Masthead header

Yücel Feyzioğlu: “Masallar ‘fantastik karakterleri, doğaüstü olaylarını’ bir simge olarak kullanıp gerçek ya da benzer bir olaydan yola çıkıyorlar.”

Söyleşi: Mehmet Özçataloğlu

Her gün biraz daha distopik bir hâl alan dünyamızda neyse ki  bize başka dünyaların içinden seslenen masallarımız var. Yıllarını bu masallara adamış olan Yücel Feyzioğlu ile “Kardeş Masallar” dizisi çerçevesinde masalları konuştuk. 

Masallar uyku öncesi etkinliği gibi düşünülse de içerikte anlatılanlara bakınca daha çok uyandırmak için olduğu görülüyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ben de öyle düşünüyorum. Böyle bir görüşü ilk kez bizim masallar için Elsa Sophia von Kamphoevener de(* 14. 06. 1878 Hameln; ölm: 27. 07. 1963) dile getirmiş. Bu hanım Maraşal Louis von Kamphoevener’in kızıdır. Osmanlı ordusunu reorganize etmek için gelen babası ile birlikte 1881 yılında İstanbul’a gelmiş, aralıklarla 40 yıl Türkiye’de yaşamış. Saray masalcısı Fehim beyden Padişah çocuklarıyla birlikte masallar dinleyerek büyümüş. Almanya’ya dönünce bu masalları ve derlediklerini büyükler için kaleme almış, “Kervansarayda Gece Ateşi” alt başlık “Göçebe Türk Masalları”, “Anadolu Çoban Masalları” gibi birçok kitap yayımlamış. Bu masallar 1956 yılında Almanya’da en çok satılan kitaplar olmuş. Türk işçilerinin Almanya’ya getirilmesi için de psikolojik bir ortam hazırlamış. Bir söyleşisinde de Kamphoevener: “Türkler uyutmak için değil, uyanık tutmak için masal anlatırlar,” demiş.

Masallarla ilgili tartışılagelen bir konu da masalların çocuklar için değil yetişkinler için olduğudur. Katılır mısınız bu yargıya?

Bu işin sınırı büyükler için nerede biter, çocuklar için nerede başlar demek çok kolay değil. Binlerce yıl insanlar boş zamanlarında ocak başına oturup masal anlatmışlar. Ya da kervansaraylarda anlata gelmişler. Bunları çocuklar da dinlemiş, büyükler de. Usta masalcılar çocuklar dinleyici olunca fantastik olayları daha çok katarak onların ilgisini artırmışlar. Büyüklerin de heyecanla izlediklerini görünce o yöntemi daha da geliştirmişler. 1900 yılları başına kadar örgün eğitim dünyada yaygın olmadığı için insanlar çocuklarını ve kendilerini böyle eğitmişler.

Kitaplarınızı okuduğumda masalları bir bütün halinde değil, kısa parçalar halinde aktardığınızı gördüm. Bunun okuma dikkatini toplu tuttuğunu düşünüyorum. Devamı için de okuru heyecanlandırdığını. Farklı bir tekniğiniz var masalı sunmada. Bu size ait bir yöntem mi, esinlendiğiniz bir ustanız var mı? Ya da bu yöntemi nasıl keşfettiniz?

“Zorunlu ihtiyaç insana keşif yaptırır,” diye Almanların bir atasözü var. Benim masallara çok yoğunlaştığım dönem cep telefonunun, internetin hayatımıza girmeye başladığı 1990’lı yıllara dayanıyor. Düşünün cep telefonu ilk kez devreye girdiği sırada iletişim çok pahalı. İnsanlar çok az konuşuyor ve üç kelimelik ileti gönderiyorlar. Hatta kelimeleri bile slm., gibi kısaltıyorlar. O sırada ben “eyvah!” dedim, “bu durum edebiyatı çok etkileyecek” ve yeni bir yöntem arayışına girdim. Bu keşif böyle doğdu. Az sözle çok şey ifade etmeye çalışan sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla da sanıyorum haklı çıktım. Daha önce yayımladığım masalların yeni baskılarını da bu yöntemle çalıştım. Kardeş Masallar dizisi konusunda yerli yabancı yüzlerce yazı çıktı. Ama bu keşfi ilk kez keşfeden kişi de sevgili Mehmet Özçataloğlu oldu, kutluyorum. Biri mutlaka fark edecek diye bekliyordum.

“Her Şey Oyunla Başladı”  diğer kitaplardan farklı bir kitap. Masaldan daha çok masalsı bir anlatıyla oluşturulmuş bir roman gibi. Masal niyetiyle anlatıldığını düşünürsek de masalı bilimle ilişkilendiriyor. Oysaki masalları hep fantastik karakterlerle, doğaüstü olaylarla anımsarız. Farklı bir yapı var bu kitapta. Siz nasıl tanımlıyorsunuz bu kitabınızı?

Ben o klasik masal tanımına hep bir ekleme yaptım: Masallar “fantastik karakterleri, doğaüstü olaylarını” bir simge olarak kullanıp gerçek ya da benzer bir olaydan yola çıkıyorlar dedim. O nedenle tarihçiler masal ve efsanelerde hep bir iz arıyor ve buluyorlar da. Bir Özbekistan masalından örnek vermek isterim:  “Sadık Dede’nin Sırları” adlı masalda dede çocuklarını başına toplamış: Derken yolda bir adama rast geldik evlatlarım. Orta yaşlarda, sakallı, toz toprak içinde bir adam. Kaftanı yırtılmış, çarıklarının bağı kopmuş, elinde bir arşınla yeri ölçüyordu. Adam zararlı bir adam değildi; ama yer ölçmek de neyin nesiydi? Önüne bizim Yartı Kulak geçmiş. Hani şu yarım kulak kadar çocuk var ya. “Amca neden yeri ölçüyorsun?” diye soruyordu ve orta yaşlı adam çocuğun merakını gidermeye çalışıyordu: “Yeri değil, dünyayı ölçüyorum.”  

Çocuğun meraktan gözleri daha da açılıyordu: “Sen dünya ölçen misin amca?”  Daha başka sorular da sorunca adam kızıp: “Ne kadar ölçtüğümü bana unutturdun be çocuk!” Yeniden ölçmek için geri dönüp gidiyordu.” 

Bu masalı okumuşsa çocuk, daha sonraki öğrenim yıllarında Birunî’nin (doğ. 04.09.973, ölüm. 13. 12. 1048) enlem ve boylamları bulmak için Herat’tan Bağdat’a kadar 2500 km.lik yolu iki kez arşınla ölçtüğünü okuduğunda, belleği onu çocukluğuna götürecek ve Birunî gibi bir dehayı ve yaptığı çalışmaları daha iyi kavrayacaktır. Kendinden birinin enlem ve boylamları bulmuş olmasından ötürü cesareti ve kendine güveni artacaktır. İşte kültürel kimlik dediğim budur. Aşağıdaki soruya da bir nebze cevaptır bu. 

“Sadece yabancı masallarla büyüyen çocuk kendine yabancılaşmaz mı? Sadece yabancı masallarla büyüyen çocuk kültürel kimlik ve kişilik sahibi olabilir mi?” diye soruyorsunuz. Bununla birlikte batı masalları ile bizim masallardaki karakterlerin benzerliğine vurgu yapıyorsunuz. Sonuç olarak da masalların vermek istediklerinin insanlığın ortak değeri olduğunu göz önüne alınca bu ayrıştırmaya gerek var mı?

Batı ve bizim masal karakterlerinde birbirine benzeyen ve benzemeyen yanlar var. Benzeyenlerde bile çocuk kendinden olanı duyunca daha içselleştiriyor ve kültürel kimlik kazanıyor. En çarpıcı örneklerden biri Kurbağa Prens ile Ayıkulak’tır. İlkinde çirkin sanılan kurbağa, prense, ikincisinde kusurlu sayılan Ayıkulak, şehzadeye dönüşüyor.  Çok benziyorlar ama somut bir anıdan söz edeceğim. Almanya’nın Magdeburg kentine masal etkinliğine gittim. Bir okulda sadece iki çocuğumuz vardı. Alman öğretmen bana onları göstererek: “Bu çocuklar ders çalışmıyor, oyun oynamıyor, ödev yapmıyor, dilsiz gibiler, ne yapacağımı şaşırdım,” dedi. Çocuklara baktım, omuzları çökmüş, başları eğik, gözlerinde ışık yok… Etkinlik başladı.“Şimdi size bir Türk masalı anlatacağım; adı Ayıkulak,” dedim, bu çocuklar bir anda dikkat kesildiler. Bitirdiğimde iki çocuğun da yüzü gülüyordu. Hele birini hiç unutmayacağım: Alman arkadaşının omzuna gururla dokundu: “Gördün mü, senin Kurbağa Prens’in var, benim de Ayıkulak’ım,” dedi. Çünkü iki masal da aynı işlevi yüklenmişti. Çocuklara çirkinin içinden güzeli keşfettirmeyi öğretiyordu. Çocuk o anda Alman arkadaşıyla eşit seviyeye yükselmiş, kendine güveni artmıştı. Etkinlik bitince fırlayıp yanıma geldiler, elimden tutup: “Sen gitme, burada kal!” dediler. Onları öğretmen odasına götürdüm.  Daha çok masalımızın ve çok iyi yazarlarımızın olduğunu anlattım, Türkçe kitaplar verdim. Sınıf arkadaşlarından bir dil daha fazla bildiklerini, iki kültüre, iki ülkeye sahip olduklarını dile getirdim. En ilginci ise, bu çocukların öğretmeninin bir ay sonra beni telefonla aramasıydı: “Çocuklar artık gülüyor, oynuyor, ders çalışıyorlar. Nasıl büyülediniz bu çocukları?” dedi “Büyülemedim sayın öğretmenim,” diye cevap verdim, “sahip oldukları hazineyi görmeleri için onlara küçücük bir pencere açtım o kadar.” Buna benzer onlarca gözlemim var.

Türkiyedeki çocuklar ise bunun farkında değil ne yazık ki. Okullarda “bizim masal kahramanlarını sayın” dediğimde yabancı masal kahramanlarını sayıyor ve bizim sanıyorlar. Büyüyüp de yabancı ülkelerde kültürel tartışmaya katıldıklarında, ne büyük bir boşluk içinde olduklarını fark ediyorlar. 

Son dönemde masallardaki şiddetten dem vuranlar çoğaldı. Çocuğun psikolojisi üzerindeki olumsuz etkiden söz ediyorlar.  Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Yaş grubuna bakmak gerek. İki-altı yaş grubuna „Kırk Parmaklı Padişah” başlıklı masalımızı anlatırsak serttir. Şöyle başlar masal: 

“Kehermen Ketil çıkmış yola. Hava serin, ırmak sakin… ‘Ah!’ demiş kendi kendine, ‘kırk parmaklı padişah olmasaydı, şu ırmakta yüzseydim…’ Daha düşüncesi bitmeden upuzun parmakların yılan gibi sürünerek kendine doğru geldiğini görmüş. Tüyleri diken diken olup vücudu ürpermiş. 

Kırk koldan parmaklar ilerliyormuş. Bulduğu her canlıyı daracık bir delikten yer altına çekiyormuş. Yer altında ne olduğu bilinmiyormuş…” Bu, dünya çapında özgün bir masalımızdır. Kehermen Ketil gücünü ve aklını kullanıp ya bu parmaklardan kurtulacak ya da ona yem olacak… Macera başlamıştır.  Kehermen Ketil’in mücadelesi sürecinde kendisi de inanılmaz bir deney elde edecek, Kırk Parmaklı Padişah’tan kurtulmak için yol ve yöntemler deneyecek, zorlukları aşacak, Kırk Parmaklı Padişah’ı yenip hayatını kurtaracaktır. Aslında Kırk Parmaklı Padişah hayat yolunda önümüze çıkacak engellerin güçlü bir simgesidir. Engeller aşıla aşıla başarıya ulaşılacaktır. Başarının simgesel ve büyülü anahtarı budur. Bunu çocuğunuzdan sakladığınız zaman haksızlığa karşı mücadele azmi olmayan, başarısız ve silik kişilikler yetiştirmiş olabiliriz. Ben böyle düşünüyorum. “Masallar Bize Ne Anlatır” adlı kitabımın sonunda seviyeye göre masal listesi yayımladım. Meraklılar oradan yararlanabilirler. 

edebiyathaber.net (7 Haziran 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r