Surist Gözüyle: Mecnun’dan Beter Haldeyim(1) | Evren Yesari 

Haziran 3, 2026

Surist Gözüyle: Mecnun’dan Beter Haldeyim(1) | Evren Yesari 

Suriçi’nde hikâye de boldur söylence de. Kariye de bunlardan nasibini almış. Bir söylenceye göre, Khora Kilisesi’ni yaptıran Bizans Kralı, öldükten sonra buralarda bir yere gömülmüş. Çok değerli tacı ve kılıcının da yanına gömülmesini vasiyet etmiş. Kilise artık kullanılamayacak duruma gelince bu kılıç ve taç mezardan çıkarılıp satılsın ve yeni bir kilise yapılsın istemiş.

Rivayettir yayılır; inanan var inanmayan var. Umursayan var, umut bağlayan var. Birileri geceleri kralın mezarını aramaya başlamış. Çevrede oturanlar sabah uyandıklarında toprağın yer yer kazıldığını görmüşler. Bir değil, iki değil. Böyle olunca polisler Kariye çevresinde nöbete başlamış. Kimseye rastlamayınca bırakmışlar nöbeti ama bir süre sonra yine kazılmış topraklar belirmiş. Birileri hortlak söylentisi de çıkarınca insanlar geceleri yollarını değiştirmeye, Kariye civarından geçmemeye başlamışlar.(2)

Benim Kariye civarından pek geçmememin ve Kariye Kilisesi’ni ziyaret etmememin sebebi ise ne rivayet ne de söylenti. Kilometrelerce uzağımdaki kiliseleri, sinagogları, antik kentleri gezip de yanı başımdaki Kariye’ye şimdiye kadar gitmememin geçerli ya da geçersiz hiçbir sebebi yok. Çocukken korku gerekçesini bahane edebilirdim aslında; elimde rivayete dayanmayan sağlam endişelerim vardı.

Deli Dolu Zamanlar

Suriçi’nde deli de boldur divane de. Öyle ki, Kariye’den biraz yukarı çıkıp surları kuzeye doğru takip ederek Eğrikapı’ya gelirseniz soldaki ikinci sokakta Panagia Suda Kilisesi karşınıza çıkar. Bizans zamanında bu kilisenin ayazmasına azılı delilerin bağlandığı söylenir.

Deli deyince benim aklıma ilk gelen: Ümit. Yedi sekiz yaşlarımdan beri tanırım Kolalı Ümit’i. Kimdir, neden delirmiştir bilmem ama sokaklarda birkaç çocuğun peşinden elinde taş ya da şişeyle söve söve koşturduğunu bilirim. Sonradan öğrenmiştim mahallenin en acımasız çocuklarının onu kızdırdığı için bu kovalamacaların yaşandığını. Böyle şeyler çabuk yayılır. Bir süre sonra başka mahalleden çocuklar da Kariye civarına gelip, Ümit’e kolaaa yok, ya da Ümiiiittt kolalı kolalı, diye bağırarak Ümit’i kışkırtırdı. Kışkırtılmadığında Kariye Pastanesi’nin olduğu sokakta kendi kendine mırıl mırıl konuşur, durduğu yerde bir sağ bir sol ayağına ağırlığını vererek öylece sallanırdı Ümit.

Her ne kadar kışkırtılmadığında zararsız bir insan olduğunu bilsem de karşılaştığımda limon küfü rengindeki gözlerine bakamaz, hızlıca uzaklaşırdım oradan. Hatta idmana gitmek için Karagümrük’ten Balat’a yürüdüğüm günlerde Ümit’le karşılaşmamak için yakınlardaki Salma Tomruk Caddesi’nden yürümezdim aşağıya. Yolu uzatıp Draman tarafından inerdim. Ama oralarda da gezgin bir delimiz divanemiz vardı.

Sanırım altı yedi yaşlarındaydım. Stadın arkasında, evimizin bulunduğu Nakkaş Sahi Sokak’ta oyun oynarken kaldırımlarda bazen dışkıya rastlardık. İlk kim fark etmişti bilmiyorum, dışkıda leblebi boyutunda yuvarlak şeyler vardı. Kıkır kıkır gülerdik ne zaman görsek.

Deli Ali, elinde içinde ne olduğunu hep merak ettiğimiz battal boy siyah torbası, başında kirli takkesi, üzerinden yaz kış çıkarmadığı yırtık pırtık kabanıyla bütün gün gezerdi. Yorulup acıktığında bir çay ocağının önünde durur, maşrapasına (evet, bildiğimiz plastik, tuvaletlerde de kullanılan maşrapalardan) çay doldurturdu. Kuruyemişçilere de uğrar aldığı leblebileri dişsiz ağzıyla yutardı. Biz de nerede leblebili dışkı görsek, Ali bu gece burada sabahlamış, derdik. Belki sadece bir kere leblebilisine denk gelmiştik ama o fark edişten sonra sokaklarda gördüğümüz tüm dışkılar Ali’ye aitti.

İleriki yaşlarımda çevremdekilere Ali’nin kim olduğunu, neden delirdiğini sorduğumda farklı farklı yanıtlar almıştım. Bazıları doğduğundan beri böyle olduğunu, bazıları aşkından divane olduğunu, bazıları da tarikatta zikir çeke çeke kafayı yediğini söylemişti. Hatta adının aslında Ali olmadığını söyleyen bile vardı. Söylenenlerden bana en yakın geleni tarikatta zikir çeke çeke delirdiğiydi. Nerede ve nasıl kestirip düzelttirdiğini bilmediğim ama hep aynı uzunluktaki derviş sakalı ve başından hiç düşürmediği takkesi bu düşüncemi güçlendiriyordu.

Ali bitip tükenmez gücüyle gezerken Kariye’de, Karagümrük’te, Acıçeşme’de görülmüştür, bunlara şaşırmam. Bir gün Vefa’da Sahaf Aziz abinin dükkânında kitapları karıştırırken Ali’nin dar kapıdan poşetini yere ve koridordaki raflara sürte sürte girdiğini görünce çok şaşırmıştım. Bir Aziz abiye bakıyordum bir Ali’ye… Aziz abi gayet olağan bir şekilde masanın arkasından on-on beş kitap getirip Ali’nin önüne koymuştu. Çoğu Cumhuriyet tarihi ve Atatürk’le ilgili sert kapaklı kuşe kâğıtlı kitaplardı. Ali içlerinden birkaçını seçip siyah poşetine koymuştu. Belinden düşmek üzere olan pantolonunun cebinden birkaç lira çıkarıp uzatmıştı Aziz abiye. Sonra da çıkıp gitmişti dükkândan. Aziz abi meraklı gözlerle baktığımı görünce, Gelir öyle arada gariban, demişti.

Köyün Delisi

Kariye’ye gitmek için yola çıkıyorum. Geçmişi altıncı yüzyıla kadar uzanan kilise birçok kez yanıp yıkılmış, İstanbul’un fethi sonrası 1511 yılında camiye çevrilmiş. Birçok deprem görüp onarılmış. Cumhuriyet’in ilanından sonra Bakanlar Kurulu kararıyla 1948’de müze olmuş. 2020 yılında Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle hem cami hem de müze oldu.

Bu kez tam tersi yönden, Haliç’ten Balat sokaklarına girip yukarı doğru çıkıyorum. Kariye’nin Arnavut kaldırımlı o muhteşem sokağındayım. Çocukluğumda burada hediyelik eşya satan dükkânlar ve ahşap oteller vardı. Şimdi karşımda bir çay bahçesi, çevremdeki ahşap yapılarda vakıflar, neredeyse her kapının önünde de kediler var.

Tarihi çeşmenin önünde küçük Arnavut kaldırımlarının üzerinde bir karalık görüyorum. Gözlerimi dikip yaklaşıyorum. Dikkatimi nereye verdiğim anlaşılmasın diye arada bir çeşmenin detaylarına bakıyorum. Hiç olmazsa birkaç leblebi arıyor gözlerim. Çayını kahvesini yudumlayan yerli yabancı turistler nereye baktığımı anlıyorlarsa belki de beni koprofil sanıp kıkır kıkır gülüyorlar. Aradığımı bulamayınca hızla Kariye Camii girişine doğru yöneliyorum. İzlendiğimi sanıp arkamı dönüyorum. Çay bahçesinde kendi halinde oturan turistlerden başka kimse yok. İçeri giriyorum. Dışarının sadeliği içeriye girer girmez kayboluyor. Görkemli mozaikler insanın aklını başından alacak kadar güzel. Sağda, cenaze merasimlerinde kullanılmak için yaptırılan bölümün duvarları mezar nişleri ve Kitab-ı Mukaddes’ten sahnelerle kaplı. Ellerinde fotoğraf makineleriyle birkaç turist, titizlikle işlenmiş fresk ve mozaiklere bakıyor. Hz.İsa ve Azize Meryem’in hayatlarından sahneler baş döndürüyor.

Cami olarak ayrılan bölüme (naos) girmeden kapının iki yanında Petrus’la Pavlus’un resimleri gözüme çarpıyor. Üstteki sütunda fresk ve mozaiklerin bugüne uzanmasını sağlayan Theodore Metokhites’in kiliseyi İsa’ya sunduğu bir resim. Devlet adamı, yazar, şair, sanatçı Metokhites 14.yüzyılda yapıyı yenilemiş, bugünkü gördüğümüz mozaiklerle Rönesans’ı müjdelemiş.

Cami bölümünde birkaç kişi var. Bu bölümde üç mozaik var, üzerlerindeki stor perdeler kapatılmamış. Bir kadın, erkekler bölümünde Meryem Ana’ya karşı namaz kılıyor.

Her anlamda mistik bir havası var Kariye’nin. Kafamı kaldırıp kapının üzerindeki resme bakıyorum. Kim tarafından izlendiğimi biliyorum artık:

“Kapının üzerinde Pantokrator İsa tasviri. Tıpkı Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının gözleri gibi buradaki İsa’nın gözleri de nereye giderseniz gidin sizi takip ediyor. Kariye’nin İsa’sı Mona Lisa’dan daha eski. Bazı sanat tarihçileri, Leonardo da Vinci’nin doğu gezisi sırasında gördüğü bu İsa’dan etkilenerek Mona Lisa’yı yaptığını iddia ediyorlar.”(3)

Çıkış kapısından geçer geçmez gözlerim güneşten kamaşıyor. Sola dönüyorum. Yolun başında, kütüphanenin orada siyah bir poşet beliriyor. Deli Ali yalpalayarak yürüyor bana doğru. Çeşmenin önündeki taşa oturup poşetini karıştırmaya başlıyor. Deli Ali de anılarım gibi, aynı yaşta kalmış. Göz göze geliyoruz. Başımla selam vermek istiyorum ama gözlerini kaçırdığı için vazgeçiyorum.

Edirnekapı yönüne doğru yürüyorum. Fevzipaşa Caddesi’ne varmadan kaldırımda sallanan bir silüet görüyorum. Elinde taş yok. Kışkırtan küfreden o acımasız çocuklar yok çevremizde. Kolalı Ümit’e yaklaşıyorum. O da eskiden nasılsa öyle, yaşlanmamış. Elleri cebinde. Ben ona bakıyorum o yere bakıyor. Mırıldanıyor yine sallanırken. Gülümsüyorum.

İçimden, Ümit’e kolaaa yok, diye bağırıp koşmaya başlıyorum. Ümit’in arkamdan koşması, küfürlerinin son hecelerinin salyalarıyla birlikte savrulup yok olması gerekiyor şimdi. Ama yok, adım sesi gelmiyor, küfür sesi gelmiyor. Arkamı dönüyorum, Ümit sallanmaya devam ediyor olduğu yerde.

Bu köyün delisi kim acaba? Ali mi, Ümit mi, yoksa ben mi? (4)

* Yazıda kullanılan fotoğrafların tümü Betül Şengel’e aittir.

(1) Yazının başlığını Lalalar’ın çok sevdiğim aynı adlı şarkısından aldım.

(2) Adnan Özyalçıner – Sennur Sezer, Öyküleriyle İstanbul Anıtları, İBB Yayınları, İstanbul, 1.Basım, Mart 2023, s.174.

(3) Ahmet Faik Özbilge, Fener Balat Ayvansaray, E Yayınları, İstanbul, 7.Baskı, Aralık 2025, s.28.

(4) Kariye, Türkçede “köy” anlamına gelir.

Yorum yapın