Masthead header

Yabancı vampirlerden yerli yamyamlara; ‘korku’

Batı’da, kitabını okuyup kapattığınızda bile etkisinden kurtulamadığınız hikayelerin bolluğuna karşılık, Türkiye’de korku edebiyatı pek gelişmemiş. Nedeni, korkularımızla yüzleşememiş olmamız. Buna karşın ‘Ölü Ciğeri Nasıl Yenir?’ gibi istisnai kitaplar da çıkmış… Ana teması ‘Şehir ve Korku’ olan İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali vesilesiyle korku türüne göz attık.

Kim Newman’ın Dracula Günlükleri önceki haftalarda İthaki Yayınları tarafından yayımlanıp raflardaki yerini almıştı. Çok merak ettiğim halde ancak geçen günlerde elime alabildim. Merak etmemin önemli nedeni, adını duyduğumda bile heyecanlandığım Neil Gaiman ustanın, Dracula Günlükleri’ni ‘Yorumları ve akıl oyunlarıyla okunması mecburi bir eser’ olarak değerlendirmesiydi.
Kim Newman’ın büyük vampir defterdarı Steve Jones’a adadığı Dracula Günlükleri’ni okumaya başladığınızda; daha doğrusu, gecenin karanlığında şehrin ara sokaklarında dolaşan, kendini vampir avlamaya adamış Dr. Seward’ın, 17 Eylül tarihli ilk günlüğünde yer alan ilk birkaç cümleye göz attığınızda bile, kitap boyunca tüylerinizin diken diken olacağını, bu arada zihninizin de hiç durmadan oradan oraya sürükleneceğini hissediyorsunuz.
Tam da Dracula Günlükleri’ni okurken, 1-4 Ekim arasında gerçekleşecek İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nin (ITEF) bu yılki ana konusunun ‘Şehir ve Korku’ olduğu açıklandı.

TÜRKİYE’DE ‘KORKU’ NEDEN GELİŞMEMİŞ?

Türkiye’de yerleşmiş bir vampir kültürü, korku edebiyatı olmadığını düşünenler için ‘Şehir ve Korku’ başlığı havada kalacaktır. Oysa bu önerme doğru bile olsa, nedenlerine bakmak gerek. Gündelik hayatımızdaki korkularla, her çeşit iktidarın bir baskı ve yönetim biçimi olarak uyguladığı korkularla başa çıkmaya çalışırken, korkunun edebiyatını yapma şansımız kalmamış doğal olarak. Çünkü sanat, var olan gerçekliği dönüştürmek ve bir üst dil kurmaktır. Korkuyu sanata dönüştürmek için önce korkularımızla yüzleşmemiz, hesaplaşmamız, hatta kendi korkularımızla eğlenebilecek düzeye gelebilmemiz gerekir. Oysa biz, ciddi anlamda korkuyoruz, korkutuluyoruz hala.
Kısaca şöyle de diyebiliriz: Siz ITEF’in düzenlediği panellerden birine katılmak için KargArt’a doğru yola çıktığınızda, vampire gelene kadar, sizi korkutacak daha birçok şeyle, birçok gerçek korku unsuruyla karşılaşabilirsiniz ara sokaklarda. 1 Ekim’de konu dönüp dolaşıp buraya gelirse, İdil Önemli’nin yöneteceği, benim, Doğu Yücel ve Cem Özüdoğru’nun konuşmacı olarak katılacağı panelde bu konuya da değiniriz. Ya da 2 Ekim’de ‘Edebiyatta Hayalgücünün Yeri ve Değeri’ tartışılırken, Yiğit Değer Bengi, İnci Aral, Sevin Okyay ya da Barış Müstecaplıoğlu hayal gücümüzün neden gelişmediğine, gelişmesine neden izin verilmediğine değinirler belki.
‘Gerçekliğin altında bu kadar ezilen bir toplumda, gerçekliği dönüştürmek mümkün değildir’ deyip geçmek istemiyorum elbette. Aksine, mümkün olduğuna inanıyorum. Sadık Yemni gibi usta yazarlar bir yana, aynı etkinlikte 3 Ekim’de öykü okumaları yapacak olan Onat Bahadır, Levent Şenyürek, Galip Dursun gibi genç ve başarılı korku edebiyatçılarımızın olduğunu ve bu türün, önündeki engeller kaldırıldığında, bu toprakların zengin malzemesini kullanarak bir anda büyük bir patlama yapabilecek potansiyele sahip olduğuna inanıyorum en azından.

BİZİM ‘KORKULARIMIZ’
Aslında köksüz bir oluşumdan değil, sağlam temellere dayanan, halkın inançlarını da hesaba katarsak zengin bir malzemeye sahip olan, ama çeşitli nedenler yüzünden henüz gelişememiş olan bir türden söz ediyoruz. Gulyabani’nin, Hüseyin Rahmi’nin hayal gücünün ürünü olduğu doğru tabii; diğer yandan, Anadolu toprakları onlarca Gulyabani’ye ev sahipliği yapmıştır ve kimse açığa vurmak istemese de, toplumun çoğunluğu geceleri korkularına sarılıp yatmaktadır hala.
Öncesi de var. Öykülerinde korku edebiyatının unsurlarını kullanan Kenan Hulusi Koray’ın 1930’ların sonlarında yazdığı ‘Kavaklıkoz Hanında Bir Vaka’ adlı öyküsü ya da Kerime Nadir’in 1950’lerin sonlarında yazdığı, Karpatlar’dan koparıp Hakkari’nin Cilo dağlarına taşıdığı vampirleri anlattığı Dehşet Gecesi adlı romanı türün başarılı örneklerinden. Aynı zamanda, bizim yazarlarımızın kalemlerinin bu türe yatkın olduğunu kanıtlayan önemli yapıtlar bence.
Gözümüzü biraz daha geriye çevirirsek Ali Rıza Seyfi’nin 1928’de (Latince harflerle 1931’de) basılan Kazıklı Voyvoda adlı kitabıyla karşılaşırız. Casusluk ve hafiye romanları yazan  Cemil Cahit Cem’in kaleminden çıkan, içinde korku unsurları da barındıran tek fasiküllük yapıtları, ‘Kan İçen Hortlak’, ‘İnsan mı Canavar mı?’, ‘Canlı Kadavra!’, ‘Esrar İçinde!’ ve ‘Dirilen Ölü’ ülkemizde bu türde yazılan kitapların ilk örneklerinden olması açısından önemli. Kısacası, Cemil Cahit Cem’i ilk dönem vampir edebiyatçılarımızdan biri olarak selamlayabiliriz… (Bu konularda daha ayrıntılı bilgiye Fatih Danacı’nın www.tersninja.com’da yer alan yazılarından ulaşabilirsiniz.)
Yine aynı Cemil Cahit Cem, bu kez 1932-1933 yılları arasında Tefeyyüz Kitaphanesi’nde basılan, ‘Meraklı Romanlar Serisi’ adı altında satışa sunulan, yine korku öğeleri taşıyan casus serisi ile, ama bu kez  Oğuz Turgut takma adıyla çıkar karşımıza. ‘Canlı İskelet’, ‘Perili Ev’, ‘Hayaletler Arasında’, ‘Kesik Kafa’ bu seride yayımlanan kitapların yalnızca birkaçı.
Korku edebiyatımızın en ilginç örneklerinden biri, N.Erman’ın yazdığı,1944 yılında Işık Matbaası tarafından basılan ve altı fasikülden oluşan ‘Canavar Frankenştayn’ serisidir. Serinin kitapları: ‘Kaçırılan Ölü’, ‘Korkunç Bir Gece’, ‘Ölüm Ekspresi’, ‘Gizli Oda’, ‘Mezardan Gelen Ses’, ‘İsimsiz Ada’, ‘İkinci Dünya’ ve ‘İgor’un Şeytaniyeti’.

İLK GROTESK YAMYAM 

Hepsi bir yana, günümüzde bile tabu olarak kabul edilebilecek bir konuyu 1940’lı yıllarda işleyen Danış Remzi Korok, grotesk edebiyatın Türkiye’deki ilk temsilcisi olarak kabul edilebilir. O yıllardaki edebiyat anlayışını ve yayıncılığı göz önüne aldığımızda, 16 sayfalık iki fasikülden oluşan Yamyam Yusuf serisinin Tecelli Matbaası tarafından basılması bile yeterince hayret verici bir olay olarak değerlendirirlebilir.
‘Ölü Ciğeri Yiyen Adam’ ve ‘Ölü Ciğeri Nasıl Yenir?’ adlı iki bölümden oluşan kitap, Yine Fatih Danacı’nın Tersninja’daki yazısından öğrendiğimize göre, yamyamlık üzerinedir. Korok yalnızca yamyamlık konusuna değinmekle kalmaz, aynı zamanda ölüsevicilikten de (nekrofili) bahseder.
Yusuf’un toplum tarafından dışlanmış olması onu dağlarda yaşamaya iter. Ancak burada da sürekli rahatsız edilmesi, özgüven eksikliği ve bozulan akli dengesi, aşık olduğu kızın ölmesiyle açığa çıkar. Sevdiği kızı mezarından çıkararak sevişir. ‘Ölü Ciğeri Nasıl Yenir?’de ise mezardan çıkardığı bir adamın ciğerini nasıl yediği anlatılır.
Vampirlerin, seri katil hikayelerinin ya da Avrupa tarzı grotesk öykülerin bize yabancı gelmesi, hatta, zamanında bu topraklarda Yamyam Yusuf hikayeleri yazıldığı halde, hala ülkemizdeki korku edebiyatının çok gelişmiş olmaması bizi yanılsamaya sürüklemesin sakın! Bu durum, korkmadığımızı değil, aksine, deliler gibi korktuğumuzu gösteriyor.

Altay Öktem – aksam.com.tr (15 Eylül 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r