
Liza Szabo’nun ilk çocuk kitabı olan ve Mine Kazmaoğlu’nun çevirisi ile Günışığı Kitaplığı tarafından Türkçe’ye kazandırılan “Marie Bot Robot Dadı”, ilk bakışta yalnızca robotlar hakkında yazılmış eğlenceli bir roman gibi görünüyor olsa da her yaştan okuru insan olma deneyimi hakkında düşünmeye teşvik ediyor. Günümüzde hayatımızın her alanında makinelere devredilen birçok meslek olmasının, evimizin içindeki Marie Bot ile nasıl sonuçlanabileceğinin hikayesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Szabo yapay zekanın günlük hayatımızı, ailelerimizi, işimizi, insan ilişkilerimizi etkileme biçimini çocuk edebiyatının neşeli çerçevesi içerisinde ele alıp, biz kusursuzluk ve insanlığı değerlendirirken sorgularımızı yönlendiriyor.
Hikâyenin merkezinde Karla ve Finn kardeşlerin sürekli çalışan ve kendilerine vakit ayırmakta zorlanan anne babaları, “Turşu Kafalar” olarak adlandırdıkları farklı insan bakıcılar ve dört haftalığına denemeye karar verdikleri Marie Bot bulunuyor. Marie ilk bakışta tam anlamıyla kusursuz görünen, yorulmayan, Karla’yı rahatsız edecek seviyede neşeli, binlerce yemek tarifini ezbere bilen sıradan bir robottur. Çocukların ihtiyaçlarını anında fark edecek kadar güçlü kavrama becerileri sayesinde her şeyi kontrol altında tutar. Marie ile birlikte yaşama fikrine başından beri oldukça karşı olan Karla’nın şüpheci kalkanını adım adım indirip ona kılıcını bıraktırır, kendisini ilk gördüğü anda büyülenen küçük Finn’in en yakın dostu olur.
Günler geçtikçe Marie yalnızca teknik becerileriyle ve mükemmel bakıcılığıyla değil, sempatikliği ile de dikkat çekmeye başlar. Marie Bot artık verilen görevleri yerine getiren bir makine değildir; çocukların duygularını anlamaya çalışan, sezgi ile hareket ederek okurun kafasını da Karla ile birlikte karıştıran bir robot haline gelir. Bu durum Marie’nin Mükemmel Robot benliği ile sergilediği sezgisel, insani özellikler arasında ilginç bir gerilim oluşmasına sebep oluyor. Bir robotun bir çocukla empati kurması mümkün müdür, ya da mümkün olmalı mıdır? İşte romanın okuru baş başa bıraktığı en dikkat çekici sorulardan biri de burada ortaya çıkıyor. Marie Bot, Finn ve Karla ile ne kadar süre geçirirse o kadar insani davranmaya başlıyor, kusursuz bir makine olmaktan o kadar uzaklaşır. Çünkü insan ilişkileri matematiksel bir düzenle, sıfırlar ve birler ile yazılmış kodlar, ince kablolardan akan elektrik ile işlemez. İnsanın özü hata yapmakta, yanlış kararlar vermekte, bazen ne hissettiğini bile bilmeden hissetmektedir. Romanı okurken Marie’nin çocuklarla kurduğu bağ güçlendikçe, insana özgü kusurlarıyla tanışıyoruz. İnsanlara yakınlaştıkça, bir yazılımdan daha karmaşık bir varlığa dönüşmesine şahit oluyoruz. Deneme süresinin sonunda ailenin aldığı Marie’yi kapatma kararı işte tam olarak bu nedenle problematik bir hal alır. İnsanların, insan eliyle üretilmiş teknolojide, kendi içlerinden bir parça görünce kaçması adil midir? Teknoloji kelimesinin kökü olan tekno kelimesi Antik Yunanca’da “sanatkâr, usta” anlamına gelir. Teknolojinin ustaları bizken neden kendi yansımamızı bir robotun yüzeyinde görmek korkunç olur, bir ressam otoportresinin gözlerinin içine bakarken korkar mı?
Marie’nin her şeyi doğru yapması başlangıçta Karla’yı rahatsız eder, annesini yetersiz hissettirir. Fakat zamanla Marie’nin kusurlu olması rahatsız edici unsur haline gelir, kusurları aileyle arasındaki bağın kopmasına sebep olur. Gerçek yaşam belirsizlikler ve hatalardan eksik değildir, mükemmellik iddiasıyla pazarlanan Marie Bot da hayat kadar gerçek, hayat kadar hatalıdır. Bir insanın yerini alabilecek kadar gelişmiş bir robot fikri çekici olsa da roman insanın hem bu kusursuzluktan hem de insan olma fikrinden duyduğu rahatsızlığı önümüze serer. Karla’yı, Finn’i, anne ve babayı ayrı ayrı anlamak, onların fikirleriyle bütünleşmek zor değilken Marie okurlar için bir muamma olarak kalmaya devam eder. Romanı okurken robotun bizlerle duygusal bağ kurduğunu belirli anlarda görüyoruz, insani hatalarını izliyoruz. Fakat bir insanın mekanik, yazılımsal hatalarla savaşması mümkün değil. Etten, kemikten kabuklarda Marie’yi anlamaya çalışıp başarısız oluyoruz, oysa o bizim sempatimizi de çoktan kazanmış oluyor.
Szabo aynı zamanda modern aile yaşamına da eleştirel yaklaşıyor. Karla ve Finn’in ebeveynleri kötü insanlar olmaktan oldukça uzak, çocuklarını çok seven ebeveynler. Ancak yoğun iş temposu nedeniyle onlara yeterince zaman ayıramazlar. Özellikle romanı Karla’nın anlatımından okuduğumuz için onun içinde boğuştuğu yalnızlığı, çocukluktan ergenliğe geçiş sürecinde boğuştuğu durumlarda bir yetişkin tarafından anlaşılmaya ne kadar ihtiyacı olduğunu birebir izleme fırsatına sahibiz. Marie’nin ev halkına dahil oluşu bu eksiklikle başa çıkmak açısından mantıklı görünür, böyle düşünmeyen tek kişi Karla’dır. O yeni bir şehirde, yeni bir hayatta yapayalnız hissederken bir robot yerine “Turşu Kafalı” olarak adlandırdığı gerçek bir insanla bağ kurmayı tercih ederken, anne ve babasının bile empati kurmakta zorlandığı durumlardan Marie Bot’un yardımlarıyla kurtulur.
“Marie Bot Robot Dadı”, kendini bir solukta okutan eğlenceli dili ve heyecanlı olay örgüsünün de ötesinde, insanlığın en güncel sorununu bize hatırlatıyor. Yazar, bizler yapay zekâ ve robotlar üzerinden insan olmanın anlamını sorgularken, kusursuzluğun her zaman ulaşılabilir ve mümkün olmadığını bize hatırlatmakta oldukça başarılı olmuş. Belki de okuru olarak alınabilecek en önemli mesaj, insanın doğası gereği kusurlu olması ve tabii olarak beşerî tüm yaratımların insanın bir yansıması olduğudur.



















