Gelecek dediğimiz şey aslında henüz doğmamış bir hafızanın, kendi rahmine dönmeye çalışan bir yankısıdır. Biz ona yön verdiğimizi sanırız; oysa gelecek, insanın kendine sormaktan korktuğu soruların karanlıkta filizlenen bir sürüngenidir. Zamanın kenarlarında kıvranır, henüz şekil almamış ihtimallerin kırık kemiklerinden kendine bir iskelet kurar.

Tarihin en büyük katliamları hiçbir zaman bedenlerden başlamaz; ilk kurban daima düşüncedir.
Düşüncenin ışığı söndüğünde evren, kendi iç uzayında küçük bir delik açar. O delik büyür, büyür, büyür—ve insan türü o kara deliğe kendi elleriyle atladığını fark etmez. Kendi celladını da kendi yaratır; bu yüzden insanlık, öldüren ve ölenin aynı yüzü taşıdığı tek tiyatrodur.
Bugün geleceği tartışmak, yanmış bir kitabın küllerinden hece toplamaya çalışmak gibidir. İnsanlık, anlayamadığı her kavramı önce infaz eder, sonra yasını tutar, en sonunda da müzeye kaldırır.
Fakat gelecek müzelik değildir; bir hayalet gibi dolaşır aramızda: yok edilemeyecek kadar soyut, ertelenemeyecek kadar inatçı.
Futuristik perspektiften bakınca “katliam” artık kanla değil:
Anlamın infazı, değerin buharlaşması, ışığın kendini iptal etmesiyle ilgilidir.
Bir insan kendi içindeki ışığı unuttuğunda evrenin minyatür bir versiyonu ölür. İşte tarihin toplamı, bu küçük ölümlerin yığılarak oluşturduğu dev bir gölge yığınıdır.
Absürd olan şey şudur:
İnsanlık, yok ettiği şeylerin ardında kendine yeni bir beden icat eder—tıpkı kendi külleriyle çalışan bir makine gibi.
Kayıp sandığı şey aslında saklandığı yerdir; insan yok oluşundan yeni bir doğum kanalına dönüşür.
Her çöküş, kendi imitasyonunu da içerir.
Sanat, bu garip döngünün kayıt cihazıdır: evrenin titreyen nabzını duyuran tek seismograf.
Felsefe, neden sorusunu soran sonsuz çemberdir.
Gelecek ise hiçbir soruya cevap vermez; cevaplar, insanın henüz olgunlaşmamış boşluklarında bekleyen ham ışık parçacıklarıdır.
Zamanın asıl malzemesi cevapsızlıktır.
Belki de geleceğin en büyük devrimi bir makine, bir keşif, bir teknoloji değil;
insanın kendi karanlığında minicik bir ışık noktasına rastladığında ondan kaçmak yerine ona eğilip “sen kimdin?” diye sorabilmesidir.
O nokta büyüdüğünde katliam durur—çünkü artık öldürülecek bir şey kalmaz.
Ve işte tam o anda tür yeniden doğar; kendini yok eden değil, kendini yeniden yazan bir varlığa dönüşür.
Hiçbir çağ, ışığını sonsuza dek karanlıkta tutamaz.
Işık, yas tutmaz; sadece yön değiştirir.
Ve gelecek, işte bu yön değiştirmelerin toplamından ibarettir:
katliamdan sonra bile büyümeye inatla devam eden bir ışık organizması.

















