Bir Kitabın İçinden Geçen Zaman | Ömer Turan

Haziran 10, 2026

Bir Kitabın İçinden Geçen Zaman | Ömer Turan

Mertcan Karacan’ın Zamanın Çarkı Döndüğünde adlı kitabı, denemenin geniş soluğunda kurulmuş içli, öfkeli, sevecen ve uyanık yazılar toplamı. Remzi Kitabevi etiketiyle ulaştı okuruna…

Kitap üç başlık çevresinde kuruluyor: “Geldim”, “Gördüm”, “Sevdim.” Bu üç sözcük, bir yolculuk duygusu taşıyor. Önce dünyaya geliş, sonra bakış, ardından sevgi… İlk bölümde topluma dönük yazılar var. Eğitim düzeni, dildeki aşınma, sosyal medyanın insanı hızla tüketen akışı, çevre kıyımı, pazar düzeninin gündelik yaşama sızan sesi. İkinci bölümde ise tanıklıklar… Sinop Cezaevi’nde Sabahattin Ali’nin koğuşuna uzanan adımlar, salgın zamanlarında insanın kendi korkusuyla karşı karşıya kalışı, kışla günlerinde bir kitaba tutunmanın sıcaklığı. Üçüncü bölümdeyse vefa… Sunay Akın, küçük İskender, Sait Faik, Nâzım Hikmet, Didem Madak, Behçet Necatigil ve edebiyatın sofrasına oturan başka ustalar.

Karacan’ın denemelerinde en etkileyici yan, eleştirinin sevgiyle yan yana durabilmesi. Öfkesi var yazarın; ama bu öfke, kalemi inciten türden bir öfke sayılamaz. Daha çok koruma isteğinden doğan bir sızı… Bir şairin mezarı unutulunca, bir yazarın kitaplığı dağılınca, bir sözcük anlamından koparılınca, bir ağaç betonun altında kalınca, bir mektup kültürü ekrana yenilince içi rahat etmeyen insanın sızısı bu. Bu yüzden kitap, okurun omzuna dokunarak, “Bak, burada bir şey eksiliyor,” diyen bir dost sesiyle ilerliyor.

“Sür Eşeği Orta Asya’ya” yazısında eski Türklerde ölülerin eşyalarıyla gömülmesi geleneğinden yola çıkılıyor. Oradan bugünün saklama yoksunluğuna, edebiyat insanlarının dağılan kitaplıklarına, yitip giden evlerine, sahipsiz mezarlarına varılıyor. Karacan, geçmişi parlak bir vitrine yerleştirme kolaylığına kapılmadan bugünün savrukluğunu gösteriyor. Asıl soru yalın: Bir yazarı anmak, adını birkaç törende söylemekle tamamlanır mı; yoksa masasını, kitabını, evini, mezarını, elinin değdiği kâğıdı korumakla mı başlar vefa? Bu sorunun çevresinde, kitabın ana duyarlığı da belirginleşiyor. Bellek, emekle, özenle, dokunulabilir izlere sahip çıkmakla ayakta kalıyor.

Dil üzerine yazılarda Karacan’ın dikkatinin daha da inceldiği görülüyor. “Hoşgörü” sözcüğü çevresinde kurduğu çözümleme, basit bir sözcük tartışması olmaktan çıkıp insan ilişkilerine uzanıyor. Çünkü dil, insanın ötekine bakma biçimini ele verir. Bir sözcüğün içine yukarıdan bakan bir lütuf duygusu yerleşince, orada eşitlik yaralanır. Karacan’ın sezgisi burada çok yerinde… Toplum önce sözcükleri daraltır, ardından insanların soluk alanını. Bu yüzden dil, kitapta edebiyatın süsü konumunda durmaz; insan onurunun eşiğinde bekleyen duyarlı bir alan olur.

“Yeni Nesil Mantarlar” yazısında eğitim kurumlarının hızla çoğalması ile nitelik sorunu arasındaki gerilim öne çıkıyor. Aristoteles’in Lykeion’undan bugünün üniversite düzenine uzanan çizgide, yazarın tarihsel bağlantılar kurmayı seven bakışı öncelikli… Buradaki eleştiri; diploma veren ama düşünce, araştırma, meslek ahlakı ve kültürel derinlik kazandırmakta eksik kalan kurumlaşmaya yönelmiş bir kaygı… “Mantar” benzetmesi, kökle bağı zayıf, hızla çoğalan, toprağa bereket katmakta yetersiz kalan yapıları düşündürüyor.

Sosyal medya üzerine yazılarda, çağın hızına karşı duyulan iç sıkıntısı belirgin. Kısa görüntüler, hızlı beğeniler, çabuk tüketilen sözler, insanın dikkatini parçalara ayırıyor. Karacan’ın derdi gençleri azarlamakla sınırlı bir kuşak yakınması ötesinde; öğretmen, hekim, sanatçı, yönetici, siyasetçi olacak insanların bu hız düzeni içinde nasıl bir okuma sabrı, nasıl bir dil derinliği, nasıl bir karşılaşma inceliği kazanacağı sorusu… Teknolojiye kapı kapatmak yerine insanın uzun emekle kurulan yanını korumaya çağıran bir deneme bu.

“Ya Yaşam Ya Gri”de çevre duyarlığı, edebiyatla yan yana geliyor. Ağaç, burada biyoloji kitabındaki başlık olmaktan uzak; şiirle, öyküyle, çocuklukla, masalla ve ortak kültürle kurulan canlı bağın adı. Nâzım Hikmet’in ağaçlara dönük duyarlığından çocuk şarkılarındaki balta imgesine kadar uzanan çizgide, Karacan doğa sevgisinin kültürle beslendiğini anlatıyor. Çocuk, ağacı önce sözcükte, şarkıda, masalda sever; sonra ormana sahip çıkar. Bu öğrenme gerçekleşmeyince, yaşamın yerini gri alıyor.

Kapitalizm yazısında kuramsal açıklamalar yerine gündelik sahneler var. Neşet Ertaş dinlerken araya giren reklam, spor karşılaşmalarını kuşatan marka dili, şiirin satılabilir dizeye indirgenmesi, küçük esnafın geriye çekilişi, hobi bahçelerinin parsel parsel pazarlanması… Tüketim düzeni, böylece uzak bir kavram olmaktan çıkıp evin içine, türkünün arasına, şiirin kıyısına kadar sokulan bir sese evriliyor. Karacan’ın başarısı burada: Okur, büyük kavramların altında ezilmiyor; kendi yaşadığı anın içinden yakalanıyor.

“Olmayana Özlem” yazısında kültürel mekân eksikliği içten bir sızıyla duyuluyor. Kahvehane ile kıraathane ayrımı, kafe köşelerinde yazı yazma alışkanlığı, eski edebiyat mekânlarının sıcaklığı, taşrada okuyacak, yazacak, konuşacak dingin yer bulma güçlüğü… Bütün bunlar, edebiyatın mekâna da gereksinim duyduğunu anımsatıyor. Kitap rafta yaşar; ama masa başında, çay buğusunda, dost bekleyişinde, sokak uğrağında da soluk alır. Karacan’ın özlemi, biraz da bu soluk alanlarına dönük.

“Mektup Var!” yazısında, yazılı yakınlığın sıcaklığı öne çıkıyor. Mektup, sanatçıyla okur arasında açılan özel geçit. Cemal Süreya’dan Ahmed Arif’e, Orhan Veli’den Nâzım’a, Necatigil’den Erdal Öz’e uzanan mektup kitapları; beklemenin, el yazısının, kâğıdın, zarfın, geciken postanın insanı ısıtan yanını taşıyor. Ekran hızlı, ileti çabuk, yanıt yakın; ama sararan kâğıdın kokusu, el yazısının titremesi, postayı beklemenin içli zamanı başka bir yerde duruyor.

Kitabın adını taşıyan yazıda Sinop Cezaevi’nin kapısı açılıyor okurun önünde. Sabahattin Ali’nin koğuşuna doğru yürüyen yazar, gözetleme kulesinde asker sandığı karaltının gül ağacı olduğunu fark ediyor. Ne dokunaklı bir sahne… Silahın yerinde gül, tutsaklığın yerinde müze, susturulmak istenen yazarın adında ziyaretçi kalabalığı. Fakat Karacan, bu sahneyi kolay bir iyimserliğe bırakmıyor. Yaşarken incitilen kalemlerin, ardından büyük törenlerle anılması iç burkan bir çelişki olarak duruyor. Dün susması istenen yazar, bugün niçin bu kadar sevilir? Sorunun sızısı, yazının içinden uzun süre çıkmıyor.

Salgın günlerini anlatan “Geçmiş Oldu”da da benzer bir içtenlik var. Hastalık korkusu, kitaplara dokunma kaygısı, karanlık düşüncelerden uzak kalmak için komediye tutunma isteği, aile desteği ve iyileşme arzusunun ince titreşimi… Karacan, kendini güçlü göstermeye çalışan bir anlatıcı edasında konuşmuyor. Kırılgan yanını saklamadan, insanın hastalık karşısındaki açıklığını gösteriyor.

Kışla günlerine odaklanan deneme, Haydar Ergülen’in Tuhafiye kitabı küçük bir sığınak gibi. Tek renge, buyruğa, sıraya ve daraltıcı düzene karşı çok renkli bir dükkân sıcaklığı var o yazıda. Karacan için okuma, boş vakit uğraşı olmaktan çıkarak insanın kendini koruma biçimine dönüşüyor. Karıncalara okunan şiir, deftere düşülen not, dar bir ortamda açılan küçük edebiyat penceresi… Bunlar, kitabın en içli anlarından.

Son bölümde vefa daha da belirgin. Sunay Akın’ın Kız Kulesi’yle kurduğu çocukluk bağı, küçük İskender’in Bodrum sevgisi, Sait Faik’in sarı renkle anılması, Nâzım çevresinde dolaşan yanlış anlatılara karşı bilgi ahlakı… Karacan, sevmenin süslemek anlamına gelmediğini iyi biliyor. Sevgi, doğru bilmekle, doğru aktarmakla, emeğe saygı göstermekle derinleşiyor. Edebiyat sevgisi, onda hayranlık cümleleriyle yetinmeyen bir sorumluluk alanı.

Karacan’ın üslubunda sohbet sıcaklığı var; ama o sıcaklığın içinde keskin bir dikkat de mevcut. Okura seslenen, arada sitem eden, kimi yerde alaya yaklaşan, ardından şiirli bir geçide açılan bir dil… Gündelik nesneler, onun kaleminde düşüncenin taşıyıcıları oluyor. Deneme, kavramların soğuk odasında kalmıyor; yaşamın içinden, masanın kenarından, sokak aralığından, kitap sayfasından konuşuyor.

Zamanın Çarkı Döndüğünde, okura hazır sonuçlar sunan bir kitap olmaktan çok, küçük kayıpları görünür kılan bir iç ayna… Eski kitaplık, unutulan mezar, yanlış aktarılan şair adı, kesilen ağaç, reklamla bölünen türkü, soğuyan masa, dağılan mektup kültürü, kentte adı yaşatılmayan şair… Hepsi aynı soruya bağlanıyor:

Neyi koruyamıyoruz ve kaybettiklerimizi ne zaman fark edeceğiz?

Yorum yapın