Masthead header

Harika Dural’dan “Dilsiz Şehrin Delisi” adlı öykü

Boşuna bir anlam arıyorsun;  ifadesiz ve donuk bakan gözlerimde. Rakı bardağının arkasında,  camın olduğundan  büyük  gösterdiği  gözlerinde;  hem merak, hem de derinlerden gelen  bir acıma duygusu  seziyorum. Benimle empati kurmaya çalıştığını  biliyorum.  Yüce ruhun sınırsız hoşgörüsü.   

Başımı, gece gündüz tüllerini hep açık bıraktığım pencereye çeviriyorum. Sanki  o anda açıp çıkacağım. Kaçacağım senden.

Gözlerine bakmamaya çalışıyorum. Arka arkaya yudumlar alıyorum rakıdan. Geleceğini bildiğim  sorularından uzaklaşmak ve sonsuzlukta yitip gitmek istiyorum. Yok olmak istiyorum. Göz göze gelirsek, daha da açığa çıkacak öfkemi, şimdilik göstermeyip gecenin sonuna saklamak niyetindeyim. Gong çalacak ve “son” yazısı görünecek beyaz perdede diye hayal ediyorum.  

Sen de  birazdan geleceğine emin olduğun atışlarıma karşı, cesaretini  toplamak için, benim gibi rakıdan destek alıyorsun, hem de kocaman yudumlarla.  Karşımda yayılmış oturuyorsun. Binlerce metrekaresin.

 “Hadi söyle bana. Neyin var?”

“Yok bir şeyim.”   

“Var, var. Benden saklama, hem zaten saklayamıyorsun, ben hissediyorum.”

“Saklamıyorum. Biliyorsun seninle ilgili ne düşündüğümü. Yeniden açmanın faydası yok bu konuyu. Konuşa konuşa eskittik zaten.  İpleri sarkan, eprimiş bir etek kenarına döndü yıllardır.”

“Bunlar senin saplantıların.  Ben doğru olmadığını söylüyorum. Yanıldığını göstermek için yırtınıyorum. Ortada kötü olan bir şey yok. Sen öyle görmek istiyorsun.”

CD çalardan tanıdık bir melodi yükseliyor. Sessizce bir adam giriyor sanki odaya  ve kulağımın dibine gelip şarkıya başlıyor. “Yüzünü dökme küçük kız.”  Kendimi kollarımla sarmalayıp ağlama duygusuyla doluyorum bu şarkıyı her duyduğumda.  Kollarım battaniye gibi beni sarıyor. Bedenim yerinde ama yüzüm yok. Yere düşmüş, belki de mazgal deliğinden kayıp gitmiş.  

Suskunluğunda sıkılmış olmalısın ki, önce derin bir nefes alıyorsun sonra ,

“-Hadi küçük kız, yüzünü dökme. Şu yere düşen bakışlarını kaldır artık. Aç kendini bana. Artık  bağırmandan korkmuyorum. Niye biliyor musun? Çünkü o  zaman ulaşılabilir oluyorsun. Ama sustuğun zaman, bütün sözcüklerim kilitleniyor ağzımda. Seni bulamıyorum, kat kat anlamlar altında, kaybediyorum yolumu.”  Titriyor sesin.

Şaşırarak suratına bakıyorum.”Küçük kız ! Ben mi oluyorum. Şaka gibisin. Bu yaşta küçük kız.”

“Evet, öyle benim için hala küçük kızsın sen. Bana ilk geldiğin günü, hiç unutmadım. Hiç büyümedin sen benim gözümde.”

“Ben de Çetin Altan gibi olacağım desene. Hiç büyümeden yaşlanan çocuk kadın.”  

“Evet. Aynen.  İçindeki yaramaz kızı hiç büyütmedin, ben de yardımcı oldum, oyunlar kurmana,  umutlar yaratmana. En önemlisi onları hayata geçirme çabalarına ve azmine  hayran kaldım. Çocuklar hayaller kurar. Büyükler gerçeklerle yaşar.  Sen ise arada derede sıkışıp kaldın.  Çoğu kez tökezledin, ama yine de vazgeçmedin hayallerinden.  Tutkularına sarılmış şekilde yaşayıp duruyorsun hala?“

Kulağım Bülent Ortaçgil’de,  gözüm elimdeki  kirli bardağa takılıyor. Elimde oynaya oynaya, tertemiz rakı bardağını yağlı parmak izleri içinde bırakmışım. Pasaklı ve oyuncu bir kızım, pardon kocaman bir kadınım. 

Bardaktan alamıyorum gözümü. “Bak şu bardakdaki yağlı parmak lekelerine. Seni de  böyle yaptım yıllar içinde,  evire çevire.  Yapış yapış ettim. Artık  temiz değilsin. Buğulanmış bir camın ardındasın sanki. Silik ve lekeli.” 

“Hayır canım. Beni lekeleyemedin. O senin kafanda yarattığın bir fenomen. Ben aynıyım. Seni  senden daha çok seviyorum ve kalbinin ucundayım.” diyorsun munis erkek çocuğu sesinle.

Öyle miydi sahiden. Pusula kullanmamaya karar verdiğim o sersefil  gençlik yıllarımda,  dalgalarla boğuşmalardan yorgun düşüp,  ona sığınmıştım. O da beni kolaylıkla kabul edip, saklamıştı.   Küçük kayığımla  onun  koyunda derin bir huzura kavuşmuş  ve kendimi rahatlatacak bir alan yaratmıştım. Başka çarem de yoktu. 

Bunu yüksek sesle söyleyemiyorum. Nankörlüğümü dillendirecek kadar yürekli değilim henüz. Bugüne kadar canını çok acıttım. Yaralarını bıçakla kanırttım. Daha fazla ileri gitmek istemiyorum. Burada durmalıyım.

“Hadi uzatma şunu, bir kadeh rakı daha koyayım sana. Hem de, temiz bir bardakta. Belki beni daha net ve parıltılı görürsün ve yeniden aşık olursun, kaybettiğimiz hangi duygu varsa sihirli bir şekilde geri gelir.” 

Yeniden aşık olmak mı? 

Oysa ben “Bıktım!” diye haykırmak istiyorum suratına.  Kuruluğundan, yavanlığından, sığlığından, siyah takım elbiseli zihin çatından,  eyyamcı hallerinden, statükocu  dünya görüşünden, mış gibi yaparak geçirdiğin hayatından,  vasatın  ve sokağın standartına teslim olmandan. “Grisin ve gittikçe de siyaha çalıyor bütün renklerin.” diye avaz avaz bağırmak istiyorum.

“Bana yüklenmeni anlayamıyorum. Elimden gelen bu. Ben buyum. Yıllar önce bayılıyordun, şimdi mi kötü oldum yani” derken, sesin bana acı der gibi derinlerden ve ağlamaklı geliyor. 

İçmeseydim şu zıkkımı keşke. Sulu,  zırtlak bir konuşma olacak böyle giderse. Oysa bu gece önemli.  Finale giderken şöyle bana yakışır bir söylev çekmeyi umuyorum.

“Anılar sepetimizde neler biriktirdik, seninle geçen yıllar içinde hatırlasana. Ne çok gezer ve ne çok eğlenirdik. Sanat söyleşileri, açık oturumlar, tiyatrolar, sergi açılışları, barlar;  hele de Sibel’in şarkıcılığa başladığı o caz kulübü. Eve dönerken, Vakkonun vitrinine işediğim o gece yarısı. Ne güldürmüştüm seni, sermayenin içine işte böyle sıçarım diye.”

Haaa, öyle bir delilik yapmıştın ama, şimdiki haline bak diyesim geliyor. Uslu kentin sinik bürokratı.

Buz gibiyim. Beni ortak anılar tünelimizde gezdirerek, aklı sıra yeniden canlandırmaya çalışıyor yoğun bakımda makinelere bağlanmış halde çalışan ruhumu.  Geçmişi gıdıklıyor, yeşillendiriyor.  En devrimci, en genç ve ve en delişmen yıllarımızı çoşkulu muhalifler olarak yaşamaya çalışmıştık. İyi de etmişiz.  Ama ya şimdi?

 “Doğru söylüyorsun. Nankörlük ediyorum sence değil mi?” 

“Yoo. Nankörlük değil de. Biraz geçmişe haksızlık ediyorsun. Basıp üstüne geçme onca güzel günün, haftanın , ayın, yılın. Artık gelecekle değil,  geçmişle oyalanmalıyız. Bizi diri tutacak olan da bu.” 

Alttan almalarına kıyamıyorum,  galiba en çabuk bu tavrın tuzağına düşüyorum. Gözlerim buğulanıyor. Ben; ya kötü ve bencil bir kadınım, ya da ineceği durağı çoktan kaçırmış biri? 

“Bu kaçıncı kadehim Allah aşkına. Ne çok içtim bu gece” diyorum başımı önüme eğerken.

“İç hayatım. İç. İçtikçe daha kendin oluyorsun. Kapakları açılmış baraj gibi. Gizli kapaklı hiçbir tarafın kalmıyor. Sen alkollüyken tehlikesizsin. Üstelik ben alıştım senin hoyratlıklarına. Onları bile seviyorum. Biliyor musun ben sende,  donup kalan aşık halimi özlüyorum, o yüzden seni hiç eksilmeden sevdim bugüne dek.”

Kalkıyorum ve eteklerimi dalgalandırarak  dans ediyorum. Müzik setine gidiyorum.  Umurumda değil dünya.  Bir tek ben varım salonun ortasında. Bu sefer çalan parça, Mario Frangoulis. Pop tarzı bir arya söylüyor, bağıra bağıra. Ben de çığlık atarak pencereden uçtuğum hayal ediyorum.  

Neden benim gördüğümü görmüyorsun sen de demeliyim, bana yalvararak bakan gözlere.  

“Hani adam demiş ya. Benim adım hıdır, elimden gelen budur, işte benim ki de o hesap.”

“İyi de bu bana haksızlık olmuyor mu? Sen eksilmedin ama ben eksildim bu ilişkide.” Bu sefer, sesim dozunda bir kararlılıkla çıkıyor. Tam istediğim gibi.  

Gergin suratın, dalga dalga kızarıyor. O ana kadarki,  uysal ve munis bakışların, birden  değişiyor. Elinde balta, üstüme yürüyen sapık bir katil gibi gözlerin; çakmak çakmak. Korkuyorum. 

Bütün kelimelerin, senin gibi öfkeli ; ortalığa saçılıyor.

“Biliyorum beni istemediğini,  kaç zamandır hissediyorum. Bunun için yapacağım bir şey yok.   Nereye istersen siktir git.  Senin aklın fikrin, o ne idüğü belirsiz, maceracı, tutarsız, deri ceketli , motosikletli, metropol serserisinde.  Mazlumla mağrur dövüşürken, edepsiz çığlıklar atan İstanbul’da. Ben dört buçuk milyonluk Ankarayım. Evet sığım, evet renksizim, evet biraz suratım asık, ama seni yıllardır nasıl koynumda sarıp sarmaladığımı da unutma.” 

Ç o k   O k u n a n l a r