
Bazı metinler dünya durdukça duracaktır. İnsan bu dünyada var oldukça bazı yazarlar bazı sanatçılar asla ölmeyecekler, zaten ölmüyorlar. Eserleri ile birlikte sonsuza değin yaşayacaklar. İşte bunlardan biri Anton Çehov. Vişne Bahçesi tiyatro oyununu gördünüz mü veya bu oyunun metnini okudunuz mu? 93 sayfalık kısacık bir metin. Zamanın baş döndürücü akışına ve sürekli devinen hayata bu kısacık metin meydan okuyor. Çünkü insan gerçeği diye bir şey var. Sevgi, kıskançlık, iyilik, kötülük, hırs, akıl, sezgi, farkındalık, umursamazlık vs. vs… İnsana dair her şey. Bütün bunlar çekirdeğimizde değişmeden, ancak sosyal ve toplumsal dinamiklerimize göre şekil değiştirerek insanlık yaşadıkça var olacaklar. İşte büyük sanatçılar yaşadıkları zamanın sosyokültürel ve ekonomik şartlarına göre bu insan çekirdeklerinin içine girip ruhumuzu ve düşüncelerimizi hareketlendiriyorlar. Bizi bize gösteriyorlar. Çehov ve Vişne Bahçesi de bunlardan biri.
Hala heyecanla okuduğumuz bu eser iki asır önce 1900lü yıllarının başlarında yazılmış ve sahnelenmiş. Rusya’nın tarihinde en karışık zamanlarından biri. O yıllarda Birinci Dünya Savaşı devam ederken Rusya Çarlığı en buhranlı ve tartışmalı yıllarını yaşıyor. Çarlık devri bir yandan Marksist fikirlerle, bir yandan da yükselen burjuvazi ile sarsılırken ve tabii ki buna eşlik eden ekonomik çöküntü ve halkın huzursuzluğu ve otoritenin baskısı ile neredeyse iki asırlık aristokrasi hızla çöküşe doğru gitmektedir. İşte böyle bir kaotik dönemin ürünü olan Vişne Bahçesi kurgusu u ve insan ilişkileri ile evrensel edebiyat tarihine damgasını vurmuş eserlerden biridir.
Çehov tarafsızdır. Hiçbir tarafı yüceltmeden veya lanetlemeden oldukça tanıdık karakterlerle kurgulamıştır eserini. Örneğin Çarlık Rusya’sının aristokratlarını en sıradan halleri ile canlandırır. Kötü insanlar değildirler. Ama olan bitene hatta kendi hayatlarının gittikçe çöküşüne duyarsız daha doğrusu farkında bile değillerdir. Yaşamayı keyif ve eğlenceden ibaret sayan hiçbir şey üretmemiş, asalak insanlar olarak canlandırmıştır onları. (günümüzde de böyle insanlar yok mu?) Babası eczacı olan eğitimli genç adam Trofimov’un aklı güzel insanlık idealleri ile doludur. Ancak o da yine çevremizde oldukça sık gördüğümüz gibi şikâyet eden ama pek de bir şey yapmayan okulunu bile bitiremeyen slogancı bir genç. En baskın karakterlerden biri Lopahin ise bu aristokrat ailenin eski kölesinin genç oğlu. Yükselen burjuvazinin kişiliğini ve ahlakını temsil ediyor. O da kötü bir insan değil ancak burjuvanın açgözlülüğünü, hırslarını ve çalışkanlığını ve en önemlisi de hayatın ona ne kadar acımasız olduğunun farkında.
Ah! Ah! En hüzünlüsü eski köleleri yaşlı Firs. Bir devrin kapanıp diğer bir devrin açıldığını simgeleyen vişne bahçesinin ete kemiğe bürünmüş hali., Eskiyi unutmayan ona sonuna kadar bağlı sadece itaat eden yaşlı köle. Onun da hayatı aynen vişne bahçelerinin yıkımı gibi sona eriyor. Hiç yaşamamış gibi. Oyunun en son satırı bu yaşlı itaatkar kölenin cümlesiyle bitiyor :
“Yaşam geçip gitti, hiç yaşamamışım gibi”
Halen modern günümüz insanının hayatın zorluklarını kabullenerek hiç yaşamamış gibi yaşaması.
Bu yazdıklarım bu kısacık doksan sayfalık metnin çekirdeği. Okursanız ve kulübümüzde yaptığımız gibi kitapseverlerle tartışırsanız saatlerce konuşup yine de bitiremezsiniz. Hele sosyopolitik açıdan tartışabilen arkadaşlarla bu kitabın sohbeti daha da zevkli oluyor. O kadar yoğun ve ince ince işlenmiş bir metin.
Bu metin bir trajedi mi yoksa bir komedi mi? Bu tartışma halen devam etmektedir. Belki de komedi-drama türü demek daha doğru olacaktır. Aynen hayatlarımız gibi. Bu tarif bile bu ölümsüz oyunun ne kadar insana ait olduğunun kanıtı gibi.
Aşağıda linkini verdiğim makale Vişne Bahçesi’ni oldukça ayrıntı vererek sosyo-politik yönden de inceliyor. Dikkat ederseniz referans verdiğim makalede, eski köleleri Firs için özgürlüğün anlamı olmadığı belirtilmiş.(1) Bence tartışmaya açık bir ifade bu. Anlamı yok değil. Firs bilmiyor sadece. Hiç düşünmemiş ve hiç sorgulamamış. Sokrates’in dediği gibi “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez”
Nitekim oyundaki yaşlı kölenin beni hüngür hüngür ağlatan son cümlesi buydu:
“Yaşam geçip gitti, hiç yaşamamışım gibi”















