
Yeni bir öykü kitabı ve bir kadın yazarın ilk kitabı olması nedeniyle dikkatimi çeken İçimdeki Kilitleri Tek Tek’i almamla okumam bir oldu Ne büyük keyif. Türkçeyi oldukça düzgün kullanan ve kendine ait bir dil oluşturduğu çok belli olan Gaye Keskin’in öyküleri beni bırakmıyor, aralarda mola vermek zorunda kalıyordum. Kitap biteli birkaç gün geçti, vedalaşmadan kitap hakkında yazmam gerektiğini biliyordum.
Kitapların içini açmadan önce uzun uzun kapaklarını incelerim. Figürleri, renkleri, yazı tiplerini… İçimdeki Kilitleri Tek Tek’in kapağı bej renginde. Suya sabuna dokunmayan, her kusuru örten, iyi olanı arttıran bir renk. Gümüş pullarla kaplı yarım bir balık gövdesine yaslanmış yarım bir yüz var. İki yarım bir bütün etmiyor ancak grafiğe dikkatli bakıldığında bir balık hattı oluşturulduğu anlaşılıyor. Yarım bir balık ve yarım bir kırmızı rujlu kadın birleşince ne olacak?
Yarımlardan tam olmayacağını bir şekilde seziyoruz. Saçı, kaşı, rujuyla güzel olduğu belli olan bu kadının güzelliğinin bir maske olduğunu düşündüren bir hattın takip ediyorum, gerçek olma olasılığı yüksek olan göz bölgesinin bir yüzgece benzediğini algılıyorum. Düşüneceğim şeylere bir yenisi ekleniyor.
Öyküleri okumaya başladıktan sonra kitap kapağı anlam kazanmaya başladı. Öykülerde fazlaca imge ve metafor kullanılmıştı. Hemen her öyküde bu durumun varlığını sezmek zor değil. Açılış öyküsü olan Madam Violet’in Sandığı buna bir örnek. Sandık, fincan, su, yıkanmak, kedi, mezarlık, boş ev, dolu ev gibi. Madam Eleni kilitli olmayan sandığının anahtarını komşusunda aramayı seçtiği anda okur da öyküye dahil oluyor. “Anahtar benim, dedim fısıltıyla. Anahtar bendim,” cümlesiyle birlikte neredeyse anlatıcının omzunun arkasından mekânı gözetlemeye başlıyoruz.
Kawabata’nın sessiz çığlık atan karakterlerine benzeyen karakterleri var Gaye Keskin’in. Bu karakterlerin sessiz çığlıkları, kendilerini dönüştürme yolundaki ilk adımları. Travmalarını unutmayan, bir şekilde yaşamı idame ettirirken geçmişten gelen bir tetikleyiciyle bambaşka hâller alan karakterleri var yazarın. Kitapta en beğendiğim öykü olan Doğum Günü’nde böyle bir karakter var. Kırkıncı yaş doğum günlerinde bir kafede buluşan ikizlerin çarpıcı öyküsü. Sınırların kaybolduğu, gerçeğin perdelendiği, gerçekliği yüksek ve atmosferi başarılı bir öykü. Tek mumlu çilekli pastaya eğilmiş yaralı kadının göz yaşları tam önümüzde.
Doğum Günü öyküsünün bir başka özelliği, abartısız bir dille anlatılmış olması. Neredeyse bebeklikten başlayıp yıllara yayılan travmalar böyle süsten uzak bir üslupla aktarıldığında daha da çarpıcı oluyor.
Öykülerdeki bazı karakterlerse Mişima’nın karar vermekle eyleme geçmek arasında kalan tutkulu, karışık karakterlerine benziyor. İhtişamlı çıkışlarının ardından balon gibi sönenler olduğu gibi, ataletleri nedeniyle sadece izleyici olarak kalanlar da var. Öykünün hikâyesini bir anda durdurup eslerle okuru öyküye çeken bir yazı dili kurmuş Gaye Keskin. Öykülerin çoğunda bir ana odaklanmışken hızlıca geçmiş bugüne yansıyabiliyor. Rüya gerçeğe, gece gündüze dönüşebiliyor. Bunun iyi bir örneği Bir Varmış Bir Yokmuş öyküsü. Kendi kabuğundan sıyrılıp başka bir benlik geliştirmek üzereyken kendine kapan olan Hilmi’nin öyküsü.
Sen, Ben ve Eleni ve Denizkızı öyküleri bu kadar kapalı kalmasaydı daha parlak olurmuş. Bir okur olarak esler ve açık bırakılan anlar, sonlarla öyküye dahil olmaktan fazlasını gerektiriyor bu kapalılık.
Gaye Keskin, sen diliyle anlatımı bir tek Neriman öyküsünde kullanmış. Öyküde en zor anlatımlardan biri. Bana kalırsa öykünün temel meselesine, dramına uygun bir seçim olmuş. Az sayıda olmakla birlikte açıklayıcı cümlelerin yer alması dikkatimi çekti. Bu açıklamalar ve son paragraf tamamen çıksa, öykü tamlığından ve etkisinden çok şey kaybetmeyecek gibi.
Kitabı kapadığımda yine kapaktaki figürle göz gözeydim. O bana bakıp susuyordu. Bense içimdeki kilitleri tek tek…
















