Hasan Sever, Zürih’te yaşayan bir yazar; yazar olacağını kendi içinde önceden sezen birisi. Nitekim bu sezgisi onu yarı yolda bırakmamış. Önce “Birazcık Halil”, sonra “Su Duydum” ve şimdi de “Çocukluğun Gölgesi” üçlemesiyle okuyucunun karşısında “Ben size demiştim” der gibi kitaplarını arka arkaya yayımlıyor. Onunki sadece “bir kitabım yayımlansın” hevesi değil; yazarlık kumaşı bir anlık gelen duygudan uzak, uzun soluklu bir yazar o. Biz şimdi onun son çıkan kitaplarını okumakla meşgulken, o çoktan yeni kitabının içinde, bilmediğimiz yollarda yeni adımlar atıyordur.



Serinin ilk kitabı olan “Çocukluğun Gölgesi: Poyraz-Bozkış“ta yazar bizi hikâyenin geçtiği coğrafyaya, bozkıra götürür. Her ne kadar başlangıçta okuyucu, var olan karakterlerin isimlerini hafızasına kaydetmekte zorlansa da (zira çok fazla Hasan ismiyle karşılaşır), zamanla yazarın maksadını anlamaya başlar. Mekânla (bozkır) oradaki hayatın yaşanırlığına anlam üfleyen bozkır bilgelerinin sözlerinin uyumunu okuyucuya hissettirir. Çok katmanlı bir kitap serisi “Çocukluğun Gölgesi”. Bir yanıyla felsefi bir roman. Elindeki büyüteçle o coğrafyanın tarihî derinliklerine bakmış; Moğolların ilk olarak Elbistan topraklarında Memlükler tarafından yenildiğini tarihî bir bilgi olarak hatırlatırken belki de geçmişten bugüne fazla açığa çıkmamış olan bir kültür, bir medeniyet damarından bahsediyordur. Coğrafya kader midir, bilemeyiz ama coğrafya, sanırım karakterleri şekillendiren bir işleve sahip.
Yüzbaşı karakteri (ki onun adı da Hasan’dır) uzak diyarlardan atıyla bozkırdaki mağarasına geri döndüğünde ve bu duyulduğunda, buna en çok sevinen çocuklardır. Zira Yüzbaşı demek onlar için kuru üzüm demek, kurşun kalem demek, “Gılgamış Destanı” demektir. Sevinenler sadece çocuklardan ibaret de değildir; başta Mande ve Şerfe olmak üzere, Yüzbaşı’nın talipleri de sevinenler arasındadır. Yüzbaşı karakteri, o coğrafyanın geçmişinden, kültüründen bugüne adeta damıtılarak ortaya çıkmış bir şahsiyettir. Dört farklı dil bilen; hem bilge hem gezgin hem de bir masal anlatıcısıdır.
Geçmişle gelecek, gelenekle yenilik, köy ile şehir veya yaşlı kuşaklarla genç kuşaklar arasında her daim var olan çatışmalı hâl; Kevro Hasan’ın değirmeninde devrimci gençlerle Yüzbaşı’nın aynı sohbet ortamında bulunmalarıyla kendini dışa vurur. Yüzbaşı, her şeyin yıkılarak onun üzerine yeninin kurulamayacağını söylerken ve devrimci gençleri geçmişte yapılan hatalara düşmemeleri için uyarırken, devrimci gençler ise eskiyi yıkmadan yeninin kurulamayacağını, yeni insanın yaratılamayacağını söylerler. Her ne kadar bu tartışma sohbette tatlıya bağlansa bile kitap boyunca bu gerilim değişik biçimlerle devam eder.
Diğer önemli karakterlerden biri de Çoban Hasan’dır. Mande’nin oğlu, Ayşe’nin ağabeyi ve Karaoğlan’ın (köpek) sahibi Hasan… Hasan’ın amacı, ilk karla beraber sürüler ahırlara girdikten sonra İstanbul’a, dayısının yanına çalışmaya gitmektir. Annesi Mande bu durumdan hiç memnun değildir, endişelidir. Nedeni ise ülkenin her yanında yaşanan olaylar; öldürülen, kaybedilen insanlardır. Hasan ise “Ben ekmeğimin derdindeyim, benim siyasetle işim olmaz” rahatlığındadır. Ve ilk karla birlikte İstanbul’a gider Hasan. Dayısının tekstil atölyesinde işe başlar. Köyünü özler, İstanbul’a alışmaya çalışır ve bir kız sever. Lakin kızın bundan haberi yoktur. Kendini kıza layık görmez; zira kız hem devrimci hem de üniversitelidir. Nazlı, iş atölyelerini dolaşarak çıkarttıkları dergiyi dağıtmaktadır. Hasan’ın başına gelenler neredeyse ikinci cildin yarısını işgal eder. Toplumsal olayların etkilerinden hiçbir birey “Bana bir şey olmaz” diyemez. Uzaklarda sandığımız olaylar gelir, evinizin içine düşer. Ve düştüğü yeri yakar. Kısa sürer Hasan’ın hikâyesi.
Halto karakteri ise “Çocukluğun Gölgesi” üçlemesinin başından sonuna kadar devam eden ve sürekli gelişerek yol alan bir karakterdir. Babası belli değildir Halto’nun; annesi kendisini bir uçurumdan atmıştır. Köpek bakıcısı ve satıcısıdır Halto. Kimliği yoktur; dolayısıyla okula da gidememiştir, askere de… Yüzbaşı ona sahip çıkar, onu yanına çırak olarak alır, yol yordam öğretir. Yüzbaşı ile bölge köylerini dolaşan Halto, kendini önemli birisi gibi görmeye başlar. Öğretmen Mehmet’ten okuma yazma öğrenir ve durmadan Yüzbaşı’nın cönkünü (defter) okumaya, anlamaya çalışır. Yoğunsöğüt köyü ve ülke kara günlerden geçmektedir; devlet hem Yüzbaşı’yı hem de Halto’yu aramaktadır. Ve kaçmak isterken, üstelik hastayken ölür Yüzbaşı. Ölmeden önce her şeyini Halto’ya devretmiştir, Halto’yu da Kevro Hasan’a… Kevro Hasan da onu Nurhaklar’daki mağaralarda kalan devrimci gençlere emanet eder. Halto, üçüncü kitabın sonunda yeniden karşımıza çıkar. Devrimci gençler ona sahte bir kimlik yaparlar: “Artık istediğin yere gidebilirsin, artık varsın, yaşıyorsun” derler.
Üçüncü cilt olan “Çocukluğun Gölgesi: Mavi“ye geldiğimizde Nazlı, örgüt ismi olarak “Mavi”yi alıp ölen Hasan’ın köyü olan Yoğunsöğüt köyüne gider. Amacı hem Hasan’ın annesini ve yaşadığı ortamı görmek hem de gerekirse onun hakkında dergide bir haber yazmaktır. Yazarın “Senden sana giden uzun bir yol vardır” cümlesini okuduğumuzda, bunun sadece bir ziyaretin ötesinde, kendi geçmişiyle bir yüzleşme ve kendini tanıma çabası olduğunu da anlarız.
Yazarın “mavi” ismini çok fazla kullanmasının, onda bir rengin ötesinde anlamı olduğunu söyleşi sırasında kısmen anlattıklarından anlarız. “Ayşe, şayet günün birinde benim resmimi yapacaksan Van Gogh sarısıyla değil, Segantini mavisiyle boya.” “Serpil, beni mavi sev.” Bunlar Mehmet Öğretmen’in kendi iç diyaloglarıdır. Ayrıca defter kapakları hep mavidir; Yüzbaşı’nın kuşağı da öyle…
Mavi’nin (Nazlı) otobüsle önce Ankara’ya, oradan da Elbistan-Yoğunsöğüt’e giderken otobüste tanıştığı arkeolog Sultan Hoca’ya sorduğu “Geçmiş mi iyidir, yoksa gelecek mi?” sorusuyla yazar, okuyucuyu da bu tartışmanın içine çekmek ister. Kendi yanıtı vardır yazarın; okuyucuya “Siz de bir düşünün” der gibidir.
Yoğunsöğüt’e varıp Mande’yle, Şerfe’yle ve diğer karakterlerle tanıştıktan sonra, Mavi de kendi köyünü, ölen babasını ve ninesini hatırlar. Onların kendisi küçükken söylediği sözler yeniden hafızasında tazelenir. Kendine yaklaşır Mavi.
Kitaplarda yarım kalmış sevdalar da vardır: Başta Mehmet Öğretmen’in Serpil’e, Çoban Hasan’ın Nazlı’ya, Bahri’nin Mavi’ye, ilkokul âşıkları olan Ayşe’nin Hasan’a, yine tilkilerden Çine’nin Cuxsur’a olan sevdası… Hiçbirinde bir kavuşma olmamış. Yazar belki de bu sevdalık hâllerini sevdiğinden, bu büyülü hâl değişmesin diye onları bir araya getirmekten kaçınmıştır. Bir şekilde sevenlerin arasına girmiştir yazar.
Kitabın sonlarında, bir arkadaşlarının işkenceyle öldürülmesinden sonra dağdaki devrimciler, intikamını almak için köylere inerler. Halto da onlarla birlikte inmek zorunda kalır. Artık bir kimliği vardır, kendini değerli hisseder ve istediği yere gidebilecektir. Yüzbaşı’nın atını Tacım Dede’ye, ondörtlüsünü de devrimcilere verir. Yanına sadece Yüzbaşı’nın cönkünü ve mavi kuşağını alır.
Kitabın belki de en dikkat çeken yanı, yazarın hayata bütünlüklü bakmasıdır. Karga da bir karakterdir, tilki de… Ağaç da bir karakterdir, bozkır da… Yoğunsöğüt’te akan hayatın içinde bütün bu karakterlere yer vermiş ve yaşamı mevsimlerin döngüsü üzerinden tarif etmiştir. Yoğunsöğüt köyünü ve doğasını öyle tarif etmiş ki kitabı bir navigasyon gibi düşünüp elinize alarak köyde neyin nerede olduğunu rahatlıkla bulabilirsiniz.
Mekân kuramları açısından kitaba baktığımızda coğrafyanın, bozkırın (mekânların) insanların karakterlerini nasıl etkilediğini, onları nasıl bir gölge gibi takip ettiğini daha iyi anlarız. Söz konusu bozkır olduğunda, ortaya çıkan geniş boş alanların, sessizliğin, yalnızlığın ve içe dönüklüğün belirleyiciliğini karakterlerin iç konuşmalarının fazlalığından anlarız. Belki bu iç monologların çokluğu, hikâyenin yer yer önüne geçmiş ve okuyucuyu zorlamış da olabilir. Zira okuyucu, ekseriyetle bir hikâyenin peşine düşer, hikâyenin nasıl sonuçlanacağı merakıyla yol alır.
Kitap boyunca bozkır bilgelerinin sözleri okuyucuya eşlik eder. Bunlar; kimi zorluk anlarında veya tavır alışlarda yol gösteren, yaşanmışlıklardan süzülen özlü sözlerdir ve bir geleneğin devamını arzular. Yazar bir yandan bunları öne çıkartırken, diğer yandan devrimci gençlere de dokunmak istemez; ikisini de bir arada ister gibi bir hâli vardır. Devrimci Hasan’ı, Sarı’dan Ali Ekber’in intikamını almak için yola çıkartırken, diğer yandan Yüzbaşı’nın cönkünü (defter) temize çeken aynı Hasan’ın, defteri arkadaşına teslim ederken ona “Bu bizim belleğimizdir, bunu iyi koruyun” cümlesini söyletir.
Ve kitap, başından sonuna kadar kadınların güçlü kişiliklerini, yönlendiriciliklerini ön planda tutmuştur. Finalde öğretmenin, öğrencilerden Hasan’a değil de Ayşe’ye el fenerini teslim etmesi; neye değer verdiğinin ve kimin bu görevi layıkıyla yapacağına dair inancının bir göstergesidir. Son olarak, meraklı okuyucular üçüncü cildin son cümlesiyle, birinci cildin ilk cümlesine bir baksınlar derim. Belki yazar size bir şey söylemek istiyor olabilir!


















