Masthead header

Engin Geçtan: Akademisyenliği, terapistliği ve romanlarıyla Türkiye’nin Irvin Yalom’u | Hasan Saraç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

 “Bugün insanların birbirinin karşıtı olan iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda  dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim. Her insanda bu eğilimlerin ikisi de var; ama hangi eğilimin egemen olacağını bireyin doğduğu andan bu yana geçirdiği yaşantılar belirliyor.”

Ülkemizin en seçkin psikiyatrlarından Engin Geçtan 12 Ocak 1932’de İzmir’de dünyaya geldi. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Geçtan, psikoloji ve nöroloji dallarında ABD’de New York ve Columbia üniversitelerinde beş yıl süreyle  uzmanlık eğitimi gördü. 1974’te profesörlüğe yükselen Geçtan, ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyeliğinde bulundu. Ayrıca, bir yandan psikiyatr olarak mesleğini icra ederken, bir yandan da sürekli yazıyordu.

“Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!”

Özgün terapi yöntemleri, insanlarla ilişkilerde duyarlılığı ve aldığı başarılı sonuçlarla alanında saygın bir yeri olan Geçtan, elli küsur yıldır terapilerini büyük bir tevazu ve gizlilik içinde yürütmektedir. Ayrıca, aynı zamanda dostu olan değerli Amerikalı meslektaşı Irvin Yalom gibi, deneyimlerini ve birikimini geniş okur kitleleri ile paylaşmaya da özen göstermiştir.

İlk olarak Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar (1975) adlı akademik eseri ile okurlarla buluşan usta psikiyatr, günümüze kadar ardı ardına vermeyi sürdürdüğü eserlerle bir yazar olarak da gücünü kanıtlamıştır.

“İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur.”

Eserlerinde doğal olarak hep insana odaklanan Geçtan, insanların öne çıkan sorunlarından biri olan “değersizlik duygusu” nu özel bir perspektiften ele alıp tartışır. Bu duygu Geçtan’a göre bir kişinin diğerlerini ya kendinden üstün, ulaşılmaz, ya da aşağı olarak görmesi halidir. Kendisiyle barışık olmayanlar bazı insanları küçümserler, zira onlarda kendilerine benzeyen bazı özellikler görürler ve bu insanları, hoşlanmadıkları özelliklerini yansıtan bir ayna gibi algılarlar. Bunun bilincinde olmadıkları için de onları kendilerinden daha değersiz bulurlar.

Geçtan’a göre başkalarını küçümseyen insan aslında kendisini de küçümseyen, dolayısıyla küçümsenmekten korkan biridir. Bir başkasının onu küçümsemesi, aslında kendinin de kendisini küçümsemekte olduğu gerçeği ile yüzleşmesine neden olur. Değersizlik duyguları baskın kişiler üstünlüklerini güç ve para kazanarak kanıtlamak isterler ve amaçlarına ulaşmak için diğer insanları kolayca harcayabilirler. Zira kendilerine saygı duymazlar. Benzer şekilde, değersizlik duygusunu entelektüel vasıflarıyla örtmeye çalışan kişiler, ancak sürekli eleştirerek ve başkalarının yanlışlarını arayarak tatmin olabilirler.

Ne yazık ki, diğer insanlara değer veremeyenler tüm bu çabalarına karşın kendilerini yine de değersiz bulur ve toplumun dışında kalmış hissederler. Geçtan’a göre değersizlik duygusundan kurtulamamış insanlar, saygınlık uğruna bu denli çaba harcamalarına rağmen çevresindekilerin saygısını neden kazanamadıklarını da bir türlü anlayamazlar.

“Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir.”

Engin Geçtan’ın ikinci eseri “İnsan Olmak” (1983) adını taşır. Yazar bu kitapta insan olmanın çeşitli hallerini ince bir duyarlık ve sıcak bir yaklaşımla ele alır. İnsan Olmak’da öne çıkan başlıklardan biri “özgürlük” kavramıdır. Geçtan, çocukluk yıllarını gerekli destekten yoksun ya da baskı altında geçiren kişilerin, o dönemde başlayan gerilim ve anksiyeteyi yetişkinlikte de sürdürdüklerini savunur. Bu tür baskıcı, reddedici, aşırı koruyucu ya da aşırı hoşgörülü bir ortamda yetişen çocukların ilerde özgür bir kişiliğe sahip olmaları güçleşmektedir.

Yazar, “yalnızlık” kavramı üzerindeki düşüncelerini de İnsan Olmak adlı eserinde şöyle açıklar: “Bir insanın kendi seçimiyle ve ‘geçici’ olarak yalnızlığa çekilmesi çoğu kez yapıcı ve yaratıcı sonuçlar doğurur. Yaratıcı insanlar yapıtlarını ya da buluşlarını ancak böyle yapıcı bir yalnızlık süresinde ortaya çıkarabilirler. Bir başka deyişle, yaratıcı kişi, gerektiğinde yalnız kalabilmekten korkmayan insandır.”

Geçtan’a göre yaratıcı insan ancak yalnız kalabildiği zaman içsel dünyasının zenginliklerine inebilir.  Ancak o zaman müzik, görsel sanatlar, edebi ya da bilimsel ve teknolojik buluşlar ortaya çıkabilir. Gerçek anlamda yaratıcı bir insan yaratıcılık sürecini yaşarken kendini zaten yalnız hissetmez, yaratmakta olduğu ürünün diğer insanlar tarafından anlaşılabileceği ve kabul edilebileceği umudunu taşıdığından, aslında yalnız da değildir.

“İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi, bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür.”

Yazar, akıcı bir dille kaleme aldığı ve hem eğitsel değer taşıyan hem de keyifle okunan eserlerini yayınlamaya devam eder. Sırasıyla Psikanaliz ve Sonrası (1988),Varoluş ve Psikiyatri (1990), Kimbilir (1998) ve Hayat (2002), kendilerine gerek akademik dünyada gerekse sokaktaki insanın dünyasında önemli birer yer bulur.

Geçtan, Hayat adlı eserinde zaman zaman insanların hayatlarına bir şekilde giren ve onlara uzun süre altından kalkamayacakları travmalar yaşatan “narsisist”ler için de şöyle der. “Narsistik kişilik bozukluğunun en ayrılmaz parçası istismardır. Narsisist birini yüceltir, sonra da yücelttiği kişiyi acımasızca bir kenara atıverir. Bu olgu, patolojik narsisizmin özüdür.”

Yazara göre narsisist kişi, sömürerek, yalan söyleyerek, hakaret ederek, aşağılayarak, karşısındaki insanı yok farz ederek, manipüle ederek çevresini kontrol eder. Narsisistin ne zaman ne yapacağı kestirilemez, davranışları tutarsız, kaprisli ve mantık dışı olabilir. Narsisist kişiler bu tür davranışlarıyla, farkına bile varmadan, insanların zihin düzeninin bozulmasına neden olurlar. Narsisist bir kişi, onu sürekli tedirgin eden yetersizlik duygusunu bastırabilmek için çevresindekilerin bağlılığına, saygısına, onayına ihtiyaç duyar.

Geçtan’a göre narsisistler kendilerini çevrelerinde bulunan insanların temel direği haline getirirken, bir yandan da onların hayat dengelerini altüst eder. Onlara yapılmış olan iyilikleri hatırlamazlar zira narsisistlerin geçmişi ve geleceği yoktur. Yalnızca o anı yaşarlar. Nitekim ünlü filozof Heidegger de narsisizmi “varlık ve hiçlik” olarak tanımlamıştır.

Geçtan’a göre narsisistler liderlik özelliklerine de sahiptirler. Bu yeteneklerini uzun süre bir toplum üzerinde uygulayabilmiş liderler, ya da çıkar grupları bir süre sonra düşüncelerine ve değer yargılarına nüfuz ettikleri bu insan sürülerini tümüyle kontrol altına alıp alıklaştırmaya, onları kendilerine kulluk ettirmeye muvaffak olabilirler.

“Şöyle ya da böyle yaşanmalı diye bir model olmadığından, önemli olan insanın kendisiyle dürüst olması ve iç dünyasından gelen sesleri dinlemeyi öğrenmeye çalışmasıdır.”

Engin Geçtan yine aynı eserde, “depresyon yaşayan toplumları” Hayat adlı eserinde şöyle tanımlar: “Zaman zaman felaketseverliğe varan siyah mesajlar yayan, pek çok şeyi üstü kapalı ya da açık eleştiren, karalayan, sempatik ve dost tavırlarına rağmen kasvet kokan insanların sayısı hiç de az değil. Bu özellikleri onların tarzı olarak kabul ettiğimizden, yaşadıkları depresyonu fark edemiyoruz; bu kendileri için de öyle, zaman zaman yüzleşseler de geçiştiriliyor. Fark edemiyoruz, çünkü depresyonun ayırıcı özelliği olan karamsarlık ve sıkışmış öfke çeşitli biçimde maskelenmiş oluyor. O kadar ki, bazıları, kendilerini de inandırarak sevecenlikten barışçı tutumlara kadar, gerçekte yaşadıkları duyguların karşıtı tavırlar geliştirebiliyorlar, Fazla eleştirel olmak ya da dünyayı saran karanlıktan bahsedip durmak bazı entelektüel çevrelerde kabul gören bir davranış olduğundan, bu belirtiler de çoğu zaman tarz olarak algılanabiliyor.”

“Yakınan kimse hiçbir işe yaramaz”

Geçtan, geniş bir zaman aralığında Türkiye’de yaşanan süreçlere baktığı, toplumun ve bireylerin değişmesine ait tespitlerde, yorumlarda, zaman zaman da önerilerde bulunduğu bir eser olan Zamane (2010) adlı kitabıyla yazma serüvenine devam eder. Bir yandan da son on beş yıldır psikolojik içerikli romanlar kaleme almaktadır. İlk romanı Kırmızı Kitap’ı (1993), Dersaadet’te Dans (1996) izler. Bir yıl sonra Bir Günlük Yerim Kaldı, İster misiniz? ile okurlarının karşısına çıkan yazar iki binli yıllarda da üretmeyi sürdürecektir.

“Zaman bana bir insan hakkında bilgi sahibi olmanın onu tanımak anlamına gelmediğini öğretti.”

Yeni yüzyıla Kırmızı Palamutun Kokusu (2001) ile başlangıç yapan Geçtan, 2004 yılında Tren ve 2008 yılında Kuru Su ile yoluna devam eder. Engin Geçtan’ın fantastik ögeler içeren son romanı Mesela Saat Onda ise 2012’de yayınlanır.

Mesleki ve edebi eserleriyle geniş bir okur ve hayran kitlesine sahip olan Geçtan, yazma amacını “İnsan dünyasını merkez alan bir alanda çalışmış olmamın ve birey olarak yaşadıklarımın ve yaşayamadıklarımın birikimlerini paylaşmak istedim” şeklinde açıklar.

Öğrencilerinden Adnan Şenel ise, Türk Edebiyat Dergisi’nde “Bir aydın portresi ve Hayat” adlı yazısında hocasını şöyle tanımlar:

“Geçtan yazıyor… Çünkü o bir “aydın”. İhtisaslaşma barbarlığına kapılmamış; kendi kabuğuna çekilmemiş; sadece esas meslek alanı olan psikiyatri-psikolojinin sınırları içinde kalmamış; ve fakat bu bilim dalını merkez alarak, Türk toplumunun ve Türk insanının röntgenini çekmeye çalışmış bir aydın…”

Hasan Saraç – edebiyathaber.net (17 Eylül 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • sulun falay - 17/09/2012 - 14:45

    Hayat´i okumamis olmaktan utandim. Tesekkurler Hasan, hayatimizi zenginlestiriyorsun.cevaplakapat

    • gul bayramoglu - 30/07/2016 - 14:51

      İçim. aydınlandı. ..cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z