Bir Yazar Adayına Mektuplar: 21 Yazarınız Kim? | Feridun Andaç

Haziran 30, 2026

Bir Yazar Adayına Mektuplar: 21 Yazarınız Kim? | Feridun Andaç

Ölüme Gidenleri Seyretmek ya da Bohumil Hrabal

Edebiyata, hayata, yazıya, kitaba; özcesi sanata dair her şeyi okumayı severim. Bir yanım edebiyat/yazıysa; öte yanım resimdir, müziktir, sinemadır. Sonuncusu hariç, diğerlerini (hobi olarak) yapmaya çalışırım.

Bunların yanı sıra, asal uğraşımın “okumak” olduğunu düşünürüm. Hayatı okuma biçimi de buna dahil.

Yasemin Çongar’ın edebiyata/yazara dair “Ex Libris: Dünya Bunları Okuyor” yazılarını apayrı bir dikkatle okurum. Kitap olarak bütünleyip okuruna sunduğunda ise sevinmiş, Çok Sevdiklerimiz, Yarım Bıraktıklarımız’ı (2010) okuma zamanını beklemiştim hep

Dosyamda yer alan Bohumil Hrabal ile ilgili yazısını da içim açılarak okudum.

Zeyyat Selimoğlu çevirisi “Sıkı Kontrol Edilen Trenler”in 1969 E Yayınları basımını (*) okşayarak açıp yeniden okumaya koyuldum.

Hrabal’ı lisede okumuştum. Bile seçe bir okuma değildi. Yayıneviyle aramda hoş bir  bağ oluşmuştu. Resim yapan biri olarak kapaklarına ressamlardan resimler taşıması ilk ilgi odağımdı. Sonra kitaplarına doğru okuma yolculuklarına çıkınca, hiç de hafife alınacak kitaplar olmadıklarını gördüm.

Kazancakis’i, Pavese’yi, Calvino’yu, Butor’u, Abbas Sayar’ı, Zeyyat Selimoğlu’nu ve daha nicelerini E Yayınları’nda keşfettim.

Yayın dünyamıza, son elli yılda,  böyle bir yayınevi geldi mi? Sanmıyorum!

Cengiz Tuncer ve Aydın Emeç ikilisi, farkında olmadan, bir edebiyat/yayın okulu kurmuşlardı.

Evimiz istasyona ve demiryoluna yakındı. Yakın ötesi, bahçemizle sınırdı demiryolu. Her günümüz trenlerle geçerdi, sabah okula demiryolu boyunca (biz hat yolu derdik) yürür giderdim.

Hrabal çantamdaydı. Oradan satırlar, bölümler devşirdiğim defterim de…

Sevgilime şiir değil de öyküler yazıp veriyordum.

“Nereden buluyorsun bunca şeyi, buradaki hayatımızda bunlar yok ki,” demişti bir gün.

Ben de, oturduğumuz Millet Çay Bahçesi’nde Bohumil Hrabal’ı, Mihail Bulgakov’un “Usta ile Margarita”sını çıkarıp önüne koymuştum.

Aklımca, “bunlarsız yazılmaz,” demek istemiştim belki de!

Bir yazardan ötekine geçmek için önemli kapılar açmıştı E Yayınları okurları için.

“Ateş Hırsızları”  romanıyla karşıma çıkan Vuk Vuço’nun izini yıllar sonra Tito Veles’te (Köprülü) sürmeme, yaşayıp yaşamadığını/başka kitaplarının olup olmadığının öğrenmeme şaşırmış olmalıydı ki kütüphaneci kadın şunları söylemişti bana:

“Bizim Sırplar bile fark etmemiştir Vuço’yu, siz Türkler nerden biliyorsunuz kuzum!?”

Bu da Aydın Emeç farkıydı sanırım!

Nice sonra Hrabal’ın “Babil’in Cezası”nı okurken de aynı duyguya kapılıp, onun gösterdiği acının katmanlarını açarak/aşarak, okuduğum her satırında yazma duygumu besleyerek yol almıştım.

Danilo Kiş’le buluştuğum da ise; onda da Hrabal duyarlığının sızılı yanını bulmam şaşırtmamıştı beni.

Edebiyatın/edebiyat coğrafyasının öyle bir iklimi var ki; gezindikçe birinden diğerine, geçişleriniz sürekli zenginleştirir sizi.

Yasemin Çongar’ın “Ex Libris” yazılarını severek, ilgiyle okumam biraz da bundandır.

Gezindirir bizi, yeni yeni pencereler açar dünyada okunup edilenler, yazılanlara dair yeni sözler/düşünceler taşı bize…

Bir çalışmanın dönemecinde solup alıp onu okurken, kendimi bir anda Hrabal ile baş başa buldum gene. Yitmeyen bir duygu. Kopulamayan bir  bağlılıktır “iyi yazar”la süren yolculuklar.

Galiba, benim de, ondan en çok öğrendiğim şuydu:

“Benim, sadece benim olan kelimeleri keşfedeceğim.”

Yolculuğum bu yöndeydi, o yıllarda iyi bir karşılaşmaydı bana Hrabal.

Yayın ortamımız ne denli genleşse de o denli sığlaşıyor.

Kırka yakın kitabından söz edilen Bohumil Hrabal’ı (1914-1997) keşfettiğimiz iki kitabının yeni basımları yapıladurdu. Buna yalnızca bir kitap eklenebildi: “Gürültülü Yalnızlık” (**)

Çongar’ın aktardığı bilgilerde karşımıza çıkan iki önemli çalışma var: İlki, Hrabal’ın eşinin (Eliska) kaleme aldığı üç ciltlik biyografik roman. Bir diğeri de Hrabal’ın kaleminden çıkmış “otobiyografik roman üçlemesi”: “Ev Düğünleri”, “Yeni Hayat”, “Boşluklar”.

Çongar’ın hatırlatmalarıyla Hrabal’a dönünce, ister istemez, bugünün kurulan edebiyatını düşünüyorsunuz.

Hayatı/toplumu ıskalayarak, siyasal/toplumsal dönüşümler karşısında körleşerek yazan yazarlarımızın “okuru velinimet” bilip, bir tür “Stendhal sendromu” yaşayan hallerini görmek tiksindirici geliyor bana.

Bugün neden bir Hrabal’ımız yok bunu daha iyi anlıyorsunuz.

Edirne’de  harabelere bakarak, sözüm ona “tarihi-siyasi” roman yazma ritüelleri geliştirmek; Londra’nın varoşlarından geçerek göçmenlik  ve “namus” hikâyeleri dizmek bugünün insanını/toplumunu anlamak/anlatmak için nasıl bir “hiç”se; Hrabal’ı anlamak da o kadar “yüce” benim gözümde.

Yazı bilinçtir, hatırlamadır, hatırlatmaktır.

Çongar, çevrisiyle önemli bir adım atıyor. Okuruna kendi yazarını keşfetmenin yordamını taşıyor..

Bu “yüce yazar”ın, Bohumil Hrabal’ın içeriye göçüne tanıklığa bir kez daha bizi çağırdığı için, bir çevirmene teşekkür etmeliyiz. Yalnızca dili dile kavuşturduğu için değil, bize kendi yazarımızı keşfetme kapılarını açtığı için. Size de derim ki, yazarınızı seçerken bunu göz önünde tutmanız…

 (*) Sıkı Kontrol Edilen Trenler, Bohumil Hrabal, Çev.: Zeyyat Selimoğlu, 1969, E Yayınları; Babil’in Cezası, Çev.: Abidin Emre, 1992, Can Yay., 122 s.  

(**) Gürültülü Yalnızlık, Bohumil Hrabal, Çev.: Elif Gökteke, Tavanarası Yay., 2004, 91 s.

Yorum yapın