Ayten Kaya Görgün’ün Kimseye Söylemedikleri | Fehmiye Çelik Bostancı

Nisan 24, 2026

Ayten Kaya Görgün’ün Kimseye Söylemedikleri | Fehmiye Çelik Bostancı

İçimde hamal gibi taşıdığım duygulardan biri de hep bir şeylere geç kalmışlık duygusu. Kalmışımdır da nitekim. Hem de çok. Yazar Ayten Kaya Görgün’ün öyküleri de geç kaldıklarımdan. Şöyle açıklayayım. Evdeki kitaplığı düzenlerken raftan bir kitap geçiyor elime, kapağında “Kimseye Söyle -me -dim” yazıyor. Ayizi Yayınları’ndan çıkmış. Kapağını açıyorum ve donakalıyorum! Kitap yıllar önce adıma imzalanmış: Fehmiye Çelik’e kıskançlıkla… Türküler de öyküler de kardeş kardeş yaşasın… Ayten Kaya Görgün, Ağustos, 2017.

Bu kitabı, artık nasıl bir karmaşa ortamında teslim aldıysam ve kitaplığıma koyduysam, dünya gailesi arasında unutup gitmişim. Hem üzüldüm hem hayıflandım. Galiba bazı şeyler kendi zamanını bekliyor diyerek kendimi bağışlamaya çalışsam da bu eseflenme haliyle kitaplık düzenlemeyi bir kenara bırakıp mutfak masasına oturdum. Kendime bir kahve yaptım ve bunca zamanın acısını çıkarırcasına o gün bir solukta okudum öykülerin tümünü.

Ayten Kaya Görgün, 1973 Ankara doğumlu. Mamak ilçesinin gecekondu semtinde yaşayan altı çocuklu bir ailenin en küçüğü. Büyük halasının anlattığı iki dilli hikâyeler, onu yazılı edebiyattan önce sözlü edebiyatla tanıştırıyor. Kadınların imece usulü çalıştıkları, ekmek yapıp yün yıkadıkları, taştan el değirmenlerinde bulgur öğüttükleri zamanlara denk gelen bir çocukluk ve ilk gençlik. Ayten Kaya bir söyleşisinde, “Kadınlar, topluca ekmek yaparlarken bir yıl boyunca biriktirdikleri kağıtları, mektupları, makbuzları getirip ocakta yakıyorlardı ve onları ellerine alıp ateşe atarken de bir şeyleri hatırlayıp hikâyeler anlatıyorlardı. Ben o hikâyeleri dinleyerek büyüdüm.” diyor.  İş yaparken kendi hikâyelerini de anlatan bu kadınların dili özgür ve Ayten Kaya Görgün, daha o yaşlardayken anlıyor ki, aslında kadınların hikâyeleri birbirinden hiç farklı değil.

Kütüphanesi olmayan bir evde doğup büyüdüğünü söyleyen yazarımızın ilk okuduğu hikâye kitabı Aziz Nesin’den “Damda Deli Var”. Henüz ortaokuldayken yine Aziz Nesin’in “Ölmüş Eşek” öyküsünü değişik bir versiyonla yeniden yazınca Türkçe öğretmeni kendisini cesaretlendiriyor. Söz dinleyen, uslu bir çocuğun normal kabul edildiği bir ortamda siz, inatçı, korkusuz, gözü pek bir kız çocuğuysanız, normalin dışındasınızdır, tıpkı Ayten Kaya gibi. 2011 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Arıza Babaların Çatlak Kızları” romanının adında da geçen “çatlak kız” deyimini, aslında kendisine de çok yakıştırır. Çünkü ona göre, çatlaklıkta bir devinim vardır. Bir şeyler yerinden oynamaya başlar ve yapının bütünlüğü bozulup bazı çatlaklar oluşur. Ve sonra bir şeyler o çatlayan yerlerden dışarı sızarak açığa çıkar. Her çatlamada elbette bir sancı da vardır, ama bu coğrafyanın insanı çatlamadan, yani sancı çekmeden yol alınamayacağını da gayet iyi bilir.

Ayten Kaya Görgün bir söyleşisinde, “‘Kimseye Söyle -me -dim’deki hikâyeler, bana ya da arkadaşlarıma anlatılan ya da bir şekilde benim kulağıma gelen kadın hikâyeleriydi, ben sadece ötesini berisini toparlayıp yazdım aslında.” diyor. Kitaptaki hikâyelerde mezar ve mezarlık imgesi sıkça kullanılan bir imge. İlk hikâye “Pes Yani” … Sabahın erken saatinde çiçekleri sulayıp mermerleri yıkamak için mezarlıkta bulunduğu sırada, mezarlık ziyareti yapan bir kadının tuhaf hareketlerini uzaktan gizli gizli izleyen birinin hikâyesi. Daha sonra aynı hikâyeyi, “Nedeni Var” ismiyle, bir de kadının ağzından yazılmış olarak okuyoruz ve öğreniyoruz ki, aslında mezar, kadının ilkokul öğretmeni Ruhi Mercimek’in mezarıdır. Kadın, henüz ilkokul öğrencisiyken Ruhi hocanın şiddetine maruz kalmıştır. Öğrencileri arasında ayrımcılık yapan, sırf velisi kendisine süt, yoğurt, yumurta getirdiği için hak etmeyen öğrencileri başarı listelerine sokup pohpohlayan bir öğretmendir Ruhi. Yoksul bir ailede annesiz büyüyen küçük kızın yaşadığı zor koşulları, Ruhi’nin ruhu bile duymaz. Ruhi hoca, saçı her sabah babası tarafından gereği gibi düzgün örülemeyen kızın saçını çekiştirerek, kızı sınıfta herkesin gözü önünde küçük düşürmektedir. Babaya, “Bu kız okumaz, tezden evlendirin gitsin!” demektedir. Sürekli ellerini kolonyalayan Ruhi’nin, herhangi bir kazanç elde edemediği bu yoksul aileye karşı olan tutumu ve küçük kızın öz benliğini ezen tavır ve davranışları onarılması güç travmalara yol açmıştır: “İnsan, hayatındaki kara bir deliği, coğrafyasından çok uzakta alışık olmadığı suların içinde çözebilir mi? Birdenbire yanan bir ampul gibi çözdüm. Uzun süre, misafirliklerde kolonyalara elimi neden uzatmadığımı… Neden evlenmediğimi…” İlkokulda yüklendiği bu travmalarla başa çıkması zorlu bir mücadeleyi gerektirmiştir, kırk dört yaşında İngilizce bilen bir röntgen teknisyenidir artık ve öldüğünü öğrendiği Ruhi Mercimek’in mezarını ziyaret etmenin vakti gelmiştir.

“Niye Hırslandıysam” bir başka mezarlık hikâyesi olarak çıkıyor karşımıza. Eşinin mezarını ziyaret etmek isteyen ama mezarlığa yalnız gitmeye korkan Didar teyzeyle o gün kendisine eşlik eden lokantacı Sadi’nin karısının hikâyesi. Hikâyede bakımlı, okumuş, güngörmüş kadının adı Didar iken, lokantacı Sadi’nin karısı olan ve ev içi şiddet gören kadının adı yoktur. Lokantacı Sadi, karısı aynanın karşısında azıcık uzun kalsa, “Aranıyor musun, hı?” diye aşağılamalara başlayan, “ele bayram, eve zulüm” bir adamdır. Sevgili ve saygılı bir evlilikte kocası tarafından hiç incitilmemiş olan Didar hanımın mezarlıktaki duygu ve tavırlarıyla, her açıdan şiddete maruz kalmış lokantacı Sadi’nin karısınınki yine mizahî bir üslupla işlenmiş.

Yaşarken kendisine çok zulmetmiş Salih isimli kocasının mezarını, sırf mezar ziyaretinde kendisine eşlik etsin diye para karşılığı tuttuğu genç bir adamla bir bahar sabahı ziyaret ediş hikâyesi de “Düğün Fotoğrafı” adıyla acı acı gülümseten bir başka kadın hikâyesi. Yaşarken kendi rahatını ve güvenliğini düşünmek yerine, “la deyip lo demeyen” bir inatla kendi kendine eziyet eden mübadil Kızıl Vasvi’nin soğuk bir kış günü ölümü hikâyesini ise, “Cehennemin Dibi” başlığıyla okuyoruz. Vasvi’nin dondurucu soğuktaki mütevazi cenaze töreni bitince kahvehanede oturup çay içen arkadaşlarından Mirza’nın anlattığı öte dünya hikâyesiyse, ölümden sonra bir hayat olup olmadığının şüpheli olduğunu ama ölümden önce dolu dizgin akıp giden bir hayatın gerçekliğini işaret eden çok keyifli bir hikâye.

Ölüler ve diriler arasında gelip giden ve kimi zaman masalsı bir dille yazılan hikâyelerdeki örülme biçimi, merak dozunu da tam kararında tutarak hikâyeleri kısa ve çarpıcı biçimde karşımıza getiriyor. Bir hikâyede, anneleri yoğun bakımda makineye bağlı olarak yaşam mücadelesi veren üç kardeş ve duydukları derin üzüntüye rağmen hayatın devam ettiği gerçeği muzip bir dille anlatılırken, diğer bir hikâyede, “Hiç evlenemedim. Arkadaşım oldu mu, pastanelerde buluşup kuytularda öpüştüm mü? Nerdeee!” diyen ve ömrü, önce yatalak annesine bakmakla, sonra da senelerce bisküvi fabrikasında çalışmakla geçen “evde kalmış” Nebile’yi okuyoruz.  “Ah be Nebile, isyan etmeyi ne bile!” dedirten bir hayat…

Kadın olsun erkek olsun, bireyin var olma mücadelesi kaçınılmaz bir mücadele; fakat yaşadığımız gezegende kadının iki üç kat daha fazla engel aşmak zorunda olduğu da bir gerçek. Hikâyeler de birbirinden çok farklı değil. İsimler mekânlar değişiyor ama hayaller, dertler, talepler hep aynı. Adalet istiyor kadınlar. Babayla, kocayla, sevgiliyle, abiyle, patronla hesaplaşmak istiyor. Mezarlık, aslında bir son durak! Bir bitiş noktası. Fakat “Kimseye Söyle -me -dim” deki hikâyelerde, hayat, adeta mezarlıklarda yeniden başlamakta. Çünkü geride kalanlar için hayat dönüşerek ve değişerek devam ediyor. Mezarlık, bir mekân olarak hikâye kahramanlarına belki yaşarken yapamadıkları hesaplaşmaları ölümden sonra yapma alanı ve olanağı sunuyor.

Parayla tuttuğu genç ve yakışıklı delikanlıyla gidip mezarı başında kocasına nispet yapan kadının ya da kendisini başka bir kadın için terk eden kocası ve babayla iş birliği yapan çıkarcı oğlu karşısında kendisini yapayalnız hissederek girdiği derin depresyondan yaptırdığı vajinoplasti operasyonuyla adeta küllerinden doğarcasına çıkan kadının hikâyeleri ve diğer tüm hikâyeler, intikamdan ziyade birer hesaplaşma hikâyesi olarak çıkıyor karşımıza.

Ve Mizah… Baskıyla, şiddetle bir mücadele etme ya da bir başa çıkma yöntemi olarak daha çok dar zamanların ürünüdür. Bir şeylere itiraz edersiniz ve mizah, sizin o itirazınızı dile getirmenize olanak sağlar. Güce karşı koyma biçimidir. Kadınların büyük çoğunluğunun evlerinde yaşadıkları bir trajediyi, bir başka kadınla paylaşırken çoğu zaman komediye çevirerek anlatmayı tercih etmesi de bundan kaynaklı değil midir? Bu, belki de karanlığı mizahla alaşağı etme çabası, belki kendini bir parça şifalandırma yöntemidir. Dolayısıyla yazma eylemini de mizahın diliyle yapmayı, sert bir dille susturulmaya dönük bir inat, bir ayak direme olarak görmek mümkün. 

Çizilmiş sınırların içinde kalma zorunluluğu, sistemik ve sistematik olarak kadına getirilen bir zorunluluk. Ev içi yaşantılar dört duvar arasında kalmalı bakışı ya da kol kırılır yen içinde kalır kafası. Öncesinde başa gelenden bir sakınma, bir utanma hali; bu olay bir benim başıma geldi kederi ve utancı. Ama sonra yandaki komşunun evinde de bir sokak ötedeki komşuda da aynı şeylerin yaşandığı gerçeği. Aynı’yı görünce yan yana gelmeye başlayan kadınlar. Ayten Kaya Görgün, kitabın girişinde diyor ki, “Yolda karşılaştığım, hikâyelerine girdiğim, dinlediğim tüm kadınlara… Bilirsiniz ağzım sıkıdır.  İçiniz rahat olsun, kimseye anlatmadım, oturup yazdım.” İyi ki de oturup yazmış. Bu hikâyeleri yazmak, o evlerdeki kavgaları, çatışmaları, acıyı ve şiddeti görünür kılarak kadınları bir araya getirebilme çabası olarak da görülebilir pekâlâ. Çünkü kadınların yaşam alanını daraltan tüm etkenler beraberinde çaresizliği de getirirken, aynı dertten muzdarip iki kadının yan yana gelmesinin güçlendirici bir etkisi de var. Fasit daireye bir pencere açıp hava aldıran bir etkisi. Kim bilir, belki bir zaman sonra perdeleri söküp pencereyi bir kapıya dönüştürecek ve içerdekini özgürlüğüne kavuşturabilecek bir etki.

Yorum yapın