Öykü: Yer Değiştiren Şey | Füsun Günaydın

Şubat 2, 2026

Öykü: Yer Değiştiren Şey | Füsun Günaydın

O gün şehir trafiğinin sesi ikisinin konuşamadıklarını onlar adına dile getiriyormuş gibiydi. Sanki bu uğultuda yeteri kadar otursalar her şey kendiliğinden söylenmiş olacaktı.

Eski bir kafedeydiler. Yıllar önce ilk kez buluştukları kafede. Masalar alçak olduğundan adam konuşurken kolayca kadının üzerine eğilebiliyordu o zamanlar. Oysa bugün kadının yüzündeki en küçük işareti bile kaçırmak istemediğinden onun tam karşısına oturmuştu. Olası tereddüt işaretlerini okumaya çalışıyordu.  Kadın başını çevirdi, oturduğu yerden dışarı baktı.  Gri gökyüzünün altında hızlı hızlı yürüyen insanları gördüğünde aslında yabancı bulduğu bu şehirde olmak istemediğini düşündü.

 Yıllar önce hazırlıksız yakalandığı bir kargaşanın içinde, adamın hatırına buraya yerleşmişti. Uzun süre güzel günler yaşamışlardı yalan yok ama sonra her şey nasıl aniden alt üst olmuştu? Gerçi şimdi dönüp geçmişe baktığında her şeyin pek de aniden gelişmediğini ama söz konusu  ayak seslerini duymazdan gelmeyi daha çok tercih ettiğini fark etti. Adamın uzayan gece toplantıları, sıklaşan iş seyahatleri, tuvalete giderken dahi elden bırakmadığı cep telefonu… Cep telefonu ilk işaretti sanki. Daha sonra gece toplantıları uzamaya başladığı dönemde telefon artık hep masanın üzerinde sessiz ve masum duruyordu.

Sonrası işte malum, daha da sıklaşan iş seyahatleri. Artık devam etmenin mümkün olmadığını biliyordu ama bu kez de kendini hazırlıksız olduğu yeni bir romana ortadan girmiş gibi hissediyordu. Başı sonu belirsiz yeni bir yaşam. Tekrar pencereden baktı gökyüzü iyice kararmıştı. Hayatının bundan sonrasına devam edemeyecekmiş gibi hissetti. Adam bir an karşısındaki, kadının yüzünün küçük parçalara ayrılır gibi olduğunu gördü.

Kadın düşüncelerini dağıtmak için başını iki tarafa salladı.

Adam içinden “Aşk böyle bir şey işte. Bir bakarsın bütünüyle hayatının üzerine çökmüş izinsiz nefes aldırmaz. Ama sonra gün gelir öyle hafifler ki yaptığın hiçbir şeyde aşkı önemsemez hatta hatırlamaz hale gelirsin.

Aşk tıpkı roller coaster gibiydi. En tepeye çıkıldığında hissedilenler, pırıl pırıl görüntü bir sonraki virajda azalmaya başlardı. Ama insan hep en tepeye tekrar çıkılabileceğini umut ederdi. Olmazdı. Roller coaster’ın olayı buydu, tepeden aşağı…

Ayla ile de öyle olmuştu. En tepede oldukları dönemde kahkahalar birbirine kenetlenip, gökyüzüne uçarken, ruhları da birbirine geçip uçuyordu. Sonra, sonra roller coaster’ın doğal inişine geçilmişti.  

O tepe duygusu unutulamadığından mıdır nedir? Aşağı iniş hali biraz geç kabul edilir. İki kişiden biri daha önce fark eder artık tepede olmadıklarını ama diğeri kısa sürede olsa hala tekrar tepeye çıkarız zanneder…

Adam “Seni çağırmamın gerçek sebebini merak ediyorsundur,” dedi. Kadın içinden “Pek de gizemli değil aslında,” diye geçirdi. Tedirgin bir şekilde adamın ağzından çıkacak sözcüklerin hayatı üzerine nasıl bir etkisi olacağını düşündü.

“Sana anlatmak istediklerim daha doğrusu anlatmaya zorunlu olduğum şeyler var. Bu konuşmayı yapmak benim için de kolay değil ama…” Kadın bu başlangıçtan sorasını duymaya istekli değildi. Gelecek kelimelerin ona  özgürlük kapısı mı aralayacağını yoksa derin bir yara mı açacağını tekrar merak etti.

Garson yanlarına geldiğinde masada duran üçüncü sandalyeyi işaret etti. ”Gelecek kimse var mı?”

Her ikisi de boş sandalyeye baktı. Aynı neşeli, tasasız kadını gördüler.

Adam kendini iyi hissetmedi. Kadın soğuk, boş suçlayıcı bakışlarla adama dönüp cevap vermesini bekledi. “Hayır” dedi adam “İki kişiyiz. Ne alırsın Ayla ben kahve istiyorum”

“Tamam ben de kahve alayım”

İçinden “Keşke iki kişi olsaydık” diye geçirdi. “O zaman iş seyahatlerine gittiğinde birlikte seyredebilmek için ertelemiş olduğum filmleri izlemiş olurduk. Ve belki onlar üzerine konuşurduk. Belki şimdi üç değil dört veya beş kişi olurduk. Her zamanki gibi Neşe, Mehmet, Gülgün ‘la film üzerine muzip bir tartışmada olurduk.

Keşke dediğin gibi iki kişi olsaydık. Ama hayır olduğumuz iki kişilik hal geride kaldı. Artık iki kişi değil çöl ortasında birer kişiyiz tek, tek ayrı fanuslarda çevrelenmiş. Beni yanından uzaklaştırıp bir başkasını yanına almak istiyorsun. Oysa hiç kimse başkasının yerini alamaz. Hele hele o yer zorla boşalttırılıyorsa.

Birini yanına almadan yerini hazırlamak gerekir. Bu nedenle uçaklar iniş için pistin boş olup olmadığını kuleye sorar. Maazallah aynı anda pisti hem boşaltıp hem de başkasının inmesine izin vermek! “Aman diyeyim” Arada kule bile gümbürtüye gidebilir.”

Garson kahveleri bırakıp, uzaklaştığında adam beklenmedik bir sakinlikle “Sana söyleyeceğim şeyi aslında kendimden saklıyordum,“ dedi. Kadın bu cümlenin ardından gelen sessizlikte kendi hayatının kontrolünün kimde olduğunu merak etti. Kader mi? Kendisi mi? Karşısındaki adam mı? Diğer kadın mı? Yoksa görünmez biri mi?

Görünmez biri olsa, neden ille de üzüntü vermeyi seçerdi. Sonu başından belli hikâyede her ikisinin de hüsrana uğrayacağı açıktı. Kimse genç yaşlarda sevilen birinin yerini alamazdı. Neden mi? Çünkü aslında o sevilene her bakıldığında görülen sevenin kendi gençliği, kendi ilkleriydi de ondan. Kimse geçmişe dönemeyeceğine göre, kim kimin yerini alabilirdi. İsterse kâinat güzeli, kâinat akıllısı, kâinat zengini olsundu. Önemli olan yaşanan gençlik heyecanı mutluluğu, aptallığı, enerjisiydi.  

Sonrasında da güzel şeyler yaşanırdı elbet ama herkes kendi rolünü oynayacaktı. Kimse bir öncekinin yerini alamazdı. Tıpkı şimdinin geçmişin yerini almasının imkansızlığı gibi.

“…Böyle işte “ dedi adam  söyledikleri bittiğinde  sanki  dışarıdaki havanın karanlığı olduğu gibi içeri çökmüştü. “Tamam” dedi kadın yarısı içilmiş kahve fincanını masanın ortasına doğru iterken “O zaman ben kalkıyorum”

Bir daha karşılaşıp karşılaşmayacaklarını düşündü adam… Belki bir caddede ya da bir alışveriş merkezinde yaşanabilecek o minicik anın nasıl da aşılamaz olabileceğini. Bir an vazgeçmek ister gibi oldu. Boş sandalyeye ilişti gözü “Ama… “ dedi.

Kadın nefesini tuttu. “Ama…?”

“Kızdın bana ama, bunu söylemezsem seni de tutsak halde bırakmış olurdum,” dedi adam içi sızlayarak.

Kadın buruk gülümsedi “Değil mi…” dedi “Haklısın çok sağ ol”

Gitmeden son kez boş sandalyeye baktı. Kendi omuzlarındaki ağırlığın büyük bir kısmının sandalyedeki kadına yüklendiğini görür gibi oldu. Yüreğinin dibindeki acıda azalma mı oldu? Ona mı öyle geldi bilinmez.  

Hafif adımlarla sandalyeden kalkıp kapıya yöneldi.

Yorum yapın