
6 Eylül sabahı. Şişli’de bir apartman dairesi. 5 numaralı dairenin küçük banyosunda Salim tıraş oluyordu. Bugünün büyük gün olduğunu okuldaki abileri söylemişti. Bıyıkları aşağıya sarkık abilerin üç gün önce Halil’in evinde yaptığı toplantıda, neşe içinde (normalde pek neşeli olmazlar), 3 gün sonra (yani bugün) neden büyük gün olduğunu çıtlatmışlardı. “Gavurları, Yunan döllerini buradan kovacağız. Bizim paramızı, bizim malımızı onlardan geri alacağız” demişlerdi. Dün de; tetikte olmaları, etraflarındaki Yunan döllerinin evlerini, iş yerlerini iyice bellemeleri istenmişti. Bir de ananıza bacınıza sahip çıkın, bugün ortalarda pek gözükmesinler uyarısında bulunmuşlardı. Salim söylenenleri pek anlamasa da bir grup azınlık için iyi şeyler olmayacağını kavramıştı ama sormaya cesaret edememişti.
Salim doğma büyüme Şişli’liydi. Babası çalışmak için Almanya’ya gitmiş, bir daha dönmemişti. Annesi, yaşlı anneannesine bakmak için Taksim’de bir şapka dükkânında işe girmişti. Dükkânın sahibi Madam Maria, annesini korur, her ay cebine evdeki çocuk için para sıkıştırırdı.
Salim tıraşını ağırdan alıyordu. Aynadaki buğuda, bazen çocuk bazen yaşlı yüzler beliriyordu.
Bakkal Yannis Amca geldi aklına. Bir seferinde hastaneye arabasıyla götürmüştü. “Ağlama, sana o kamyoneti alacağım,” demişti. O anı hatırladı; gözlerinin içi doldu.
Jilet yanağını kesti. Kan sıcak sıcak aktı.
“Ne yapıyorum ben?” diye söylendi kendi kendine. “Bugün bizim için büyük gün. Yannis Amca, Madam Maria… Onlar geçmişte kaldı.”
İçinden bir ses fısıldadı: “Ama onlar bize hep iyilik etti.”
Diğeri bastırdı: “Unutma! Atatürk’ün evini bombaladılar. Sen Türk değil misin?”
Aynada başka bir yüz belirdi: Sofia. Yan apartmanda otururdu. Onu her sabah pencereden seslenerek okula çağırırdı. Güler yüzüyle, “Sen zalim mi oldun, Salim?” derdi.
Annesi çörek yapar, bir tanesini hep ona ayırırdı. Geçen yıl öldü kadıncağız. Sofia’yla birlikte defnetmişlerdi. O kiliseye gitmişti, Salim camiye. Aynı gün hem helva hem koliva dağıtmışlardı.
Sofia kalem boylu, kara saçlıydı. Liseyi bitirdiklerinde elini tutmuştu Salim, ama Sofia hemen çekmişti: “Ben Nikos’la evleneceğim,” demişti.
Salim’in içini bir şey sıkıştırdı. Kıskançlık mıydı, öfke mi? Belki ikisi birden.
“Yok,” dedi sessizce, “ben ona dokunamam.”
Sonra Anais Teyze geldi aklına.
Annesi geç kaldığında, Anais Teyze sofraya çağırırdı onu: “Gel paşam,” derdi, “bizde yiyelim.” Uskumru dolması, pilaki yapar, kendi bardağını rakıyla doldurur, Salim’in bardağına da bir parmak koyardı.
Sonra birlikte dans ederlerdi, ayaklarında terliklerle. Kadının rakı kokulu parfümü hâlâ burnundaydı.
“Bunlar da mı düşman?” diye geçirdi içinden.
İç sesi hemen bastırdı: “Zayıflık etme. Düşünme bile.”
Salim aynaya baktı. Yüzü, içi gibi çizik içindeydi. Bir damla kan lavaboya düştü.
Dışarıdan kalabalığın sesi yükseliyordu. Bağrışmalar, teneke sesleri, cam kırıkları.
Annesi hâlâ uyuyordu içeride.
Salim gömleğini giydi, aynaya bir kez daha baktı.
Elini musluğa uzattı, durdu.
Suyun sesiyle birlikte dışarıdan bir camın kırıldığı duyuldu.
Salim’in eli musluğun üzerinde kaldı.
Bugün büyük gün, dedi içinden biri.

















