Masthead header

Öykü: Femme fatale | Burak M. Oldaç

Her şeyi sayıyordu, her şeyi… İlk önce fark edememiştim bunu yaptığını.

Bir gün manav alışverişinden gelmiş, elimdeki poşetleri tezgâha bırakmıştım. Mutfağa gelip aldıklarımı dolaba koymaya başlamıştı. O anda bir fısıltı duymuştum. Fark ettirmeden yanına kadar yaklaştığımda onu, poşeti açıp içindeki her domatese dokunurken bulmuştum. Bir yandan da fısıldayarak sayıyordu hepsini teker teker.

“Firûze” diye seslendim, tonlamamda bir soru havası vardı. Birden saymayı bırakıp poşeti olduğu gibi buzdolabının sebzeliğine bıraktı. “Hiiiç, bir kiloda kaç tane domates olduğuna bakıyordum,” dedi ve henüz yerleştirmediği poşetleri buzdolabının yanında, yerde bırakıp kaçarcasına salona gitti.

Sayılabilecek her şeyi sayıyordu Firûze. Söylediğine göre saymayı, henüz çok küçük bir çocukken babasından dayak yerken öğrenmişti. Kaç tane tokat, kaç tane yumruk yediğini merak etmiş bir gün. “Saydığım ilk dayağı yalnızca gülümsediğim için yemiştim,” diye anlatmıştı bana, artık ne içtiğimizi unuttuğumuz bir akşamın sonlarına doğru…

Her şeyi sayıyordu Firûze. Bazen gizliden, bazen bağıra bağıra… Yine o gereksiz kavgalarımızdan birini yapıyorduk. Birden ayağa kalkıp yüksek sesle saymaya başladı: “1… 2… 3… 4… 5… 6…”

“Ne sayıyorsun Allah’ın belası!” diye bağırdım.

“Senden önce ve sen varken seviştiğim erkekleri…” dedi neredeyse fısıldayan bir sesle… Sonra bağırarak saymaya devam etti: “7… 8… 9…”

Bedenim titremeye, tüylerim ürpermeye başlamıştı, “Sus, ne olur sus!” diye bağırmaya devam ettim ben de…

“10… 11… 12…”

“Sus Firûze! Ne olur sus!”

“Bitmedi daha; dinle: 13… 14…”

Ona ve daha çok kendime zarar vermemek için kapıyı çekip dışarı çıkarken, salondan hala bağırıyordu: “29… 30… 31… 32…”

Bu onu dünya gözüyle son görüşüm olmuştu. Eve döndüğümde eşyalarını toplamış, gitmişti. Nasıl hissedeceğimi bilemediğimi hatırlıyorum. Kapıyı açarken sinirim hala geçmemiş, ellerim ve ayaklarım az da olsa titremeye devam ediyordu. Ama evde ondan kalan boşluğu görünce sinirimle hüznüm birbirine karışmıştı.

Şimdi düşününce… Ne olacaktı ki zaten başka? Konuşmasının “Senden önce…” kısmı neyse de “Sen varken…” kısmı, bu olanları doğal yoluna sokmuştu. Ama yine de o gün dışarıdayken aklıma bile getirmediğim ayrılık, evin her yerine sirayet etmişti; hüznüm bundandı.

O gün o ayrılığı aklıma neden getiremediğimi hala tam olarak bilemiyorum elbette… Ama bu neden her neyse, bugün bu feribota binmemin nedeniyle birebir aynı. Evet, ben bu feribota Firûze’ye gitmek için bindim. Bu düğün salonu kılıklı güvertede oturmamın tek nedeni bu.

***

O kavgamızın üstünden epey zaman geçmişti. Ne yaptığımı bilmez bir halde yaşamaya başlamıştım. Ona ulaşabileceğim her yerden engellemişti beni. Evini biliyordum elbette, ama gidince onu başka bir erkekle bulma ihtimali, oraya gitmemi engelliyordu.

Beni aldattığını zaten biliyordum doğru, ama böyle zamanlarda mantıklı düşünemiyor insan. Göz görmeyince gönül katlanıyor, o gün dilinden dökülen şeyler sadece birer sayı oluyor. Uyumaya çalıştığım her an, aklıma sadece o güzel yüzünü göğsüme yasladığı zamanlar geliyor ve Firûze, zihnimde gittikçe daha da güzelleşiyor… Ve en önemlisi, her şey sana, zaten yaşanması gereken, alnına kazınmış ve ne yaparsan yap değiştiremeyeceğin kaderinmiş gibi geliyor. Ve koşturmaya başlıyorsun kaderinin peşinden.

Aklıma başka biri olmak geldi birden… İsmen, cismen, hissen başka biri… Yeni bir ad buldum kendime, yeni bir yaşam kurdum. Bu yaşamı kurgularken Firûze’nin beğeneceği şeylere özellikle dikkat ediyordum. Adım artık Selim Korkut değil, Kaan Yücel’di. Kaan, Selim gibi sosyal medyadan uzak değildi, çünkü Firûze onu, Selim’e yaptığı gibi engellenmemişti hiçbir yerden. Telefon numaraları bile farklıydı. Şimdi artık Kaan’ın yapması gereken tek şey, Firûze’nin şüphelenmeyeceği zamana kadar bekleyip sonrasında, ona bütün sosyal medya sitelerinden bağlantı isteği göndermekti.

***

Dün gece Instagram’dan konuşurken karar verdik buluşmaya… Yaklaşık bir aydır düzenli konuşuyorduk, Kaan başarmıştı. Firûze ilk defa görecekti Kaan’ı.

Sabahleyin, üzerime Kaan’ı giyinip çıktım evden. Kadıköy’de bekliyor olacaktı beni Firûze. Çünkü Kaan, benim gibi Yalova’da değil, Pendik’te yaşıyordu.

***

İniyorum… Yanaştı feribot iskeleye… Firûze’ye gidiyorum. Garip bir gökyüzü var tepemde. Yolcular sağlı sollu tek sıra… Midem bulanıyor. Şimdi indiğim yerde insanlardan biraz uzaklaşıp kusacağım. İnsanlar beni deniz tuttu sanacaklar, oysa ben Selim’i kusacağım. Firûze inansa da inanmasa da onun yanına Kaan olarak varacağım.

***

O sayılara beni de ekle Firûze. Lütfen beni de ekle…

***

Merhaba, ben Kaan, Firûze’nin erkeklerinin kırk sekizincisiyim.

edebiyathaber.net (30 Temmuz 2020)

  • Büşra Lüleci - 01/08/2020 - 12:03

    Çok güzel…cevaplakapat

  • A. Dilek Simsek - 03/08/2020 - 21:45

    TEMPOSU HIZLI, MERAK UYANDIRICI, HARİKA BİR ÖYKÜ OLMUŞ. DURU TÜRKÇENİZ İÇİN SİZİ KUTLUYORUM.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r