Masthead header

Yaşamın kılavuzu var mı? | Havanur Taflan

İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış. Yanlarından geçen yaşlı balık başıyla onlara selam verip, “Günaydın çocuklar. Su nasıl?” diye sormuş. Biraz daha yüzdükten sonra genç balıklardan biri diğerine dönmüş ve sormadan duramamış:

“Su da neyin nesi?..”

İçinde yüzdükleri suyun ne olduğunu bilmeyen iki balığın hikâyesiyle başlar Wallace’ın Bu Su kitabı.

“Her birimiz kendi minik kafatası büyüklüğündeki krallıklarımızın efendisiyiz, etrafımızdaki dünyanın tam ortasında ve yalnız.” diyen David Wallace, çağımız insanının en büyük savaşının kendi zihni, kendi yargıları ve kendi kendini hapsettiği kafeslerle olduğunu ve kişinin hayatında yapması gereken en önemli şeyin neye inanacağını seçmek olduğunu söylüyor. Acaba kaçımız yapabiliyor ve bunun üzerine kafa yoruyoruz ki. Hayat istekler ve ona ulaşma üzerine kurulu bir düzenek. Yaşamın anlamı ve arayışı üzerine yapılan onca çalışmaya rağmen bulamadığımız bir yol haritası bu. (Wallace gibi bulduğu halde yaşayamayanlar da var.)

Yaşam arayışı nedir? Yüzyıllardır üzerine düşünülen bu soruyu; arayış buna deyip değmeyeceğinin keşfedilme sürecidir diye cevaplıyor Adam Phillips de Kaçırdıklarımız adlı kitabında. Yaşamı bulmak için önce onu kaybetmeliyiz diye de ekliyor. (Kaybediyoruz da…) Arzu hüsran yaşamın içinde var olan duygular. Arzunun yarattığı sıkıntı ve güçlükler hüsrandan doğar; bir şeyi tercih ettiğimizde başka bir şey yüzünden hüsrana uğrayabiliriz. (Bitmez bir döngüdür aslında bu.) Hüsrana katlanıp katlanamayacağımız ya da bunu isteyip istemediğimiz son derece belirleyici bir unsurdur bu döngüde. Bunun farkına varmadan yaşıyor ve sanki her şey dışımızda gelişiyor gibi geliyor bize. Tüm bunlar hayatın merdivenlerinde bizi bekliyor oysa.

Isaiah Berlin; “İki Özgürlük” makalesinde “Bilgi, bizi tercih yapmamız için önümüze seçenek koyarak değil imkânsız şeylere kalkışıp hüsrana uğramamızı engelleyerek özgürleştirir” diyor. Hangi bilgidir ki bu ya da bu bilgiye nasıl ulaşacağız? Yaşamın tragedyası imkânsız şeyleri istemek ve kavramak mı?

Bir şey istediğimiz için onu kavramak isteriz. Kavrayacak bir ben (ki bunu nasıl yapacağım) ve kavranacak şey (tanrının tasarımı ve tabiat kuralları gibi elimizde en iyi olduğunu varsaydığımız düzen) içinde yaşamak. Her şey dünyayı tanımaya çıkıyor anlayacağınız.

İsteklerimiz her daim rekabet içinde ve çoğunlukla da birbirleriyle çelişirler. Seçim yaparken de temel unsurlar feda edilir. Bu temel unsurlar, feda etme süreci sonrasında hüsran olarak yakamıza yapışır. Hayat muhasebesi ne zaman tutulur? Herhalde benim gibi yeni bir yaş alma sürecine girerken, yaşamın olgunluk çağında. Neleri feda ettiğimizin muhasebesidir bu. Gençken hayallerdir ve onlara nasıl ulaşabileceğimizdir en çok düşünülen. Graham Grene (İngiliz öykü ve roman yazarı): “Çocuk seyyahtır yetişkinse varmıştır; beklentinin yarattığı narsisimin yerini yerleşikliğin getirdiği narsisim almıştır. Çocuk coşku dolu bir geleceğin teminatını ister yetişkin ise öyle bir şey olmadığının tasdiklenmesini çocuğun arzusu çocukluktan çıkmak yetişkinin arzusu ise değişim isteğinden kurtulmaktır.” Yaşam, insanlar öyle her istediklerini elde edemedi diye değil; arzuları kendilerine hasar vermeye başladığında, istedikleri şey katlanılmaz kayıplara gebe olduğunda çekilmez hal alır diyor Phillips. Yaşamı olduğu gibi kabul etmek mi gerek, o zaman daha mı az hasarla atlatırız bu yaşamı? Ama yaşam değişim üzerine kurulu bir düzenek.

Freud’un düşüncede eylem dediği bizim hayal dediğimiz şey işte tam burada başlar. Bazen düşünürüm bu becerisizlik (kendini tanıma) sürekli bir hayal arayışına mı iter bizi? Yoksa hayatın akışı mı hep bu yönde ve biz bunun akış olduğunu bilmeden mi yaşıyoruz?

Dünyada kendi yerimizi bulmak (ne zor bir süreçtir bu), ihtiyaçlarımızın bize uyduğu bir yer bulmak ya da yaratmak anlamına gelir. Bu yeri kaçımız bulabiliyoruz ki. Daha çok kendi adıma ben neredeyim diye düşünüyorum. Yarattığım yerde mutlu muyum? Hayatın bir sorgusu da mutlu olmak üzerine hepimiz için. Hayattaki hüsranı biz yaratıyoruzdur belki de. Yanlış türdeki hüsranlarla uğraşırken kendi tanıma serüvenimizde yanlış yerlerde konaklıyoruzdur. Belki de yanlış rotada yaptığımız yolculuk tüm bunların nedeni. Yeni bir yaş aldığım bugünlerde hayat tecrübeme rağmen yine aynı hataların ekseninde yanlış yerler yaratacağım biliyorum, belki de hayattaki amacım bundan sonraki hüsranımı en aza indirgemek. Hayatı anlamak için bunca çalışma yapanların, kitaplar yazanların cevaplayamadığı bu soruları ben mi cevaplayacağım, bu da benim teslimiyetim. O zaman boş ver deyip akışı yaşamak kararı daha doğru galiba. Ama hayat önümüze sürekli tercihler sunarak kafamızı karıştırıyor.

“Karşımızdakinin ihtiyaçlarına özen gösteririz, onlar da bizde ne görmek istiyorlarsa onu görürler. (Hayatta verici olmakla ilgili bir rol bu, üstlendiğimiz ve üzerimize yapışıp duran roller vardır ya hep bizden beklenen.) Tanımak adına tanınmayı feda etmek zorunda kalırsınız. Ötekinin olmanızı istediği kalıba girersiniz. Ama içinizde de ortaklığı bozma, bağları koparma eğilimi her zaman vardır. Hepimiz ortaklığa yükselme mücadelesi veren yardakçılarız” diyor Adam Phillips. Freud, kabul etmeye başladığımızda, elde ettiğimizi değiştirme çabasına girdiğimizi söyler. İşte burada belki de biz de bir diğeri için değiştirilecek oluruz. Anlayacağınız bu döngü iki taraflı bir ok. Burada baskın olacak olan kim, hangi uç diğerine daha fazla batıp daha fazla can yakacak bütün mesele bu. Kendimizi başkalarının talepleriyle ve kullanabileceğimiz ne varsa onunla şekillendiririz. Öteki bizim ne olmamıza ihtiyaç duyuyorsa onu kavrarız başladığımız nokta da budur. Kavramak yabancılaştırıcı bir danışıklı dövüştür. İşte burada acaba kim baskındır. Düşünüyorum da kadın olarak önce kendi ailemin sonra eşimin ihtiyaçları doğrultusunda hep ringdeyim. Tabi gençken idrak edilen değil, yaş alınca kendini düşünme bencilliği evresine girince yapılan bir muhasebedir bu. Ama şimdi üzerine yapışan rolden nasıl çıkacaksın işte kocaman bir muamma. Tabi bir de yeterli zamanın kalmışsa. Bu zamana kadar yaptığım şeyleri istediğim için mi yoksa talimatlar doğrultusunda mı yaptım kavranması gereken de bu biraz. Fakat iş işten geçtikten sonra bunun ne önemi var? Değiştiremeyeceğim, geri almayacağım onca zaman…

Phillips; deneyimlediklerimizden ziyade deneyimlemediklerimiz hakkında bilgi sahibi olduğumuzu düşünerek yaşıyoruz diyor. Aslında bilmediğimiz ama biliyor gibi yaptığımız bir yaşam var sanki elimizde. Sona yaklaşırken de kocaman hüsranla bakan gözlerimiz ve keşkelerle dolu sözcüklerimiz… Hep bir bilmişlik ve onun kandırmacasıyla  (öyle inanırız ki bu yalana yalan artık gerçek olmuştur bizim için) devam eden bir hayat.

Freud’a göre bizler kendi kendine yetmeye ve kendinden emin olmaya meyleden ama başkalarının varlığına bağımlı olduğumuzu kabul etmeye zorlanmış varlıklarız. Karşı gelmek bizim doğamızda var ve başkalarına duyduğumuz gereksinim bir nevi yenilgi ya da şartlı teslim. Teslimiyet bizim için kabul edilmesi en zor şey. (Bu duygudaki hüsran da doğamız gereği olduğu tescillendiğine göre buradan da yırttım galiba.)

Yaşayarak öğrendiğimiz şey; deneyimlerin, içtenlikle sarıldığımız (kendimize ve başkalarına dair) inançlarımızı sürekli bizden çekip aldığıdır. Kendimizle ilgili bazı şeylerin doğruluğuna inanarak yaşamayı sürdüremeyiz. Bizi tatmin eden şeylerin güncellenmesi gerekir. İşte bu noktada da Kaçırdıklarımız adlı kitabıyla Phillips, bize yardımcı olmaya çalışıyor. Wallace ise kendi hayatında bulamadığı (trajik bir sonla yaşamını sonlandırdığı) arayışına rağmen bize edebiyatın diliyle yol haritası çiziyor. Yaşam da kendi yol haritasını. Anlayacağınız çoklu bir kılavuz var elimizde. Yaptığımız yaşam yolculuğu (ister bilinçli ister bilinçsiz) sonunda artık ben, ben miyim? Tekrar dönüp farklı kılavuzla yolculuk yapsam mı? Dönmesem de (nasıl döneceksem) değiştirsem mi rotayı?

Yaşam devam ettikçe hayatın anlamı üzerine kafa yormaya ve bu konuda kafa yoranların bize yarattığı reçeteleri denemeye devam edeceğiz. (Tabii bir de hayatın kendi rotasını.) Belki bir tanesi uyar da dünyadaki yerimizin anlamını bulabilir, yaşamı ıskalamadan yeniden merhaba diyebiliriz.

Yeniden merhaba diyeceğim güneşe

Gövdemde akan nehirlere

Bulutlar gibi uzayıp giden düşünceme

Benimle birlikte kuru mevsimlerden gecen

Bahçemdeki ağaçların hüzünlü büyümesine

Gecenin kokusunu hediye eden kargalara

Yaşlılık biçimim olan ve aynada yaşayan anneme

Furuğ Ferruhzad

Kaynaklar:

Adam Phillips, Kaçırdıklarımız, Metis Yayınları

David Foster Wallace, Bu Su, Siren Yayınları.

Havanur Taflan – edebiyathaber.net (23 Temmuz 2020)

 

 

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r