Masthead header

Yaşasın video öykü! (6-uygulama)

Video öykü uygulamamızda yayınlanmak üzere “beş” kısa öykü seçtik. Öyküsüyle katkıda bulunan herkese teşekkür ediyoruz.

Zeynep Sönmez

Gülçin Manka

Saklambaç

Saklanma artık, kaçma benden.

Bak, kum avucumun içinden nasıl akıp gidiyor, sen de tıpkı böylesin işte. Yerinde kalamazsın, zamanla birlikte akar, ırmaklar gibi yatağını bulur,  bulunduğun yerin şeklini alırsın, geride bıraktığını hiç düşünmeden. Sahi, düşündün mü beni, hiç geldim mi aklına uzaklardayken?

Yine de anlamıyorum neden kaçtın, ben seni el üstünde tutmadım mı? Hep gittin ama sen, zaten yanımdayken de hiç benim olmadın ki, her an gidecekmiş gibi. Saklambaç oynamayı severdin, ben de ona yordum hep kayboluşlarını.

Her gidişin, kâbusum olurdu. İki elimle sana uzansam,  diz çöksem ya da yalvarsam bütün içtenliğimle, faydası olmazdı ki. Yüzünde gitmek vardı, hep gitmek, kalbinin kanatları pırpır ederdi, duyardım, sarı saçlarını her geri atışında sabırsızlığı okurdum uçuşan parmaklarında.

Gidişinle birlikte uzun bekleyiş dönemi başlardı. Hani hangisini tercih ettiğimi sorsan, olmadığın zamanları diyesim gelir çünkü hiç değilse geleceksin umudu olurdu yüreğimde. Neyse ki onlar vardı, fotoğrafların, her elime alışımda canlanıverirlerdi. Beni onlar bağlardı güne, ölümlü dünyaya ve kendime. Nefes almaya başlar, konuşup güler, nanik yapardın bana fotoğrafların içinden. Bir çeşit saklambaçtı, uzun yürüyüşlere çıkardık, sokaklar sen olurdu, köşe başlarında kaybolurdun. Dudaklarındaki alaycı gülümseme, el sallayışın ve o yok oluşlar… Bazen bir kapı, bir sütun arkasında, bazen bir duvarın ötesinde silinir giderdin. Ben de koşup kaybolmak isterdim arkandan, yapamazdım. İnsan kendini kaybedebilir mi? Ben hep yanımdaydım kendimin, bunalırdım kendimden, dayanamazdım kendi varlığıma.

Ya yanımdayken?  Tadını çıkaramazdım ki varlığının, gideceğin anı yaşardım yalnız, o anla öyle dolu olurdum ki yanımda olup olmadığını bile unuturdum bazen. Hani ölüm korkusu vardır ya… Yokluğun ise bekleyiş demekti, ya gelmeni ya da beni yanına çağırmanı.

Bazen seni kapıcıya sorardım ya da evi temizlemeye gelen kadına. Yüzlerinde hiçbir zaman çözemediğim bir ifade belirirdi, gözlerini kaçırır, ağızlarını açmazlardı, kapıcı elindeki çöp torbasının düğümünü daha bir sıkar, temizlikçi elindeki toz bezini daha bir hızlı gezdirirdi antika sehpanın üzerinde. İkinci kez sormazdım artık, ağzımı açmaya üşendiğimden mi yoksa yanıt alamayacağımı bilmemden mi? Neyse, hiç olmazsa deliymişim gibi davranmazlardı, hani hiç yokmuşsun, hiç olmamışsın gibi. Öyle olsa söylerlerdi, değil mi? “Uyduruyorsun, hayal görüyorsun,” derlerdi. Hem fotoğraflarına ne demeli, kendi olmayanın sureti olur muydu?

Dönüşün uzamaya başlayınca, umudumu canlı tutmaya zorlandığım günler geldi. İşte o, grinin tonlarına benzeyen günlerden birinde saatlerce yürüyüp şehir dışına çıktım. Adımlarım beni bu deniz kenarına getirmişti. Farkında olmadan elim cebime gitti, fotoğrafını çıkarıp baktım. Tam da burada çekilmişti, bu ıssız kumsalda, dalgalara karşı otururken sen…  İşte yakalamıştım seni sonunda. Saklanacağın hiçbir yer yoktu, uçsuz bucaksız denizden başka. Korktum birden, ya denize saklanmaya kalksaydın? Şakası yoktu bu işin, oyunun sonu olurdu, hem senin hem de benim için.

Ne yapacağımı biliyordum, bu kez saklanamadan sobeleyecektim seni. Birkaç adım atmam yetecekti bunun için. Düşündüğümden de kolay oldu, önemli olan çerçevenin içine attığım ilk adımdı zaten. Gerisi geldi, yumuşak bir adım, bir adım daha… Ayaklarımın altındaki kumların gıcırtısını duymadın, arkan bana dönük olduğundan geldiğimi göremedin. Sessizce yaklaşıp yanına oturdum. Baştan beri bunu bekliyormuş gibi başını hafifçe bana çevirdin ve gülümsedin.  Bu kez zafer benimdi. Seni artık hayatta bırakmazdım. Seninle kaybolmam gerekse bile!

Kaçma artık ne olur, saklanma benden!

 

Fulya Füsun Çetinel

Bavullu Kadın

 

Sabah dükkânı açtığımda girişteki bankta tek elinde bastonu, diğer elinde sıkıca tuttuğu bavuluyla oturuyordu. Sabırsızca saatine baktı. Günaydınıma karşılık bile vermedi. Yaşından beklenmeyecek çeviklikle basamakları inip ardım sıra dükkâna girdi.

“Bütün gün seni bekleyemem. Aç şu aptal makineleri artık. Nerdeyse öğlen oldu,” dedi.

Sesimi çıkarmadım. Yaşlılar yurdundan gelenlerle ağız dalaşına girmeyi çoktan bırakmıştım.

“Bak bu bavulu görüyor musun?”

Soluk mavi renkte, tek gecelik yolculuklarda içine bir kat temiz çamaşır, pijama, terlik, yüz havlusu sığabilecek büyüklükte, suni deriden, metal kısımları paslı, zavallı bir bavuldu gösterdiği.

“İlk önce bir iskemle çek şu fotokopinin yanına. Ayakta durmaya halim mecalim yok. Bir iskemle de bavul için getir. İçi fotoğraf dolu, eğilip kaldırma beni.”

Bavulu yavaş hareketlerle açtı. Kapak kısmında sararmış lekeli bezden büzgülü bir cep vardı. İçi tıka basa damgalı evrak, kenarları yırtık siyah beyaz fotoğraf, bono benzeri şeylerle doluydu. Kimi kâğıtlar Arapça yazılıydı. Titrek ellerini kâğıt tomarına daldırdı, aralarından kavanoz dibi kalın camlı, tek saplı bir gözlük bulup çıkardı. Katarakt bulanığı gözlerine oturttu. Gittikçe sabırsızlanmaya başlamıştım. Üstelik yeni gelen müşteriler de fotokopi çektirmek için kuyruğa girmişlerdi.

“Koca bavul dolusu insan. Hepsi öbür tarafa gitti. Bir ben kaldım. Ya hayat işte. Kocamla evlenince Malatya’ya gittik. Rahmetlinin işi oradaydı. Ben hiç çalışmadım. Şu var ya, Celal Ağa, ihtilal yapan. Yanda Celal Bayar Koraltay. Bu fotoğrafı kocaman yap. Yatağımın başına asacağım. Bu da kardeşim, o zamanlar çimento fabrikasında genel müdür. Bak bunlar çocukları. Bir tanesi Amerika’da füzelerle uğraşıyor. Çok akıllı. Diğeri şu daha genç olanı, iyi bak, şu işte. Brüksel’de politikacı.”

Uzattıklarının fotokopilerini çekmeye başladım.

“Şu kenarda ki kadın var ya. Çirkin olanı. Görümcem, hiç geçinemezdik rahmetli ile. Onu istemiyorum. At çıkar resimden.”

Makinenin böyle bir marifeti olmadığını anlattım. Beni dinler görünmüyordu.

“Makasla kes çıkar. Durmasın artık aramızda. Benimle kocamı bitiştirip çek. Nasıl da poz vermiş bak şuna!”

Kesmesine keserim de fotoğraf bozulur sonra, diye ikaz ettim.

“Ne laf anlamaz şeysin sen! Kes diyorsam kes. Bu Nurten, görümcem yani, hiç çekemedi bizi. Kendi geçimsiz ya, iki kocadan ayrıldı, bir daha da alan olmadı bunu. Abisinden başka kimse çekmezdi. Aslanlar gibi iki erkek evlat yetiştirdim diye kıskandı beni. Eline sağlık, bak ne güzel oldu işte.”

Ne oldu o aslanlar gibi evlatlarına diyemedim. Arkada bekleyen öğrenciler sabırsızlanmaya başlamışlardı. Daha ne kadar işim olduğunu sordular. Kapağı açık bavulu gösterdim.

“Bu tapuları babama devlet vermiş. asker yetiştirirmiş, yedirir içirir orduya gönderirmiş. Devlet de karşılığında bu yerleri vermiş. Şimdi toplu konut yapıyorlarmış üstlerine. Senin tanıdığın avukat var mı evladım, şöyle namuslu biri, beni kazıklamayacak?”

Kimseyi tanımadığımı söyledim. Hiç mi kimi kimsesi kalmamıştı bu kadının? Arkada bekleyen öğrencilerden biri cesaretini toplayıp derse yetişmesi gerektiğini söyledi.

“Terbiyesize bak. Sen gençsin daha, önünde ne yıllar var. Azcık bekleyiver. Ya ben, benim vaktim kalmadı esas.”

Elini tekrar bavulun derinliklerine daldırıp başka fotoğraflar çıkardı. Sırada bekleyenlerden bazıları, “biz en iyisi daha sonra gelelim,” deyip çıktılar. Aradığı neyse bulamamıştı, sıkıntıyla söylenmeye başladı, dudakları titredi, yüzünü al bastı, bavulun altını üstüne getirdi. Sıkılıp hırkasından kurtulmaya çalışırken bavulu devirdi, fotoğraflar yere saçıldı. O kavgacı hali birdenbire yok olmuştu. Omuzları çöktü, küçüldü, çaresizleşti, sessiz hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. Diğer çalışanlar da daha yoktu görünürde. “Merak etmeyin, hepsini toplarım şimdi,” dedim. Sıradaki kızlardan biri kolonyalı mendil çıkardı çantasından. Ben sokaktan geçen çaycıya bir adaçayı söyledim. Biraz durulur gibi oldu. Burnunu çekti.

“Ah,” dedi, “böyle olacak kadın mıydım ben… Halime bak. Hatırlarıma bile sahip çıkamıyorum.”

Ben, sırada bekleyen öğrenciler, sigorta kâğıtlarını fotokopi çektirmek için bekleyen başka bir adam hepimiz birlik olup yerlere saçılan fotoğrafları, tapuları, mektupları, kartpostalları toplamaya giriştik. Elimize geçenleri bavula yerleştiriyorduk tekrar. O ise hareketsiz, boş bakışlarla bizi seyrediyordu. Aniden omuzlarını dikleştirdi, dağılmış saçlarının üzerinden elleriyle şöyle bir geçti.

“Ne sersem şeysin sen. Her şeyin sırası karıştı işte. Resimleri bir tarafa, tapuları bir tarafa koy. Bu fotoğraf niye yırtık?” diye diklendi yeniden. Kendine geldi diye hem sevinmiş hem de kızmıştım.

“Siz istemiştiniz ya kesmemi,” demeye çalıştımsa da konuşturmadı beni.

“Tapularım da eksik.”

Artık bana değil de etrafta biriken insan kalabalığına konuşuyordu. Yeni gelen müşterilerden birkaçı şüpheyle süzdüler beni.

“Yeşil yazılı vardı bir tane, o yok işte.”

Telaşta karıştırdım kâğıtları. Bir an önce gitmesini diledim içimden. Adaçayını uzattım.

“Dışarılarda ne bir şey yer ne de içerim,” dedi aynı aksi ifadeyle.

Bavulun dibi görünmüştü artık. İçimi bir sevinç sardı. Arkada bekleşenler de kıpırdanıp umutla sıraya girdiler.

“Hey koca Letafet, sen bir bavula sığacak kadın mıydın? Ne günlerdi. Danslı toplantılar, defileler, çay saatleri, kürkler… Bak burada işte kürklü fotoğraf. Geriye kalan. Haram olsun, kürkümü kim aldıysa giyemesin inşallah. Herkes hırsız yaşlılar yurdunda, herkes dolandırıcı.”

Oturduğu yerden onay beklercesine etrafına baktı. Kimseden ses çıkmayınca derin bir of çekti.

Çektiğim fotokopiler on beş lira tutmuştu ama pazarlık kısmını çabuklaştırmak için on lira istedim. Sandalyeye astığı eczane poşetinde eşinip cüzdanını aramaya koyuldu.

“Paramı çalmışlar, yok, cüzdanım yok,” diye haykırmaya başladı yeniden.

“Siz tatlı canınızı üzmeyin, sonra verirsiniz,” dedim. Hatta getirmek için zahmet etmeyin demediğime üzüldüm sonradan.

“Ben gelemesem de beyim getirir,” dedi bavulunu toparlamaya çalışırken.

“Beyiniz vefat etmişti ya,” dedim hayretle. Sabah sabah kafamı allak bullak etmişti.

“Üstüme iyilik sağlık, turp gibi adam, niye ölsün ki! Ne kötü adamsın sen!”

Aynı şüpheci bakışları üzerimde hissettim. Sonradan gelenler konuşmanın bir bölümünü duyabilmişlerdi ancak.

“Siz bu aksilikle müşteri tutamazsınız, benden söylemesi,” dedi sırada bekleyenleri iterek dükkândan çıkmaya çalışırken.

Telefon çaldı. Açmadım. Günümün nasıl geçeceği belli olmuştu.

 

Halime Erden
Kaçış

Hiçbir şey kalmadı senden geriye. Bilirsin biriktirmeyi sevmem. Fotoğraflar, eşyalar, kıyafetlerin…
Hiçbirini bırakmadım senden sonra. Eşyalarla kıyafetlerin gitmesi kolay oldu. Çağırdım kapıcıyı, “Bunlardan işine yarayanları al, gerisini de ver birilerine,” dedim. Şaşırdı tabii. “Kendine hiç ayırmayacak mısın Abla,” dedi, “anı olur rahmetliden…” “İstemez,” dedim.
O anlamadı beni. Sen olsan anlardın.
Fotoğraflarsa… Onlar biraz daha fazla yordu beni. Bilirsin çok fotoğraf durdurmazdım evde. Birkaç albümden ibaretti hepsi zaten. Oldum olası sevmem ki fotoğrafları. Her açıp baktığında yitip giden birilerini görürsün içlerinde, değişen kıyafetler, ardında bıraktığın evler, kaybolan dostlar…
Albümlere baktığımızda huysuzlanırdım. Neden dönüp dönüp görmek ister ki insan bunları derdim. Biz bile aynı değilken, her geçen gün başka birine dönüşürken, neden eskiye hasretle bakalım ki. Evrilirken çektiğimiz acıları, donuk karelerden tekrar bulup çıkarmak niçin gerekli olsundu.
Sense “yaşanmışlıklar” derdin; evet değiştik, ama hepsi bizim parçamız değil mi ki kaçmak istiyorsun bu karelerden. Acı duymayayım diye yitirdiklerimden, çokça güzel cümle yüklerdin her fotoğrafın içine tek tek. Bir başıma bakamam onlara, bilirsin dayanamam.
Kim avutacak beni, kim bıkmadan güzellikleri hatırlatacak bana, kim saygı duymayı öğretecek değişimlere… Attım hepsini. Tek tek yırtıp attım. Dayanamam ki başka türlüsüne.
Kızmazsın bana bilirim. Anlamadı kimse. Saygısızlık ölüye dediler. Kadın delirdi dediler. Evde bir tek parçasını bırakmadı kocasının, nasıl içi sızlamaz dediler. Dediler, dediler… Hep derler zaten.
Ama kimse niye gittiğini söyleyemedi.
Hiçbir şey bırakmadım senden geriye. O eşyaların kokusunu duyarak yaşayamazdım, seni her an içime çekerek devam edemezdim. Canlanıversin o donuk kareler diye albümlere umutla bakarak geçmezdi günler. Kimse anlamadı beni. Olsun, sen beni anlarsın. Bilirsin, korkarım anılardan.

 

Öykü Toros Irvana

Gidene Mektup

Yaz yaklaştı. Havalar henüz tam ısınmadı ama günler uzadı. İşten çıkarken zifiri karanlıkla değil, aydınlık bir havayla buluşuyorum artık. Havanın aydınlığı enerjimi artırıyor, eve giresim gelmiyor. Yürüme hastalığım baş gösterdi, bilirsin işte, her yaz olduğu gibi. İşe gelirken, eve dönerken hep yürüyorum, tabana kuvvet. Öğle arasında yemek işini çabucak halledip etrafı turluyorum. İşyerine yakın bir park var, yoruldum mu orada soluklanıyorum. Parkın dibindeki çay ocağından bir kahve söylüyorum kendime, bol köpüklü Türk kahvesi eşliğinde sigaramı tellendiriyorum.

Genelde o parkta otururken yazıyorum sana. Bir tomar kâğıt taşıyorum çantamda, bir de senin hediye ettiğin, üzerinde en sevdiğim yazarların imzalarını taşıyan dolmakalemi. Geçen gün mektubumun orta yerinde mürekkebi bitti, beni yarı yolda bıraktı. Anlatacak ne çok şeyim vardı oysa. Hepsini erteledim, sonra da aklımdan uçtu gitti. Çok unutkan oldum. Arkadaşlarımla sözleşip unutuyorum, doktordan randevu alıp gitmeyi unutuyorum. Bu unutkanlıkla baş etmenin bir yolu bulmaca çözmekmiş, çay ocağında tanıştığım subay emeklisi öyle dedi. Elinde ufacık bir bulmaca kitabı vardı, cepte taşınır cinsten. İş çıkışı kitapçıya gideyim, bir tane edineyim dedim, sonra unuttum. Bulmaca kitabını bir türlü alamadığım için unutkanlığım son sürat devam ediyor.

Yine o parktayım. En kuytu köşedeki banka oturdum, etrafı gözlemliyorum. Seninle bahçe duvarlarına, kaldırımlara, merdivenlere oturup saatlerce etrafa bakınırdık da, sen gördüğümüz her insan hakkında ne güzel öyküler uydururdun. Senin gibi kurmaca yeteneğim yok ne yazık ki, sadece gördüklerim var benim.

Beş yaşlarında sapsarı bir oğlan çocuğu, uzun zaman sonra kavuştuğu güneşli havayı sonuna kadar sömürmek istercesine yalvarıyor dedesine. Tüm derdi salıncakta birkaç dakika daha sallanabilmek. Ne yorgunluğu yüzünden okunan yaşlı adamı, ne de sırada bekleyen onca çocuğu umursuyor. Büyük bir inatla inmiyor salıncaktan, dedesi daha fazla direnirse ağlama silahını kullanacak. Yüzünü ekşitmeye başladı bile. Bu savaşın galibi her zaman belli, her zaman aynı. Dede çaresizce pes ediyor, yakınındaki boş banka yöneliyor. Biraz olsun soluklanacak, oturduğu yerden izleyecek torununu.

O sırada, kamburluğundan başı neredeyse karnının hizasına kadar eğilmiş bembeyaz saçlı bir kadın da aynı banka yaklaşıyor. Mor damarları uzaktan bile fark edilen elinde kocaman bir pazar çantası var. Kadın kamburluğundan ancak ayakucunu görerek yürüyor. Dedenin de şişe dibi gözlükleri uzakları görmesine yetmiyor. Bankın dibine gelip oturmaya yeltendiklerinde fark ediyorlar birbirlerini. İkisi de geri çekilmiyor. Öyle yorgunlar ki, oturacak başka bir yer arama çabasına girmeyi ikisinin de gözü yemiyor. Bir tahterevallinin iki ucuna oturur gibi bırakıyorlar yorgun bedenlerini bankın iki ucuna. Pazar çantasının ağırlığından kıpkırmızı olmuş avuç içini ovalıyor kadın. Adam, gözlüğünün şişe dibi camlarının arkasından torununa dikiyor gözlerini. Birbirimizin yaşlılığını göremeyecek olmamız seni de benim kadar yaralıyor mu? Oysa seninle yaşlanmayı ne çok istemiştim.

Şimdi hazır ol, bir itirafta bulunacağım. Sana olan kızgınlığım tamamen geçti. Gecelerce düşündüm, sonunda haksız çıkardım kendimi. Gitmekle doğru bir karar vermişsin, anladım. Peşinden gelmediğim için hâlâ kırgınsın bana, biliyorum. Hiç yazmıyorsun. Belki mektuplarımı okumadan anılarını biriktirdiğin kocaman kutularından birinde saklıyorsun. Benim de bir kutum var artık, senin gibi anılarımı biriktiriyorum, hafızama musallat olan unutma canavarıyla baş edebilmek için böyle bir yöntem buldum. Mukavva bir kutuya bu kadar bağlanacağım hiç aklıma gelmezdi.

Bu mektubumu da yanıtsız bırakacaksın, biliyorum. Senden yanıt beklemekten çoktan vazgeçtim ama sana yazmaktan vazgeçmeyeceğim. Sağlıcakla kal biricik sevgilim.

 

Esra Aydın

Geri Dönebilmek

Tanımadığı bir yeri tanımaya çalışır gibi bakıyordu camdan dışarı. Zaman değiştirmişti buraları. Sessiz, yalın geri dönmüştü ama her gidenin döndüğünde umduğuyla karşılaşamadığı gibi o da hiç memnun kalmadı bu yabancı yaşanmışlıklardan.

Bir zamanlar karısıyla paylaştığı bu küçük ev, şimdi bomboştu. Karısı da ona benzemiş; bırakıp gitmişti. Nereye, ne zaman bilmiyordu. Günlerdir bu yoklukla kalemine sarılarak mücadele ediyordu; pişmanlıklarını, karısına olan özlemini yazıyordu küçük defterine.

Guguklu saat duvarda tıklarken kırmızı, eski berjerde uyuyakaldı. Gözleri kapalı bir huzursuzluk yaşıyordu. Bir o yana bir bu yana kıvranıyordu koltukta. Kurtulmak istiyordu tüm uykularından. İşte tam da o anda duvardaki kuşlar dile gelip saati hatırlattı. Uyandı. Uyku sersemliğiyle burnunun üzerine düşen gözlüğünü yerine oturttuktan sonra gözlerini gerçekliğe inandırdı ve yaşlı bedenini banyoya attı. Terlemişti. Üzerindeki ıslak tişörtü çıkarttı. Aynada kemikleri sayılan esmer, yaşlı adamdı artık. Yüzüne baktı. Suyun gözlerine çok soğuk geleceğini düşünerek yalnızca ellerini yıkadı ve biraz önceki sıcaklığını muhafaza eden koltuğuna tekrar oturdu. Bu kez elinde dikdörtgen bir kutu vardı. Hani hatıraların, mektupların, sararmış fotoğrafların konulduğu kutulardan. El yazısıyla zarifçe yazılmış bir mektup ve her karesinde karısının olduğu birkaç fotoğraf. Buruş buruş derilerin çevrelediği gözleri, fotoğrafları tek tek dolaştı. Oturduğu berjerin diğer çiftinde karısının poz verdiği fotoğrafa dikkatle baktı. Onu bırakıp gittiği yaştaydı karısı diğer fotoğraflardaki gibi. Gülümsüyordu. Fotoğraftaki kadını, bir yapbozun parçası gibi şimdiki zamana yerleştirdiğinde, birden hareketlendi renksiz dörtgendekiler. Önce oturduğu yerden kalktı karısı, sonra da usulca çıktı gitti evden.

İnanılmazdı gördükleri ama yapılacak en doğru şeyin, o güzel yürüyüşün peşinden gitmek olacağını düşündü ve karısının ardına düştü.

Yollar kimsesizdi, ağaçlarda sonbahara inat güç belâ tutunan yapraklar çığlık çığlığaydı. Elinde karısının fotoğrafları sevdiği insanı aramaya yürümekteydi adımları. Fotoğraflardan gerçeğe akarak beton sütunların, yıkık dökük taş duvarların ardına gizlenen karısını takip etti. Âdeta onu bir yerlere çağırıyordu karısı. Gerçek ile hayâli birleştiren yollar, elindeki son fotoğrafın çekildiği o sahile getirdi.

Karısının arkasını dönerek poz verdiği fotoğrafı kumlara sapladı ve uzun uzun inceledi. Siyah beyaz geçmiş, nefes alan zamanda oynaşmaya başladı yine. Fotoğrafta ayakta duran kadın, usulca arkasını döndü ve denizin en kıyısına oturdu. Bu sefer kaçmamıştı; gizlenmemişti. Sanki… Sanki yıllar sonra gelen bu adamdan kendisine benzemesini, onu bırakıp gittiği yıla geri dönmesini istiyordu karısı. Yaşlı adam, bastonundan destek alarak karısının yanına doğru yürüdü. Gerçeklikten son defa ayrıldı ve soluk almadan öylece oturdu yaşlı adam, genç kadının yanına. Yıllar önce çekip gittiği tüm fotoğraflara yeniden dâhil olurcasına.

edebiyathaber.net (7 Ocak 2013)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r