
Dördüncü kattaki kuzeye bakan dairede yaşayan kadın, çoğu zaman tek başınaydı. Üniversitede yarım kalmış bir mantık eğitimi vardı; gün boyunca aklına gelen düşünceleri defterine yazardı. Kurşun kalem kullanırdı. Silgi izlerini severdi; düşüncenin geri dönüşünü kanıtlar gibi gelirdi ona. Açtığı yeni sayfaya şunları yazdı:
“Türkiye’de yaklaşık her on kadından dördü, yaşamının herhangi bir döneminde partneri tarafından şiddete maruz kalıyor. Şiddet; yaş, eğitim düzeyi, bölge ve refah seviyesi tanımıyor. 2025 yılında en az üç yüz doksan bir kadın, bir erkek tarafından öldürülmüş. Üstelik çoğu da, kendi evinde…”
Kalem bir süre parmaklarının arasında kaldı. Sayfaya baktı ama yazdıklarını okumadı. Bazı cümleler, bakılmadan durdukça ağırlaşıyordu. Defteri kapattı. Kendini günlük işlerle avutmaya çalıştı...
***
Akşamüstleri bir avluyu paylaşan beş apartman aynı saatte canlanmaya başlardı. Evlerin ışıkları yanar, okuldan dönen çocuklarla avlu hareketlenir, asansör kapıları açılır kapanırdı. Kadın, bu düzenin içinde görünmez olmayı tercih etmişti. Komşular onu nazik biri diye anardı. Nazik olmak, soru sormamayı da içerirdi.
Akşam kapı kilidinin çevrildiğini hissettiğinde, sırtındaki kaslar sertleşti. İçeri giren eşi, gecenin provasını dışarıda yapmış gibiydi: ölçülü göz teması, sabit ses tonu ve aşağılayıcı bir bakış… Ayakkabılarını yine hizalayarak çıkardı; bu küçük töreni bilerek uzatırdı. İzlenmeyi severdi.
“Çok yoğun bir gündü,” dedi, ceketini sandalyenin arkalığına özenle asarken.
“Yemek hazır,” diye cevap verdi kadın, sesi sıkıntılı, bakışı kaçak…
Masaya oturduklarında televizyonu açtı kocası. Haberlerin sesi, evin boşluklarını; yemek masasının altını, kapı pervazlarının içini, koltukların kıvrımlarını doldurdu. Kocasının kaşığını bilerek tabağa sürterek yediğini fark etmişti; çıkardığı sesle, onun sabrını ölçüyor gibiydi…
“Bugün hangi boş işlerle uğraştın?” diye sordu, omuzlarını genişleterek.
“Hiçbir şey” dedi kadın, kelimeyi tartarak.
Bulaşıkları makineye yerleştirdikten sonra banyoya geçti. Musluğu kısık açtı. Kocasının, onun ses çıkarmasını sevmediğini biliyordu; gürültü, oyunu bozardı. Aynada boynundaki morluğa baktı. Rengi değişmişti. Zamanı ölçmeyi severdi; morlukların da bir takvimi vardı.
Acı, tekrar edince ehlileşir mi? Yoksa yalnızca susmaya mı yarar? diye geçirdi içinden. Kocası, beklemeyi çok iyi bilirdi. Bir şeyi hemen yapmaz, erteleyerek gerginliği tırmandırırdı. Bugün bir şey olmadıysa, yarın ya da öbür gün mutlaka olacaktı.
Havluyla yüzünü kuruladı. Salona geçtiğinde televizyon hâlâ açıktı. Haber spikeri aynı cümleyi üçüncü kez kuruyor, görüntüler değişse de ton hiç değişmiyordu. Koltuğa oturmuştu eşi; kumandayı dizinin üzerine yerleştirmiş, başparmağını düğmenin üstünde bekletiyordu.
“Otur,” dedi. Sesi buyurgandı.
Kadın yanına oturmadı. Kendi koltuğuna gitti. Pencereye yakın olana. Araya mesafe koymakta fayda vardı.
“Bugün yan komşuyla mı karşılaştın?” diye sordu adam, ekrana bakmayı sürdürerek.
“Merdivende,” dedi. “Kısa…”
“Zaten,” dedi sözünü keserek. “Sana uzun sohbet yakışmıyor.” Sahte gülümsemesi yüzünde kalmıştı. Ta ki yüz kasları yorulana kadar. Sonra kumandaya bastı, sesi bir anda kıstı. Sessizlik, bilerek kurulduğunda tehlikeliydi. Kadın bunu biliyordu. Düşüncelerini de bu yüzden hep sessiz tutardı; içinden geçenleri bile yavaşlatır, köşelerini törpülerdi.
Adam ayağa kalktı. O gelmeden önce kapatılmış olan perdeleri düzeltti. Hep aynı yerden, aynı açıyla. Düzeltirken kumaşı hafifçe gerer, sonra bırakırdı. Bir şeyi kopartacakmış hissini vermeyi severdi…
“Yarın anneme gideceğiz,” dedi. “Hazırlıklı ol.”
Kadın başını salladı. Hazırlık, onun dilinde başka bir anlama gelirdi. Ne giyeceğini değil, ne söylemeyeceğini düşünürdü. Cümleleri önceden eksiltir, sorulardan kaçacak yolları belirlerdi.
Gece ilerledi. Yatağa uzandıklarında adam konuşmadı. Elleri, yorganın üzerinde durdu. Ama dokunmadı. Dokunmamak da bir yöntemdi. Kadın ise nefesini saydı. Bir, iki, üç. Uyuyormuş gibi yaptı. Uyku, çoğu zaman en ikna edici roldü.
Ertesi gün, kapının kapandığını duyduğunda ev yeniden kendi ritmine dönüvermişti. Perdeleri açtı; güneş hiç çekinmeden salona girdi. Ağır ağır kahvesini yaptı. Fincanı iki eliyle kavradı. Defterini açtı. Bir cümle yazdı, sonra sildi, ardından yeniden yazdı. Zaman ona aitken acele etmiyordu. Pencereyi araladı, avludan gelen sesleri dinledi. Çocukların bağırışı uzaktan gelince yumuşuyor, evin içine girmeden buharlaşıp yok oluyordu. Yalnızken, eksik hissetmiyordu kendini; tersine, tamamlanmamışlığın verdiği serbestliği içinden geldiği gibi yaşıyordu.
Öğleden sonra kitaplığın önünde durdu. Seçtiği kitabın bir sayfasını okuyup, yerine koydu; bitirmemek de bir karardı. Hem bitmeyen kitaplar, ondan hesap sormuyordu. Kısa bir yürüyüşe çıktı, merdivenleri inerken bu kez adımlarını saymadı. Kimseye görünmemek fikri o gün eskisi kadar önem taşımamıştı. Bu duruma kendi de şaşırdı ama üstünde durmadı. Durmak istemedi…
Eve döndüğünde banyoya girip boynundaki ize baktı. Bir gün içinde epey solmuş gibi geldi gözüne. İçinde, adını koyamadığı tuhaf bir sevinç vardı.
Akşamüstü olunca avlu yine canlandı; asansör kapıları açıldı, kapandı. Zor saatler iyice yaklaşmıştı…
Kapı kilidinin sesiyle birlikte omuzları düştü. Kendini bir anda küçülmüş buldu; sabahki genişlik hissi birden daraldı.
“İyi akşamlar,” dedi adam, ceketini aynı yere bırakarak.
“Hoş geldin,” dedi kelimeyi ağzında ıslatarak.
***
Kadın yemek masasına giderken adımlarını yavaşlattı. Yalnızken doğal olan her hareketi, artık fazlalık gibi geliyordu. Kendi evinde, kendi bedeniyle yer kapladığını düşündü. Her zamanki gibi düşüncelerini de sessizleştirdi. Akşamlar, onun için bir sınavdı; eksik olması gerekiyordu. Ne kadar az görünürse ve konuşursa, o kadar güvende hissediyordu kendini. İşlerini tamamladıktan sonra en rahat hissettiği yere — pencerenin yanındaki koltuğuna oturdu.
Televizyon açıktı. Görüntü akıyordu ama ses kısıktı; bu, kocasının konuşmak için planladığı bir sahneydi.
“Bugün neler yaptın?” diye sordu adam, ekrana bakmayı sürdürerek. Cevabı merak edilen bir soru değildi bu. Yoklamaydı.
“Hiç,” dedi kadın.
“Hiç,” diye tekrarladı alaycı şekilde. “Senin için normal bir kelime. Bir şey becermeye uygun değilsin zaten.”
Kadın duymazdan geldi. Koltuğun kenarına doğru çekildi.
“Abin aradı mı?” dedi adam. Bu kez başını çevirdi, gözlerini kadının yüzüne sabitledi.
“Hayır.”
“Zaten,” dedi. “Aziz akıllı adam. Seni aramak içinden gelmemiştir. Konuşurken insanı bezdiriyorsun.” dedi. Sesi sakindi çünkü sesinin sakinliğinin cümleleri daha ağır kıldığını çok iyi biliyordu.
Kadın bir şey söylemedi. Bundan sonra ağzından çıkacak her kelime, yanlış bir yere temas edebilirdi. Sinirine hâkim olmalıydı. Boğazında bir sıcaklık hissetti. Utanç değildi; daha ince, daha yaygın bir şeydi bu. Kendinin, atılmak için kenara ayrılmış bir eşyaya benzediğini düşündü. Yer kaplayan ama işe yaramayan…
Adam ayağa kalktı. Orta sehpanın üzerindeki fincana baktı.
“Bunu niye burada bıraktın?” dedi ellerini arkasında birleştirerek.
“Fark etmedim,” dedi kadın. Sesi, kendisine ait değilmiş gibi çıkmıştı.
“Fark etmemek de senin işin,” dedi. “Hem de en iyi yaptıklarından. Hem sen neyi fark edersin ki zaten?”
Kadın başını eğdi. Bir anlığına sustu. Sonra, kısık sesle — neredeyse kendine söyler gibi konuştu:
“Belki de fark etmemek,” dedi, “insanı daha huzurlu kılıyordur.”
Adam kaşlarını çattı. Duyduğu fısıltıyı tartmadı bile; doğrudan tersinden almak işine gelmişti.
“Ne demek istiyorsun sen?” diye sordu. Sağ göz kapağı ufaktan seğirmeye başladı. Artık bedeni öne doğru eğilmişti.
“Bir şey demek istemedim,” dedi kadın. “Sadece…”
“Sadece ne?” diye sordu. Sesi yükselmişti. “Bana mı laf sokuyorsun?”
Kadın, kelimeleri geri almak ister gibi ağzını açtı, kapadı. Sonra durdu. Gözlerini kaldırmadan, “Bazen,” dedi duyulur duyulmaz bir sesle, “insan görmediğine daha iyi katlanıyor ancak…”
Cümlesi bitmeden tokat gelmişti. Sertti. Şaşırtıcı derecede de hızlı. Başı yana savruldu; sesi çıkmadı. Elini yüzüne bile götürmedi. Acıyı sahiplendi. Adam bir an için durdu, sonra büyük bir iş başarmış gibi diklendi.
“Bak,” dedi, işaret parmağını savurarak, “insan böyle konuşturulmaz işte,” diye ekledi.
Kadın ayağa kalkmaya çalışırken adam omzundan sertçe itti. Dengesi bozuldu. Koltuk yerinden kaydı, halı katlandı. Başını sehpaya çarptı. Sehpa devrildi; üstündeki biblolar yere saçıldı. Alnından ince bir kan süzüldü.
Adam bakmadı. Önce televizyonu kapattı. Sonra salonun ışığını söndürdü. Ayak sesleri uzaklaştı. Yatak odasının kapısı kapandı.
Kadın karanlıkta kaldı. Yerde. Koltuğunun yanında. Evinin en güvendiği yerinde. Kan, alnından aşağı doğru aktı, aktı; halının desenine karıştı. Koltuğun kaymış olduğunu fark etti. Sehpanın yan yattığını gördü. Etraf dağılmıştı. Aklından, dağınıklığı toplaması gerektiği fikri geçti. Doğrulmayı denediyse de sanki yerçekimi bir anlığına artmış gibi onu daha sert tutmaya karar vermişti. Yerde öylece uzanırken düşündü:
Bir kadın diri diri ölürken, neyi korur?
Evinin düzenini mi?
Kendi sessizliğini mi?
Sabah gözlerini açtığında, sıkı sıkı kapatılmış perdelere baktı. Bir avluyu paylaşan beş apartmandan birindeki ev hâlâ kuzeye bakıyordu.
















