
|Alberto Manguel’in 3 Kasım 2001’de Yapı Kredi Kültür’deki söyleşisini dinlerken notlar almıştım. Yazıyla yolculuğumun vazgeçilmezlerindendir yazdıklarına ilgi duyduğum bir yazarı her yönüyle okumak, izlemek…Manguel de öyle biri benim için. Size de önerim, yaşadığınız anlarda karşınıza çıkan böylesi buluşma zamanlarını değerlendirin. Dinleyin, not alın, hatta hazırlıklı giderek sorular sorun, diyalog kurun. Iyi bir okurluğun yolu yordamlarındandır bu da.
O günkü konuşması, beni okuma yordamı üzerine düşüncelerimi yazmaya; bu yolda aldığım yolun izlerine yer yer sorgulayarak bakmaya yöneltti…
Bunun bir eğitim olduğu; sonrasında ise “okuma sanatı” denilebilecek bir birikimi oluşturduğu gerçek… Ve belirli yaş dönemlerinde kazanılabilen, tutkusallaşan bir çaba üstelik.
Akşit Göktürk’ün “Okuma Uğraşı”nı daha çıktığı gün (1979) almış, başucu kitabı kılmıştım. Ama benim bu konudaki anahtar kitabım Montaigne’in “Denemeler”idir. Bir de Ataç’ın “bakmak ve görmek” üzerine bir denemesi… Beni düz okumanın ötesine geçiren de bunlardı. Sonra Bacon’ı anımsıyorum, Sartre’ı, Huxley’I, Camus’yu…
Tabii ki izlediğim filmlerin, sinema tutkumun da etkisi var.
“Yeni Dalga” sinemasından bir filmi izleyip allak bullak olmuştum. Ortaokuldaydım; neredeyse günde iki üç filme gidiyordum. Doğu Sineması’ndan çıkınca, bilincim kapanmıştı. Hep düz anlatımlı filmler izlemiş, o tarz romanlar okumuştum. Burada konu, olayın akışı parçalanmış; geriye dönüşler, bilinçten geçenler ayrı ayrı tasarlanmış, eklemlenmişti.
Stendhal ve Flaubert bu konuda ilk önümü açanlardan. “Parma Manastırı”, “Madame Bovary”…
Burada, Manguel’in “Okumanın Tarihi”nden başlayarak aldığım notlarla kısaca düşüncelerimi yazacağım size. Bu okumanın, kendi okuma yordamımım ilk halkasının sınırında şunlar var:
• Marcel Proust / “Okuma Üzerine”
• Marc Augé / “Unutma Biçimleri”
• Akşit Göktürk / “Okuma Uğraşı”
• Emin Özdemir / “Eleştirel Okuma”
• Jean-Paul Sartré / “Sözcükler” / “Edebiyat Nedir?”
Albert Camus / “Sisifos Söyleni” / “Sürgün ve Krallık”
Manguel’in hatırlattıklarını başma bir mektubumun konusu yapacağım. Ama gene de aldığım notlar arasında bana çağrıştırdıklarının ön sırasında şunlar oldu:
Uygulama okumalarında öne almalısınız:
• Michel Foucault / “Bu Bir Pipo Değildir”
• Gilles Deleuze – Félix Guattari / “Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin”
• Aristoteles / “Yorum Üzerine”
• Tzvetan Todorov / “Poetikaya Giriş”
Ne tuhaf değil mi? Proust da daha ilk satırında, okumaktan söz ederken; “çocukluk günlerimizde, çok sevdiğimiz bir kitapla geçirdiğimiz günler”e döner.
Manguel, kendisine yönelttiğim soruyu yanıtlarken, yaşlandıkça daha çok, eskiden okuduğu kitaplara döndüğünü söylüyordu.
Proust ise şunları yazar: “Bugün bile, geçmiş zamanın bu kitaplarını karıştırmak aklımıza gelirse, bu kitapları, mazi olmuş günlerden kalan yegâne takvim olarak ve artık var olmayan evlerin ve gölcüklerin sayfalarına yansıdığını görme umuduyla karıştırırız.”
Latife Tekin’le “Ormanda Ölüm Yokmuş” üzerine konuştuğumuzda, sık sık o ilk okunan kitaplara döndüğünden söz etmişti. Ben de, ona, okuduğum o baskıyı elime alıp çizdiğim yerlere bakmanın, dokunmanın büyüsünü dile getirmiştim. O okuma ânının kapılarını açıp içeri girmek gibi bir şeydi benim için…
Bünyamin Amcam bir modeldi gözümde, bir de İsrafil Dayım… Sonra ilkokul öğretmenim Leyla Hanım… Halim’le tanışmam… Ve Yıldırım Derya… Sonra Fuat Bey… Mito’nun (Muttahar) ağabeyinin kitaplığı…
Okuma geçmişimiz bize yazmaya hazırlayan bir iklimdir aslında.
• oyun ve okuma
• okuma ânları
• okuma mekânları
• o kaptırıp gitmeler…
• okuma ve zaman
• resimli çizgi romanlar ve sinema önleri
• Esat Mahmut Karakurt, Oğuz Özdeş, Kerime Nadir, Kemalettin Tuğcu, Jules Verne…
• Steinbeck, Istrati, Hemingway, J. London, E. A. Poe
• Varlık Yayınları
***
Sürgün zamanları
“Benim hayatım burada.”
Milan Kundera’nın “Bilmemek” romanını okumaya başladım. Yeni “Milan Kundera Okuma Defterim”i masama aldım hemen. Notlar alarak okuyorum.
Yirmi yıldır ülkesinden kopup Paris’te yaşayan Irena’nın burada, sürgündeki konumu, hemen alıyor insanı içine… Ya da benim için öyle. Tam da duygularıma dokunan, düşüncelerimin uçlandığı yerleri renklendiren bir roman.
Belleğin yolculuğuna çıkınca “eski”ye dönmeniz kaçınılmaz… Çocukluk yurduna, oradaki hayata; okumalarımıza, izlediğimiz filmlere, gezindiğimiz yerlere, yaşadığımız mekânlara… Yani bize ait olma duygusunu en çok hissettiren yolculuk bu. Orada ve burada yaşamak… Yani şu an gelip durduğun/yaşadığın yerle ötesi arasında bir çizginin; çizgi olmaktan da öte, labirentlerin gezgini kesilmek…
İşte yine, hiç bitmesin dediğim bir anlatıyla yüz yüzeyim. Anlatıcının bilgece bakışı; Irena’nın acısı; Sylvie’nin ona ulaşan sesi… Üçlü bir bakışla yol alacağım kesin.
“Bu senin büyük dönüşün olacak,” diyor Sylvie.
“Büyük dönüş”ün ona görünen yüzü, su yüzüne çıkan resimler gibidir.
Her dönüşte bir keder, bir sevinç, bir durulmuşluk duygusu vardır.
Geldiğimiz yerde, İthaka’mıza dönmek duygusuna kapıldığımızda; oradan kaçışın, yani sürüklenişin nedenlerine pek aldırmayız. Ama bir düşündüğümüzde, o kopuş sızısını yaşatanın hiç de iç açıcı olmadığını görürüz.
• Geçmiş
• Aşk
• Kaybolan çocukluk
Bir kentten bir kente göçmekle, bir ülkeden bir ülkeye göçmek arasında pek bir fark olmasa gerek diye düşünüyorum.
Kaybedilen cennet ile kaçırılan cehennem arasında bir ömrün sürüklenişi…
Kaybedilene kavuşabilmek için anlatmak… Masallarda bu im var; yazıda da.
Peki, okumada bizi buluşturan ne; nereye varır ve neyi buluruz bunda? Onca tutkuyla bağlandığımız, nutkumuz tutularak gezindiğimiz o satır araları ne anlatır bize? O sessiz okumaların büyüsünde ne/yi arar dururuz? Hiçbir dalın kıpırdamasını, hiçbir sesin içimizdeki sese karışmasını istemediğimiz o anların silinmeyen izleri…
Zaman, o günlerin anlarında da durmuştu; şimdi dönülüp oraya bakıldığında da.
Ah, bellek! Ne sarsıcı, ne sarmalayıcısın sen!
Kundera, Avrupa’daki “son göçmenlik düşü”nü anlatırken bize, artık edebiyatta bir “sürgün” arketipine dönüşen Odysseus’un serüvenine uzanır sık sık…
Irena’nın yirmi yıllık sürgünlüğü; sonrasında ise Prag’a bir yabancı gibi gitmesi… “Reddedilen ve terk edilen bu öteki hayatlar”la yüzleşmesi (s. 26). O “kayıp ülke”ye ulaşmak, onu çok da mutlu etmez. Çünkü gelip durduğu yerde bellek yitimindedir: “Sıla hasreti şiddetlendikçe anılardan da o derece boşalır.” (s. 27)
***
Yazıda içtenlik…
Bir yazarın temel kaygısı, temel ilkesi olmalı. Hayata ve insana dair sözünün anlamı burada yatıyor sanki. Eğer bir yazar okuması yapıyorsanız, aldığınız notlar size çok şey gösterip, çoğu şeyi de hatırlatacaktır. Kendi okuma yordamınızı bulmak için bu da yorulmaz bir çaba ister…

















