? İnsanın insana dayattığı bu engelli yarışın galibi, kendi kıyametinin kahramanı olduğunda derin bir soluk alacak mı peki? Durun artık bir durun Allah aşkına. Zamanın sizden bir adım geride kaldığı tekinsiz, tutarsız bir devrin devrik kuklaları gibi ipin ucunda apansız salınıyorsunuz farkında değil misiniz?

Gençler bu bol koşturmacalı az huzurlu yaşamlarına anlam katmak için sürekli mottolar, mistik titreşimler, manevi kılavuzlar, spiritüel alanlar, numerolojiler, meditasyonlar üretmekteler galiba. “En uzun gece! 21 Aralık! E ne olmuş en uzun geceyse. Hem en uzun gece 21 Aralık değildir.” diye söylendi Beyaz masayı hazırlamak için ayağa kalktığında. “En uzun gece: Ateşi düşmeyen çocuğunun başında geçirdiğin gecedir. Hastanı boş ve gri bir hastane koridorunda çömelerek oturup beklediğin gecedir. En uzun gece: Acı kaybını ertesi gün defnetmek üzere morga koyup eve gelip uyuyamadığın gecedir. Evladını gurbete yolculadığın ilk gecedir. Evden gelinlikle çıkan kızının yastığına sarılıp ağladığın gecedir. Sevdiğini başkasının gelin arabasında gelinlikle gördüğün gecedir. Sırf çocukların için katlandığın bir evlilikte yastığa kafanı koyduğun her gecedir. En uzun gece: Ceketini alıp bir daha dönmemek üzere evden ayrıldığın gecedir. Ucu çatallı dönüm noktalarında sadece seni değil sana tabi çoğu kişiyi etkileyecek önemli kararlar aldığın gecedir. Ertesi gün vadesi dolan ödemelerin için bakiyenin sıfırı tükettiği gecedir.” diye söylene söylene mutfakla oturma odası arasında gidip geldi Beyaz. Kaşık çatal şangırtıları mırıltılarına ritim oldu adeta.

“Ya Beren’cim şimdi anladın mı en uzun gece ne zamanmış? Uzunluğun akrep ve yelkovan arasındaki tik taktan ibaret olmadığını anladığın gün olgunlaşmış olacaksın canım kızım.” dedi Beyaz geçen yılbaşında beraber çektirdikleri, çerçeveletip rengi solgun dresuarın üzerine koydukları çerçevedeki kızına bakarak. Kendi kendine konuşurken zamanın epey geçtiğini fark etti. Şöyle bir iki adım geriye çekildi hazırladığı masaya baktı. Muzaffer bir asker edasıyla gülümsedi. Nedensiz bir mutluluk gelip sert çizgilerin yerleştiği yüzüne ilişti. Geniş anlı kıpırdadı, gözü seğirdi. Dönüp perdeyi kapatmak için pencereye yürüdü.

Buğulanmış camdan dışarıyı şöyle bir süzdü. Dışarısı silme karanlığa gömülmüş, şehir telaşından arınmış, sakil bir varlığın kozasına sığınmıştı adeta. Sokak hayvanlarının bile daha az ses çıkarmaya özen gösterdiği, dehşetengiz bir sükuta teslim olmuş caddeler yağan karın tıpırtılarıyla ürperiyordu. Her yeri beyazla kamufle etme derdindeki kar şehri ertesi güne yorgun deviriyordu.  Yitip gitmiş bir günün sahici münakaşasını yapan karşı apartmandaki eşlerin el kol hareketleri dünyevi bir hırsla evden geceye karışıyordu. Çaprazdaki binanın balkonunda gölgesinden ırak bir adamın sigarasından çıkan duman geceyi suskunluğa mühürlüyordu. Nice sonra saatine bakan Beyaz saatin dokuz olduğunu fark etti. Yakın gözlüğünü takıp hemen hızlı arama tuşundan kızını aradı. Sebepsiz bir telaş yayılmıştı vücuduna, gecikmeler onu hep tedirgin ederdi çünkü. Israrlı çalışına karşılık gelmeyince tekrar ara tuşuna basarak aramayı tekrarladı. İkinci arayışında cevap veren kızının cıvıl cıvıl sesiyle zihnindeki yaşanabilecek kötü senaryolara son verdi. “Nerede kaldınız kızım merak ettim?” dedi Beyaz.” Aaaa ben seni aramayı unuttum!” dedi kızı.” Kar yağışından dolayı yollar kapanmış anne. Bizde dışarıda yemek yiyip Filizlere geçtik. En uzun geceyi burada kutlayacağız.” dedi gayet sakin ve doğal bir sesle. Beyaz, elinde telefon yığıldı sandalyeye. “Tamam kızım, sıkı giyin üşütme.” dedi. Telefonu masaya bıraktı. Ölgün bakışlarla şöyle bir inceledi masayı. Kuruyan dudaklarından yıkılmış, kalabalıkları tenhalaşmış bir kadının sitemleri döküldü: “En uzun gece eşinden ve kızından uzakta, bütün gün hazırladığın bir masaya yalnız oturduğun gecedir kızım.” dedi.

Yorum yapın