
Çin edebiyatının en aykırı ve en zorlayıcı seslerinden biri olan Can Xue, okurunu alışıldık anlatı güvenliğinden bilinçli bir kopuşa zorlayan metinleriyle tanınıyor. Türkçede Dikey Devinim adıyla yayımlanan kitabı, yazarla ilk kez karşılaşanlar için olduğu kadar onu uzun süredir takip eden okurlar için de güçlü bir eşik oluşturuyor. Bu eşik, yalnızca estetik bir deneyime değil, edebiyatın ne olabileceğine dair radikal bir sorgulamaya açılıyor.
Gerçek adı Deng Xiaohua olan Can Xue, 1953 yılında Çin’in Hunan bölgesinde doğdu. Çocukluğu ve gençliği, Çin Kültür Devrimi’nin yarattığı sert toplumsal ve politik kırılmaların gölgesinde geçti. Ailesi baskılara maruz kaldı, eğitim hayatı kesintiye uğradı ve lise eğitimi alamadı. Ancak bu kopuş, onu edebiyattan uzaklaştırmak yerine bambaşka bir yazarlık yoluna itti. Can Xue, büyük ölçüde kendi kendini yetiştirdi. Okuyarak, yazarak ve deneyerek kurduğu bu kişisel edebiyat eğitimi, onun metinlerine dışarıdan kapalı ama içeriden son derece yoğun bir yapı kazandırdı.
Can Xue’nin edebiyatında gerçeklik sabit bir zemin değildir. Mekânlar kaygı verici biçimde dönüşür, zaman çizgisel olmaktan çıkar, karakterler ise çoğu zaman kendi bedenleri ve çevreleriyle uyumsuz hâle gelir. Psikolojik çözümlemelerden çok bilinçaltının imgelerle konuşan alanına yönelen yazar, açıklamayı reddeder ve sezgiyi merkeze alır. Bu nedenle metinleri sık sık Kafka, Beckett ve Borges ile karşılaştırılır. Ancak Can Xue’nin anlatıları, Çin’in bastırılmış kolektif hafızasını dolaylı ve sezgisel biçimde taşımasıyla bu karşılaştırmaların ötesine geçer.
Dikey Devinim, bu özgün edebi evrenin en yoğun ve çarpıcı duraklarından biridir. Kitap, on iki kısa öyküden oluşur. Daha ilk öyküden itibaren metnin çağırdığı şey, ileri doğru akmak değil, geri dönmektir. Okur, sezgisel bir dürtüyle başa dönmek, yeniden okumak ister. Çünkü karşı karşıya olunan şey, hızla tüketilecek bir anlatı değil, yankısı olan, içine çekerek genişleyen bir edebiyat alanıdır.
Kitaba adını veren Dikey Devinim, çölün altındaki toplulukları, ataları ve geçmişle bağını koparmamış olanları anlatır. Yeraltına doğru yapılan bu hareket, aynı zamanda belleğin derinliklerine yönelmiş bir kazıdır. Can Xue, yüzeyde görünenle yetinmez. Görünmeyen, bastırılmış ve unutulmuş olanı anlatının merkezine taşır. Bu öyküde ilerleme yatay değil, dikeydir. Zaman geriye ve aşağıya doğru akar.
Kırmızı Yapraklar, bedenin yaşamın son evresine yaklaştığında bile tuhaf bir canlılık barındırabileceğini düşündüren rahatsız edici bir metindir. Bir koğuşta yatan hasta bir adam, kanserden iyileşmiş muhasebeci oda arkadaşının intiharını düşünürken çevresindeki insanların kedi adamlara dönüşmesine tanık olur. Bu dönüşüm açıklanmaz. Anlam, yalnızca okurun üzerinde asılı kalan bir sezgi hâlinde var olur.
Gece Ziyaretçisi, ihmal edilmiş bir kapının açılmasıyla başlayan içsel bir kırılmayı anlatır. Bir baba ve kızı, fiziksel bir mekânı açarken, babanın içinde uzun süredir bastırılmış bir değişimi de serbest bırakır. Kızın anlamlandıramadığı bu dönüşüm, metnin asıl gerilimini oluşturur.
Âşıkların El Kitabı, bir kedinin bakış açısından anlatılır. İnsan olmanın yükü, hayvanın berrak ve acımasız gözünden daha da çıplak hâle gelir. Can Xue, türler arası bakışı kullanarak insan merkezli algıyı yerinden eder.
Şehirdeki Köy, Lou Amca’yı ziyaret eden eski bir kapı komşusunun huzursuzluğu etrafında şekillenir. Yüzü değişmiş gibi görünen Lou Amca, çirkinliğiyle görünmek istemeyen yeğeni ve görünmeyen ama hissedilen bir yağmur, bu öyküde atmosferi belirleyen unsurlardır. Herkes sessizce yoluna giderken, okurda kalan şey açıklanamayan bir tedirginliktir.
Kitabın diğer öykülerinde de hayvanlar, atalar, büyükbabalar, hastaneler, ölü çocuklar, toprağı süren anlatıcılar ve başkalarının göremediği yağmur sürekli olarak karşımıza çıkar. Hastanedeki Güller’de bir gül bahçesi huzurun değil, bastırılmış yasın mekânıdır. Mor Çin Gülleri, ihmal edilen bir bitkinin büyümesi üzerinden bellekle unutma arasındaki tuhaf bağı görünür kılar. Yağmur Seyri’nde mekân, zamanı büken canlı bir varlığa dönüşür. Hiç Huzur Yok, ustasını ziyarete giden bir öğrencinin karşılaştığı yıkıcı manzara üzerinden kapanır.
Bu öyküler Çin’de tanıdık mekânlarda geçer ancak hiçbir zaman güvenli ya da yalın değildir. Gündelik hayat, her an yerinden edilme tehdidi altındadır. Can Xue, okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarır ve metnin aktif bir bileşeni hâline getirir.
Yazarın edebi üretimi öykülerle sınırlı değildir. Five Spice Street, kapalı bir topluluk içinde dolaşan söylentiler ve güç ilişkileri üzerinden kolektif bilinç fikrini işler. The Last Lover, rahatsız edici insan ilişkileriyle Can Xue’nin uluslararası alanda en çok ses getiren romanlarından biri olmuştur. Frontier, sınır ve aidiyet kavramlarını belirsiz bir coğrafyada rüya ile gerçek arasında sorgular. Love in the New Millennium ise modern dünyada aşkın ve yalnızlığın parçalanmış hâllerine odaklanır.
Son yıllarda Can Xue’nin adı, Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında sıkça anılıyor. Eleştirmenler, onun edebiyatının ulusal sınırları aşan, evrensel bir bilinçaltı dili kurduğunu vurguluyor. Politik mesajlarını doğrudan sloganlarla değil, rahatsız edici imgeler ve sezgisel kırılmalar aracılığıyla iletmesi, onu çağdaş edebiyat içinde benzersiz bir konuma yerleştiriyor.
Can Xue okumak kolay değildir. Metinler direnç gösterir, huzursuz eder ve çoğu zaman yanıt vermekten çok soru üretir. Ancak bu zorluk, onun edebiyatının temel gücüdür. Dikey Devinim, belleğin, bedenin ve doğanın sürekli olarak yer değiştirdiği bu dünyaya açılan etkileyici bir kapı sunar. Nobel tartışmaları bir yana, Can Xue’nin edebiyatı şimdiden kalıcı bir iz bırakmış ve çağdaş dünya edebiyatında kendine özgü bir alan açmayı başarmıştır.

















