Masthead header

Yazarın eğilimleri üzerine değiniler | Onur Bilge Kula

onur-bilge-kulaBenjamin’in Lichtenberg’ten yaptığı alıntı uyarınca, “önemli olan bir kişinin ne tür görüşlere sahip olduğu değil, bu görüşlerin o kişiden nasıl bir adam yaptığıdır.” Dolayısıyla, görüşlerin önemi büyük olmakla birlikte, görüşler, “kendilerine sahip olan kişiden yararlı bir şey yapmadıkları sürece” pek bir şeye yaramazlar. Sayılan nedenlerle, “en iyi eğilim bile kendisine yaklaşılmak zorunda olan tutumu önceden sergileyemediği takdirde yanlıştır.” İnsanların yaklaşması gereken tutumu/tavrı, yazar “kendisi örnek oluşturacak şekilde sergilemelidir.”

Ayrıca, yazar, bu tutumu “sadece bir şeyler yaparak”, diyesi, “yazarak herkesten önce sergileyebilir.” Bütün bu çözümlemenin bir sonucu olarak şu belirleme yapılabilir: Eğilim, “yapıtların düzenleyici işlevinin gerekli koşuludur, ama yeterli koşulu değildir.” Eğilim, bunun da ötesinde “yazanın yol gösterici, eğitici davranışını gerektirir.” Yazanlara “hiçbir şey öğretmeyen” (vurgu, Benjamin’indir) bir yazar, “kimseye bir şey öğretmez.” Dolayısıyla, “başka üreticileri önce üretime yönlendiren, sonra da düzeltilmiş bir mekanizmayı/aygıtı onların hizmetine sunabilen” üretimin “model karakteri” belirleyici önemdedir. Söz konusu mekanizma/aparat veya aygıt, “tüketicileri üretime yönelttiği, kısacası okurlardan veya izleyicilerden birlikte yapan/üreten insanları yarattığı ölçüde” iyidir. Örneğin, Brecht’in “epik tiyatrosu” böyle bir modeldir.

Benjamin’e göre, “eskiden kalma sahne aparatını kullanan tragedyalar ve operalar” yazılmaktadır. Bu yapıtlar, bu eskiden kalma sahne mekanizmasının “gereksinmesini karşılamaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır.” Brecht, Benjamin’in aktarımı uyarınca, şu görüşleri dile getirmiştir: “Müzisyenlerdeki, yazarlardaki ve eleştirmenlerdeki kendi durumlarına ilişkin bu belirsizlik, pek önemsenmeyen korkunç sonuçlara yol açmaktadır; çünkü onlar bir mekanizmaya sahip olduklarını düşünmektedir; ancak o mekanizma onlara sahip olmaktadır. Bu görüşle üzerinde denetimleri olmayan bir mekanizmayı savunmaktadırlar. Bu mekanizma, onların sandığı gibi, üreticiler için bir araca değil, onlara karşı bir araca” dönüşmüştür.

Brecht, Benjamin’in değerlendirmesi uyarınca, “bir podyum ile” yetinmek ve “geniş kapsamlı olaylardan/konulardan” vazgeçmek suretiyle, “tiyatronun kökensel öğesi” üzerine yoğunlaşmıştır. Böylece, “sahne ve izleyici, metin ve sahneleme, rejisör ve oyuncu arasındaki işlev ilişkisini” değiştirmeyi başarmıştır. Epik tiyatro, Brecht’e göre, “hem olayları geliştirmek, hem de koşulları açıklamak zorunda değildir.” Epik tiyatro daha çok “olaylara ara verilmesini” veya “olayların bir birinden koparılmasını” sağlamak suretiyle “bu tür koşullar/durumlar” içerir. Bu bağlamda olayların bir birinden koparılmasında “temel işlevi” gören “şarkılar” anımsatılabilir. Burada epik tiyatro, “film, radyo, basın ve fotoğraf sanatından” dolayı bilinen “bir yöntemi” kullanır. Benjamin’e göre bu yöntem, “montaj” yöntemidir. “Monte edilen şey, monte edildiği bağlantıyı koparmaktadır.”

Benjamin’in Brecht’e dayanarak yaptığı bu belirlemeler, şimdilerde sanat/edebiyat kuramında “dolayım değişimi” veya “ara-dolayımlılık” kavramı kapsamında değerlendirilebilir. Dolayım değişimi bir yazınsal türün bir başka yazınsal türe dönüştürümünü, ara-dolayımlılık ise, hem bu dönüştürümü, hem de dolayımların etkileşimini anlatır.

Epik tiyatronun “durumları/koşulları yansıtmaktan çok, onları bulgulamayı” öne çıkardığını belirten Benjamin’in anlatımıyla, söz konusu bulgulama, “olayların sıralı akışına ara verme” yoluyla gerçekleşir. Bu kapsamda ara verme veya akışı koparma, “çekici bir öz-yapı değil, düzenleyici bir işlev” taşır. Ara verme, olayların akışını durdurmak suretiyle “izleyiciyi sürece ilişkin, oyuncuyu rolüne ilişkin tutum takınmaya” zorlar. Epik dramatikçi “dramatik tümel sanat yapıtını, dramatik laboratuarın karşısına koyar.” Böylece, tiyatronun “eski şansını”, diyesi, “hazır bulunanın irdelenmesi/serimlenmesi” yöntemini kullanır. Onun denemelerinin “odak noktasında insan durur”; daha açık anlatımla, güncel insan, “indirgenmiş soğuk bir çevrede etkisizleştirilmiş insan” bulunur. Odak noktasında insan olunca, insana duyulan ilgi artar.

Bütün bu anlatılanlar, Benjamin’in deyişiyle, yazara “düşünme”, “üretim sürecindeki konumunu” gözden geçirme istemini yöneltmektedir. Yazar, önemli olanı, “kendi uzmanlık alanının en iyi tekniklerini” bilmeli ve “sağduyulu bir şekilde proletarya ile dayanışmasını” gerekçelendirmelidir. 

Yazarlar, Kimin İçin Yazarlar?

Benjamin “Comune” gazetesinin düzenlediği “Kimin için yazıyorsunuz?” adlı bir sormacadan söz eder. Bu sormacaya katılan lise öğretmeni olan Rene Maublanc öğretmenlik görevinin gereği, “Hiç kuşku yok ki, neredeyse tümüyle burjuva okurlar için yazıyorum; çünkü birincisi buna zorunluyum; ikincisiyse burjuva kökenliyim; burjuva eğitim aldım. Burjuva sınıfından geldiğim için, ait olduğum ve en iyi tanıdığım, en iyi anlayabildiğim bu sınıfa başvuruyorum; ancak bu burjuva sınıfına beğenilmek veya onu yıkmak anlamına gelmez. Ben bir yandan proletarya devriminin gerekli ve arzulanan bir şey olduğu kanısındayım; öbür yandan da burjuvazinin direnci zayıfladığı ölçüde bu devrimin daha çabuk, daha kolay, daha az kanlı olacağı kanısındayım. Nasıl ki, burjuvazi on sekizinci yüzyılda feodal cepheden müttefikleri gereksindiyse, bugün de proletarya burjuvazinin saflarından müttefikleri gereksinmektedir. Ben bu müttefikler arasında olmak istiyorum” yanıtını verir.

Aynı sormacaya katılan Aragon’un yanıtıysa şöyledir: “Dostumuz, bugünkü yazarların büyük bir bölümünü ilgilendiren bir konuya değinmektedir. Yazarların tümünün onun gözünün içine bakma cesareti yoktur. Rene Maublanc gibi, kendi konumu hakkında açık bir görüşe ulaşanların sayısı pek seyrektir. Özellikle de böyle durumda olanlardan daha fazla şey talep edilmelidir. Burjuvaziyi içten zayıflatmak yeterli değildir; burjuvazi, proletaryayla birliktelik kurularak alt edilmelidir. Rene Maublanc ve yazarlar arasındaki dostlarımızın birçoğunun önünde Rus burjuvazisinden türemiş olmalarına karşın, sosyalist inşanın öncüleri durumuna gelen Sovyet Rus yazarların örneği bulunmaktadır.”

Benjamin’e göre, bu yazarlar “çok sert savaşımlar ve çok ağır irdeleşmeler” sonucunda öncüler durumuna gelmiştir. Önemli olan, bu savaşımlardan bir kazanım elde etmektir. Rus aydınların tavırlarını anlamada anahtar “uzman kavramıdır”; uzmanın “proletarya ile dayanışmasıdır.” Bu dayanışma her zaman “dolayımlı” olabilir. Aktivistler ve Yeni Nesnelciliğin temsilcileri, “entelektüellerin proleterleşmesinin bile bir proleter yapmayacağı” olgusunu ortadan kaldıramazlar. Neden? Çünkü “burjuva sınıfı eğitim yoluyla bir üretim aracı vermiştir.” Bu üretim aracı söz konusu kişiyi eğitim ayrıcalığı temelinde “burjuva sınıfının kendisiyle dayanışmasından çok, onun burjuvaziyle dayanışmasına” yol açar. Bu nedenle, Aragon’un bir başka bağlamda yaptığı şu belirleme tümüyle doğrudur: “Devrimci entelektüel ilk bakışta her şeyden önce kendi asıl sınıfına ihanet eden kişi olarak görünmektedir.” Bu ihanet, “yazarı, üretim aparatının/mekanizmasının gereksinmelerini gideren kişiden çıkararak, bu üretim mekanizmasını proleter devrimin amaçlarına uyduran bir mühendis durumuna getirdiği” şeklindeki bilinçte kendini gösterir.

Benjamin’in belirlemesiyle, yazarın başarısı şu soruların yanıtında gizlidir: Yazar, “tinsel üretim araçlarının toplumsallaş(tırıl)masını başarmakta mıdır? Üretim sürecindeki tinsel emekçileri örgütleme yollarını bulmakta mıdır? Romanın, dramanın ve şiirin yeniden işlevlendirilmesine ilişkin önerileri var mıdır?” Yazar, “etkinliğini ne ölçüde yetkin bir şekilde bu göreve yönlendirmeyi başarırsa, eğilimi o ölçüde doğru, bunun bir türevi olarak da çalışmasının/yapıtının teknik niteliği o ölçüde yüksek olacaktır.” Ayrıca, yazar üretim sürecindeki konumunu ne denli belirgin bilirse, o ölçüde “kendisini tinsel üreten olarak göstermeyi” düşünecektir.

Faşizm adına kendisini “algılanır duruma getiren ruh/tin ortadan kaybolmak zorundadır.” Faşizmin karşısına kendi “mucizevî gücüne güvenerek” çıkan ruh/tin yok olacaktır; çünkü devrimci savaşım, “kapitalizm ile tin arasında değil, kapitalizm ile proletarya arasında” gerçekleşmektedir.       

Prof. Dr. Onur Bilge Kula – edebiyathaber.net (16 Eylül 2015)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r