
Jale Sancak ve Ayça Erdura’nın birlikte hazırlayıp sundukları Tam O Sırada İstanbul adlı sahne performansı, geçtiğimiz yıldan beri ilgiyle, beğeniyle izlenen tiyatro etkinlikleri arasında yer alıyordu.
Kent, bellek, insan kavramlarını ve edebiyat sanatını odağa alan bu etkinliğe, yazı ve şiirleriyle, drama ve şarkılarıyla katılan Jale Sancak ve Ayça Erdura, sahnede yoğunlaşan sanat ve edebiyat emeklerini bir araya getirerek kitap sayfalarına taşıdılar ve böylece Tam O Sırada İstanbul adlı özgün, farklı, sıra dışı ve deneysel nitelikte bir edebiyat yapıtı ortaya çıkmış oldu. Geçtiğimiz Nisan ayında yayımlanan kitap, yoğun bir edebiyat tadı alınarak, büyük bir ilgiyle okunuyor. Bu kitabın ruhunu, İstanbul sevgisi ve edebiyatla anlam kazanan yazar-mekân-kent ilişkisi oluşturuyor.
Tam O Sırada İstanbul, mekânlar, zamanlar içinde soluk alan, canlı, renkli öykülerle, şiirlerle derinleşen bir kent ve edebiyat tarihçesi olarak da okunabilir. Bilindiği gibi, yazar ve şairlerin doğup büyüdükleri, yaşadıkları kentlerle kurdukları ilişki çok değerlidir. Bir kent, şair ve yazarlara tüm varlığıyla, imgeleriyle, tarihsel mekânlarıyla esinler verir; onlar da bu esinlerle yaratıcılığın doruğuna ulaşır ve yapıtlarıyla ölümsüzleşirler.
Tam O Sırada İstanbul’u okurken, semt semt, mahalle mahalle İstanbul’u dolaşıyor; o semtlerde yaşamış, yapıtlarına oradan yaratıcı esinler almış şairlerin, yazarların yaşamlarından kesitleri, yapıtlara yansıyan İstanbul’u, bütün inceliği ve derinliğiyle duyumsuyoruz.
İlk sayfalarda Jale Sancak ve Ayça Erdura’nın kısa önsözleri yer alıyor. Jale Sancak, “Bu kez İstanbul yolculuğumuzda şairler, yazarlar, şiirler, öyküler, anılar ve şehrin unutulmaz yüzleri oldu yol arkadaşlarımız. Kimileyin de bir akordeon sesi, bir şarkı, rüzgârın, balığın, yosunun kokusu…Sonra dünya halleri; aşk, acı, iktidar tutkusu, savaşımlar. Kılavuzumuz ise edebiyat ve mekân ilişkisi.” diyor. Ayça Erdura, Tam O Sırada İstanbul’un, İstanbul âşığı iki kadının gözünden hikâyelerle, şiirlerle örülü, keyifli bir anlatı olduğunu belirterek bu çabalarını şöyle dile getiriyor: “İçine okuyucuyu, izleyiciyi katarak kıymetli yazarları anarak, mekânları anımsatarak belleği yoklamak biraz. Hatta kurcalamak, kenar köşe bırakmadan doğrudan belleği uyandırma çabası diyebiliriz.” Tam O Sırada İstanbul tam anlamıyla bir kent, mekân ve edebiyat belleği çalışması. Böylece, kentin imgelerinin verdiği esinlerin edebiyat yapıtlarındaki izini sürüyor, edebiyat-bellek, edebiyat-mekân ilişkisine aydınlık bir bilinçle yaklaşıyoruz.

Bu yazınsal yolculuğumuz, Beyoğlu’ndan, “Sevgilim Beyoğlu” başlıklı bölümden başlıyor. Satırlar, Tarlabaşı’nda eski bir Rum evinin bodrum katına alıp götürüyor bizi. Mekânlarda soluk alan, unutulmayan insan hikâyelerini; Jale Sancak’ın kendi öykü yazma süreçlerini ve hayal gücünü de metnine dâhil etmesiyle oluşan sıra dışı bir aşk öyküsünü okuyoruz sayfalarda.
Kitabın pek çok sayfasında Sait Faik’e selam gönderildiğini görüyoruz. Bu ilk bölümde, Öylesine Bir Hikâye’de karşılaştığımız, cebindeki öykü kahramanı Hidayet’le konuşan Sait Faik’i büyük bir sevgiyle anımsatıyor Jale Sancak. Dar sokaklarıyla, tarihi binalarıyla Beyoğlu’nun, geçmişteki yaşantıların kaynaştığı bir semt oluşuna tanık oluyor; yazarların yaşam izlerini görüyoruz bu bölümde. Sait Faik’in, öykülerinin bir kısmını yazdığı Eftalikus’un Kahvesi de Beyoğlu’ndadır. Oradan Tezer Özlü’nün dünyasına geçer; Kafe Bulvar’da onun düşsel varlığını duyumsarız. Zaman içinde Eftalikus’un Kahvesi ve Kafe Bulvar ne yazık ki yok olup gitmiştir; ama edebiyatın ölümsüz belleğinde yaşamayı sürdürür her iki mekân.
Tam O Sırada İstanbul’un yazarları, kent belleğinin yok edilişi karşısında derin bir hüzün duygusu içindedirler. Kent, mekân ve yazarlar arasında yaşamsal bir bağ olduğunu fark ettirirler bize yeniden. Abidin Dino’yu, Yaşar Kemal’i de görürüz Beyoğlu’nda. İstiklal Caddesi’nde Yaşar Kemal’le karşılaşır Sait Faik. Ayaküstü sohbet ederler ve “tam o sırada” Orhan Veli de “Urumeli Hisarı’na oturmuş, oturmuş da bir türkü tutturmuş”tur. “Aslına bakarsanız gözleri kapalı, İstanbul’u dinlemektedir.” (s.22)
Bu kitapta öyküler, denemeler, şiirler öylesine uyumlu bir biçimde kaynaşmış ve bütünleşmiştir ki, bir semtten bir semte, bir yazardan diğerine geçerken yabancılık çekmez, doğallıkla gerçekleştirilen zaman /mekân geçişlerini hayranlıkla izleriz. “Tam o sırada” söylemi, mekânları, zamanları, semtleri ve yazar yaşamlarını birbirine bağlayan doğal bir geçit gibidir. Farklı zaman, mekân, yazar ve yaşantılara geçişler, kendiliğinden ve yadırganmadan gerçekleştirilir. Farklı zamanlar/ farklı yazarlar, aynı mekânda buluşurlar bir ânın içinde. An büyür, genişler ve uzun bir edebiyat tarihine dönüşür o mekânlarda. İnsanların, yaşanmış hikâyelerin yanı sıra kitaplardaki öykü kahramanları da oralarda soluk alırlar. Abidin Dino Yeditepe Öyküleri’ni yazar. Öykü kişileri sayfalardan gerçek hayata inerken, yaşanmış hikâyeler de öykü sanatı içinde birer kurmacaya dönüşüverir.
Edip Cansever Çiçek Pasajı’ndadır “tam o sırada”. Cemal Süreya, Turgut Uyar, İlhan Berk ya da başkaları da vardır belki yanında. Beyoğlu’nun “ruha dolan gizli dilini” sezinleriz Ayça Erdura’nın dizelerinde: “Hem biliriz ki/ Yıllar günler saatler boyunca/ Caddeler işhanları meyhanelerde düşlenen/ Pasajlar dar sokaklar geçitlerde beklenen/ Cânân ki Degüstasyona gelmez/ Balık pazarına hiç gelmez/ Lakin Anahit’e gelir-herkes gibi” (s.26) “Tam o sırada” Beyoğlu’nda Beyaz Ruslar’ın dramına ortak olur, sürgünde yaşamanın hüznüne ve anadiline tutunmanın yaşamsal gerçekliğine ulaşırız. “Tam o sırada” yani o genişleyen, derinleşen ânın içinde, Salâh Birsel, Kahveler Kitabı’nı yazmaktadır; Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu gelir ardından. “Haldun Taner ‘Şişhaneye yağmur yağarken’ Markiz’de her zamanki masasında kahvesini yudumlamaktadır.” (s.28)
Baylan Pastanesi’ne geliriz sonra. “Attilâ İlhan, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cemal Süreya, Orhan Kemal, Leylâ Erbil, Sevim Burak, Hilmi Yavuz, Oktay Akbal, Behçet Necatigil, Türkan İldeniz, Fahir Önger, Tomris Uyar, Demir Özlü… Edebiyat tarihimize ‘Baylancılar’ olarak geçen şairler, yazarlar.” (s.29) Leylâ Erbil ile Sait Faik de Trianon Pastanesi’nde buluşurlar. Şiir dizeleri, öykü cümleleri ve metinler arası göndermeler ilgi uyandırır biz okurlarda. Ve 6-7 Eylül trajedisinin mekânlarda bıraktığı izler çıkar karşımıza birdenbire. Beyoğlu’nun tarihsel mekânları, artık roman kahramanlarıyla bir aradadır. Yiğit Okur’un Hulki Bey ve Arkadaşları romanının kişileri süzülür sayfalardan.
Beyoğlu’ndaki edebiyat matinelerine tanık oluruz okudukça. Özdemir Asaf, Attilâ İlhan, Sait Faik’in sesleri, şiirleri duyulur matinelerde. “Tam o sırada” zamandan zamana atlar; aynı ânın içinde yine farklı dönemlere açılırız. Yer yer kurmaca dünya ile gerçek dünya birbiri içinde devam eder; çünkü bu, edebiyatın sıra dışı, büyülü dünyasıdır.
Sayfalarda toplumsal direnişler de vardır; Nâzım Hikmet Gülhane Parkı’nı dillendirir. İlhan Berk, Pera kitabını yazar. Sait Faik, Tarlabaşı’ndan Dolapdere’ye iner. Selim İleri, Hulki Aktunç, Mario Levi Yakup’tadırlar. Hulki Aktunç adı, o ânın içindeyken bizi Kadıköy’e alıp götürür. Bir Çağ Yangını romanındaki Nisa ile Ömer’in yaşadığı eski ev, Üzerlik Sokak, No: 35’tedir. Kör penceresi ve sarnıcıyla o ev hâlâ orada soluk alır. Selim İleri, Kadıköy’e yazınsal derinlik katar. Jale Sancak, Kadıköy’den yaşanmışlıkları, tanıklıkları, anıları derler ve kendi öykü kurmacalarına taşır.
Sonra yeniden Beyoğlu’na geçer; İlhan Berk’in, Ferit Edgü’nün izini süreriz; çünkü “tam o sırada” Botter Apartmanı çıkmıştır karşımıza. Narmanlı Han’da Tanpınar’ı hatırlarız. Galata Kulesi’nin esinleri gelir ardından. Galata Köprüsü de ayrı bir güzellik sunar. Burada, okurları, Jale Sancak’ın kaleminden çıkan çok güzel, düşsel bir hikâye karşılar.
Cibali’ye geçtiğimizde tütün kokusu gelir burnumuza. Orhan Kemal’in yıllar önce yaşadığı ev ve adının verildiği sokak işte o an karşımızdadır. Orhan Kemal’in gözlemci, gerçekçi toplumculuğuna tanıklıklar yer alır sayfalarda. Fabrika Kızı şarkısı yankılanır oralarda. “Tam o sırada” Jale Sancak da kendi yazma süreçlerini dâhil eder öykü metnine: “Mefharet, bir gündüz düşüydü, gerçekte yoktu. Yalnızca ben gördüm o düşü. Sevdim onu. Aldım bir öyküye taşıdım kollarımın arasında.” (s.43) der. Mekân, Jale Sancak’a bir öykü esinler böylece. Ardından, yaşanmış insan hikâyeleri gelir Fener’de ve Balat’ta.
Sonrasında Samatya’ya geçeriz. Jale Sancak, 6-7 Eylül döneminde yaşanan aşklara ve kitaplaşan aşk hikâyelerine dâhil eder bizi. Ayça Erdura, dizeleriyle seslenir: “Titriyor evlerin ışıkları gözümde/ Samatya yanıyor sana gelmemiş gece/ Saçlarını açıp taramışsındır geleceğimi umarak/ Sevgilim uykunda yanına uzanan aşkım ben her gece” (s.49)
Böylece, hayattan hayata, öyküden öyküye, kitaptan kitaba, zamandan zamana, mekândan mekâna geçeriz sayfalar boyunca. Sanatçılar, yazarlar, şairler, metinler, şiirler, kurmaca kahramanlar geçididir Tam O Sırada İstanbul.
Sonra Kuzguncuk ve Sevim Burak gelir. Sevim Burak’ın öykü karakterleri sokaklardan, ahşap evlerden, mekânlardan el sallar, Jale Sancak’a yine öykü esini verirler. Nâzım Hikmet, Uğur Yücel, Can Yücel, Oktay Rifat da Kuzguncuk imgelerini şiire dönüştürürler.
Kuzguncuk’tan Üsküdar’a geçtiğimizde Kız Kulesi selamlar bizi. Sunay Akın’ın anlattığı Kız Kulesi hikâyesi, o kadim zamanlara alıp götürür okurları. Jale Sancak da kendi çocukluk yaşantılarında kalan Üsküdar’ı anlatır. Ona göre Üsküdar, “Büyük büyük babanın mor salkımlı sokaklardan birindeki ahşap evidir, evin ağaçlarla gölgelenen yasemin kokulu bahçesidir. Bahçede söylenen yaz şarkıları, içeride çekilen tespihin sesi, büyük babaannenin şişe dibi gözlükleri ve titrek bastonu, kumruların kuğurdamasıdır. Akide şekeri ve lokumdur Üsküdar.” (s.60)
Adalar’dan söz edilince akla önce Sait Faik gelir. O, Adalar’la ve öykülerle bütünleşmiş bir sanatçıdır. Yahya Kemal, Yakup Kadri, Reşat Nuri de Adalar’da yaşamış edebiyatçılardır. Halikarnas Balıkçısı’nın çocukluğu Adalar’da geçer. Heybeliada, Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Bu arada, Selim İleri’nin Hepsi Alev ve Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı içinde dolaşır, Adalar’ı o yapıtların içinde duyumsarız. Burgazada Sait Faik’tir. Vapurdan iner inmez “Hişt hişt” sesi duyulur gibi olur. Burgazada’da Martha’nın hikâyesi ayrıca yüreğimizi sızlatır.
Tam O Sırada İstanbul, Ayça Erdura’nın İstanbul Saati adlı incelikli şiiri ile sona eriyor. İstanbul imgelerinin yazarlar ve şairler üzerindeki derin izlerini ve yapıtlardaki yansımalarını ilgiyle okuduğumuz Tam O Sırada İstanbul, bu güzel kente edebiyat ve sanat penceresinden bakan, ilgiyle ve keyifle okunan zarif bir yapıt ve çok renkli, çok sesli bir edebiyat şöleni. İstanbul’u her an yaşayan ve yaşatanlara…
*Jale Sancak-Ayça Erdura, Tam O Sırada İstanbul, Masa Kitap, Nisan 2026.


















