Portekiz Notları 8 | Irmak Erkan

Mayıs 31, 2026

Portekiz Notları 8 | Irmak Erkan

Dizüstü bilgisayarımı sırt çantamda her yere taşımak çok yorucu oluyordu. Bu hafta tekerlekli sırt çantası satın aldım. Hem iş insanı hem gezgin hem de yazar unvanlarını bir yerde topladım. Müthiş bir inovasyon, öyle değil mi?

Her sabah Culturgest’te kahve içmeye başladım. Kahveyi sevdiğimden değil, Culturgest’i sevdiğimden. Ne yazık ki dizüstü bilgisayar ile çalışacaksam en arkaya oturmam gerekiyor. “Utangaçlar, kimseyle konuşmaya cesaretiniz yoksa, kendi kendinize bir şeyler okuyacaksanız siz en arkaya geçin!”

Şu Goethe’ye, Thomas Mann’a ve Christopher Marlowe’a esin veren Alman simyacı Johann Georg Faust ise, Augustinus’un İtiraflar’ında karşımıza çıkan dil cambazı olup aslında bilgi sahibi olmayan, Kartaca’da da yaşamış Manici Mineveli Faustus’u nereye koyacağız? Laf aramızda Augustinus’un Faustus’a öfkesinin sebebinin biraz da kıskançlık olduğunu düşünüyorum.

Portekiz’de de Türkiye’de olduğu gibi insanlar futbola bayılıyorlar. Bu büyük heyecanın altında sanırım futbol oyuncusu ile seyircinin özdeşleşmesi yatıyor. Ben, hiç gol atan futbolcularla kendimi özdeşleştirmedim. Ancak kendi kalesine yanlışlıkla gol atanlara, topu elinden kaçırıp gol yiyen kalecilere ve yaralanan, sakatlanan oyunculara sempati duymuşumdur.

Maks, parka her gün çıkmamıza rağmen diğer köpeklerle bir türlü kaynaşmadı. Galiba burada köpekler de yabancı dil konuşuyor. Zaman zaman köpeğimin kısırlaştırılmış olduğu için bu kadar korkak olduğunu düşünüyorum. Erkeklerden korkuyor ama dişilerden daha çok korkuyor.

F., muhasebeci. Bursa’da yaşıyor. Geçenlerde telefonla konuştuk. Nasıl olduğunu sordum. “İyiyim,” dedi. “Üç beş kazanmak için uğraşıyoruz.” Sesi biraz keyifsizdi. “Çalışmaya tam gaz devam,” diyerek, moral verdim. Para iyi bir antidepresan. İnsana hayatın saçmalığını unutturuyor.

Vadi ile Michael adlı filmi izledikten sonra, oturup Ay Dansçısı (Moonwalker)’ı da izledik. Bu filmin çekimlerini yönetmen ile Michael Jackson kendisi tasarlamış. Film, kendi bilinçaltına dair çok şey söylüyor.

Zaman zaman dünyada sesini duyuran fundamentalist şiddet, “Bakın, biz burada yoksulluk, yokluk, istikrarsızlık ile mücadele ediyoruz; bizi görün!” çığlığı değil mi? Aksi halde size zarar vererek kendimizi görünür kılarız mesajı değil mi? Dahası, aynı inanca sahip olma arzusunun bugünkü karşılığını; eşitlenme, dünyaya aynı pencereden bakma talebi olarak okuyorum.

Eşimle Banksy müzesini gezdik. Bu adam kesinlikle çok provokatif. En çok aklımda kalan Steve Jobs’u tasvir ettiği resimdi. Resim, onun da ailesinin Suriye’den gelen bir göçmen olduğunu hatırlatıyordu.

Annem, metroda çok şık giyinmiş bir kadın gördüğünden bahsetti. Karım, kadının yaşını sordu. Annem de “Tabii ki yaşlıydı” dedi. Kadınlar, gençliklerini kaybettiklerinde “güzel” olmaktan çok “şık” olmaya çalışıyorlar. Şöyle bir önermede bulunuyorum: Eğer bir kadın, yaşı geçtiği halde ve maddi imkânı olduğu halde takı takmıyorsa, ruhu gençtir.

Avrupa’da da Türkiye’de olduğu gibi kadınlar, hele hali vakti biraz yerindeyse tanımadığı erkeklere temkinli yaklaşıyorlar. Çekinceleri, Portekiz’de daha çok, “Niyeti kötü mü? (Parama, malıma kastetmesin)”, Türkiye’de ise “Niyeti ciddi mi? (Bedenime kastetmesin)” şeklinde tezahür ediyor.

Portekizce kursunda öğrendiklerimi yeri geldikçe kullanıyorum. Evliyim demeyi öğrendim, yorgunum demeyi ve geç kaldım demeyi… Casado, Cansado, Atrasado. Bu hafta doktor randevusuna güç bela yetiştim. Resepsiyondaki kadınlarla biraz konuştum. Bana kahve ikram ettiler. Kahve içerken geç kaldığım için özür diledim: “Desculpe, sou casado.” Önce anlamamış gibi baktılar. Sonra gülüşmeye başladılar. “Atrasado diyecektiniz,” dediler, “Casado, evliyim demek.”

Bir sabah Alameda Meydanı’nda bir lunapark ile uyandık. Salıncaklar, ahtapot, dönme dolap, waffle satıcıları kapımızın önüne gelmişti. Yüzlerce çocuk, bizimkiler de dahil, geç saatlere kadar eğlendiler. İki hafta geçti geçmedi, dev tırlar yanaştı. İçlerinden ellerinde iş makineleri ile koca koca adamlar çıktı. Önce ışıkları söndürdüler. Dev oyuncaklar karanlıkta kaldı. Ardından ahtapotun kollarını, salıncakların zincirlerini söktüler. Parça parça her birini tırlara yüklediler. Ertesi gün parkta ne lunapark kalmıştı ne de çocuk.

Yorum yapın