Masthead header

Zaman bakışlarında | Feridun Andaç

Bitimsiz

Nedense böyle algılamıştı. Çıkıp gittiği mevsimi unutalı yıllar olmuştu. Şimdi dönüp geldiği yerde kulağına ilişen ezgi, içinde duran zamana döndürmüştü ona. Giderken iz bırakanların sızısını derinden hissetmişti.

Döndü ve baktı.. Karşısında duran narin ince bir gülüştü..Çağrıştırdığı yüzden alamamıştı kendisini

Bakışlarının asılı kaldığı gözlerin hatırlattığı her şeyin bitimsizliğini düşündü yalnızca.

Ölçüt        

Bir zaman öyleydiler. Dertleri dert, özlemleri özlemdi.. Çıkıp gidene, bu kenti terk edene, birbirlerinden ayrılana dek böyleydiler. Uzaklaştıktan sonra,  aralarındaki ıssızlığın adını koyamamıştılar bile.

Kıstaslar     

Vazgeçişler sızılıydı. Kederin dili vardı orada. Hatırladıkça yazılanları, sonra susup kalmaları…Ne gibi kıstaslara sığınıp araya uçurumlar koyduğunu…

Adına “ilk aşk” demenin, bundan geçerken yaşananların bıraktığı izler…

Kaçınılmaz duygu karmaşası.. Döndüğünde karşısına çıkan her şeyde bundan yansıları görüyordu. Bu da, aralarındaki zamanı daha da adsızlaştırıyordu şimdi.    

 Kuşatma        

Kente bakışında vardı bu. Her yan başkalaşmıştı. Değişen ne çok şey vardı. Aradaki bunca zamanı yaşanan kuşatmanın diliyle açıklayamazdı elbette. Gene de çözülenlere baktıkça, adlandırılamayan bir dönemin yıkılışı gözünden gitmiyordu bir türlü.

Kalsaydım Eğer

Yalnızca bunu düşünmüştü.. Gitmeyip de kalsaydım eğer nasıl bir hayatım olurdu…

 Giderek kendini özgürleştirdiğini yazmıştı bir mektubunda  K.’ya.

Düşünce dünyasında bir değişim, farklılaşma olmayabilirdi de; ama kalıp edeceği çevrenin her şeyde belirleyiciliğini de yabana  atamıyordu.. Gitmek özgürlüktü. Her şeyi bırakma, yeni bir hayata yüzünü dönme…

Kuş evden uçmuştu. Annesinin deyimiyle, belli yaşa gelince kafeste tutamıyorsunuz kimseyi…

Uçurum     

O ayrılık anında uçurumu görmüştü..Yapayalnızlığını derinden hissetmişti  birden. Sonra, bunu yönsüzlük olarak da nitelendirmişti kendince. Gözleri kararmış, yuvarlanmamak için bir ağacın gövdesine tutunmuştu..

Kaybolmak istemişti bir an…

 O kalabalığa karışıp kaybolmak, hiçleşmek…

Mesafeler         

Ara zamanlardı onlar.. Düşlenen, uzaklaşılan. Hep ayrıksı duran..

Yan yana yürürken de adlandırılamayanlar…

Rüzgârdı her bir yaşanan.. Gelip esintileyen, sonra savuran… Çıkıp gelme anları… Gitmeler… Sözden söze geçmeler…

Şimdi bakınca buradan, sanki hiç yaşanmamıştı o anlar. Ve arada hep uzaklıklar vardı.

İşaretler         

Yüz geri bir duruş bakış yolculuğunda karşısına çıkanları hatırladıklarıyla belirliyordu.

Biliyordu ki; bir zaman sonra o izler de silinip gidecek. Belleği unutuşlara verecek kendini. Zamansızlık burcu dediği de bu olmalıydı.        

Yalnızca         

Bakışlar oradadır. Sinip kalınan  anlarda.   Kabuğundadır herkes, bakınca ötekine görür bunu. Kendi izleriyle yüzleşmek  rahatsız eder elbette. Görünen bakışın sezgili yolculuğu çağırır…Gitmeyi o yüzden seçersiniz. Durup dururken yol alınamayacağını bilerek  kendi sesinize döner yalnızlığınızı unutursunuz…

Sizin Zamanınız      

 Gitmeyi seçen unutmayı, unutulmayı da seçer. Dönüşsüzlüğü öğrenir, bunun imkânsızlığına tutunur. Yersizliğe alıştırır. Yitirilenin ne olduğunu hatırlamak istemez. Ama bir şey var ki; uzaklaştıkça bağlananların neleri içerdiğini belleğine kaydeder. 

Gitmeyi seçen, ayrılığı da seçmiştir. Sızıyı, kanamayı…Her kopuş bir bağlanıştır düşüncesini yaşayarak ezberleyen, kendini gidişlere katandır…

Benim çocukluk yurdum Erzurum’dan kopuşum; bana, yurtsuzluğun dilini öğretmiştir. Yitirilen cennete bir daha dönülemeyeceğini, bir yere bağlanılayamacağını…

Hayatımızı gizliden gizliye sarmalayan, gelip yoklayan her travma huzursuzluğu, tutunamama duygusunu taşır bize.

Ruhumuza siner, başkalaştırır bizi. Var olma düşüncesi, varlık-zaman arasındaki hiçlik barınakları yaşamımızın sorgulayıcı gücü olarak günümüze gecemize ağar durur.

Bu, bir tür, benleşme sanrısıdır. Tek olma, tekilleşme… Aidiyetini yitirme duygusu bir yanıyla da içkörlük, duygu yitimini getirir.

Bekli de, yazmayı daha çok bunun için seçeriz. Bir sağalma biçimi/yolu, eylemi olarak değil; dile getirerek gitme, yeni bir aidiyet dili yaratmak için debeleniriz.

Çocukluk yurduma her dönüşte ( ki, yılda bir-ikiyi geçmez); azalan, tükenen  duygunun neleri içerdiğini görmem ürpertici olmaktan da çıktı benim için.

Çünkü; aidiyet duygusunu kuran iki temel olgu var: Ail/çevre/insan ilişkileriniz, bir de bunların var olduğu yer / mekân….

Her birindeki çözülme, azalma, yok oluş, tükeniş, kopuş, yıkım sizdeki aidiyet duygusunu da solgunlaştırıp yitirtiyor.

Modern çağın kaçınılmaz yıkımıdır bu: çözülme…

Toplumumuzun batılılaşma sanrısı, ne yazık ki, iki arada bir derede bırakmıştır insanımızı. Olgunlaşmadan olmak istemişizdir…  

Bu da, bizi özümüzden koparmış, yaratıcılığımızın önünü gölgelemiş, taklitçi kılmıştır.

Kendi değerleriyle var olmak, modernleşme yoluna katılmak, birikimini ortaya taşımak varken; hemence ötekileşmeyi seçmişiz.  Bu da; gemisini kurtaran kaptan, her koyun kendi bacağından asılır, üzümünü ye bağını sorma…gibisinden bir zihniyeti bilincimize kazımıştır adeta.  

Bilgisizlik, eğitimsizlik, tembellik, kadercilik, önyargılarla biçimlenen kör inanç bağlanışı toplumda derin yarılmalara neden olmuştur.

Sinik, tepkisiz bir toplum olmanın politik arenada yararcı bir anlayışa su taşıması da; kaderci bir toplumun iradesizliğinin yansımasıdır bence.

Sesini yükselteni “bizden değil”, “öteki” gibi adlandırmak, toplumu aydınlatma bilincini taşıyanı  “düşman” ilan etmek yaban bir toplum yaratma, faşizan zihniyeti egemen kılma çabasıdır olsa olsa.

O karanlık düşüncenin egemen kılınmaya çalışıldığı bir zamanda çocukluk cennetimden koptum.

Bugün dönüp oraya baktığımda; koptuğum zamanların bugünden daha iyi zamanları içine taşıdığını söyleyebilirim sevgili okurum… 

edebiyathaber.net (27 Temmuz 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r