Uzay Görmüş: “Müzik, sağlıklı yaşlanmayı destekleyen önemli araçlardan biri”

Ağustos 28, 2026

Uzay Görmüş: “Müzik, sağlıklı yaşlanmayı destekleyen önemli araçlardan biri”

Söyleşi: Nilgün Çelik

Akademisyenlik ve yazarlık, ilk bakışta birbirinden oldukça farklı iki alan gibi görünüyor. Siz ise bilim insanı kimliğinizle edebiyatı bir araya getirdiniz ve ilk kurgu eserinizle GİO 2023 Roman Başarı Ödülü’nü aldınız. Bilim insanı kimliğiniz ile yazar kimliğiniz birbirini nasıl besliyor? Akademisyen olmasaydınız yazarlığınız farklı olur muydu?

Aslında akademisyenlik ile yazarlık ilk bakışta farklı alanlar gibi görünse de birbirlerinden çok uzak değiller. Akademisyenliğin önemli bir kısmı çeşitli bilimsel içerikler üretmek ve bunları yazılı hale getirmek üzerine kurulu. Bu nedenle yazmak, akademik hayatın zaten ayrılmaz bir parçası. Nitekim dünyadaki birçok popüler bilim yazarının da akademik bir geçmişi bulunuyor.

Bununla birlikte her akademisyenin yazar olmadığını da kabul etmek gerekir. Bilimsel makale ya da ders kitabı yazmak ile edebi bir eser ortaya koymak farklı beceriler gerektiriyor. Ancak akademisyenlik bana uzun süre odaklanabilme, düzenli çalışma disiplini ve güçlü bir yazma alışkanlığı kazandırdı. Bunların yazarlık yolculuğuma çok önemli katkıları olduğunu düşünüyorum.

Eğitimcilik tarafım da yazarlığımı besliyor. Yıllar boyunca öğrencilerime karmaşık konuları en anlaşılır şekilde nasıl aktarabileceğimi düşünmek zorunda kaldım. Bu deneyim sayesinde bilimsel ya da teknik konuları günlük hayatla ilişkilendirerek anlatabiliyor, okurun konuya daha kolay bağlanmasını sağlayabiliyorum.

Bilim alanı dışında yayımlanan ilk eserim olan Megaverse’ü yazarken de bu birikimden yararlandım. Her ne kadar bir bilim kurgu romanı olsa da doğrudan uzmanlık alanımla ilgili bir kitap değildi. Sıfırdan yeni bir dünya kurarken pek çok karmaşık fikri de okurun rahatlıkla takip edebileceği bir şekilde aktarmam gerekiyordu. Aldığım geri bildirimler, bu dengeyi kurabildiğimi gösterdiği için beni ayrıca mutlu ediyor.

Şunu da belirteyim ki, akademisyen olmasaydım muhtemelen yine yazardım; ancak belki de bugün sahip olduğum disiplin, araştırma alışkanlığı ve karmaşık fikirleri sadeleştirme eğilimi aynı ölçüde gelişmemiş olurdu.

Bir söyleşinizde “Tüm yazılarımı bilimsel bir temelle yazıyorum.” diyorsunuz. Bilimsel bilgi sürekli gelişiyor. Bir bilim insanı ve yazar olarak, hangi bilginin güvenilir ve okura aktarılmaya değer olduğuna nasıl karar veriyorsunuz? Bilimsel bir bilgiyi herkesin anlayabileceği bir dille aktarırken, bilimselliğinden ödün vermemek için nelere dikkat ediyorsunuz?

Belki de akademisyenliğin getirdiği bir tür mesleki deformasyon bu, ama evet; yazdığım her şeyin mümkün olduğunca bilimsel temellere dayanmasına özen gösteriyorum. Bu yaklaşım sadece popüler bilim kitabım Dans Eden Beyin için değil, bilim kurgu romanım Megaverse için de geçerliydi. Aralarındaki fark, birinde mevcut bilimsel bilgileri doğrudan anlatırken diğerinde bilimsel fikirlerden yola çıkarak kurgu bir dünya inşa etmiş olmam.

Bilimsel bilginin sürekli geliştiği doğru. Ancak bilimsel düşüncenin gücü de aslında burada yatıyor. Bugün doğru kabul edilen bilgiler yarın yeni kanıtlarla değişebilir; buna rağmen elimizdeki en güvenilir bilgi yine bilimsel yöntemlerle elde edilmiş ve bağımsız araştırmacılar tarafından incelenip doğrulanmış verilerdir. Bu nedenle bir bilgiyi değerlendirirken öncelikle hakemli bilimsel yayınları, sistematik derlemeleri ve alanında kabul gören kaynakları esas alıyorum. İnternette yer alıyor olması bir bilginin doğru olduğu anlamına gelmez; önemli olan bilginin kaynağı ve dayandığı kanıtlardır.

Bilimsel bir bilgiyi herkesin anlayabileceği şekilde aktarmaya çalışırken ise doğruluktan değil, terminolojiden ödün veriyorum. Yani bilimsel içeriği basitleştiriyorum ama çarpıtmamaya dikkat ediyorum. Bunun için günlük hayattan örnekler, benzetmeler ve hikâyeler kullanıyorum. Eğitimcilik deneyimimin burada büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Yıllar boyunca öğrencilerime karmaşık konuları anlatmaya çalışırken öğrendiğim en önemli şey, bir konuyu gerçekten anlamanın en iyi göstergesinin onu sade bir şekilde açıklayabilmek olduğuydu.

Bununla birlikte bilimsel dürüstlüğü korumak adına, bir konuda belirsizlikler veya farklı görüşler varsa bunları da okurla paylaşmayı önemli buluyorum. Bilim kesin cevaplar üretmek kadar, gerektiğinde şüphe etmeyi ve yeni sorular sormayı da gerektirir.

Eksik Parça Yayınları’ndan çıkan Dans Eden Beyin, alt başlığıyla Müzik ve Dans ile Uzun ve Mutlu Yaşamanın Bilimi adlı kitabınızı merakla okudum. İçeriğinde detaylarıyla anlatmış olsanız da henüz okumamış okurlarınız için müzik ile beyin arasındaki ilişkiyi anlatır mısınız? Müzik gerçekten yaşlanmayı yavaşlatabilir mi?

Müzik aslında çoğu zaman fark etmeden hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz bir olgu. Ben kitapta müziği “yaşamsal matematiğimiz” olarak tanımlıyorum. Çünkü yaşamı daha anne karnındayken ritim aracılığıyla algılamaya başlıyoruz. Kalp atışları, nefes alışverişi, yürüyüşümüz ve hatta konuşmamız bile belirli ritimler üzerine kurulu. Beynimiz de bu ritimlerle sürekli etkileşim içinde çalışıyor.

Müziğin bizi neden bu kadar etkilediğinin cevabı da burada yatıyor. Müzik yalnızca işitme merkezlerimizi değil; dikkat, hafıza, duygu, hareket ve ödül sistemleriyle ilgili birçok beyin bölgesini aynı anda aktive ediyor. Bu nedenle müzik dinlediğimizde ya da müzikle aktif olarak ilgilendiğimizde beynimizde oldukça karmaşık ve yaygın bir etkileşim meydana geliyor.

Müzik gerçekten yaşlanmayı yavaşlatabilir mi sorusuna gelirsek; elbette müziği tek başına mucizevi bir araç olarak görmek doğru olmaz. Ancak bilimsel çalışmalar, müziğin bilişsel işlevleri destekleyebildiğini, stres düzeylerini azaltabildiğini, sosyal etkileşimleri artırabildiğini ve özellikle hareketle birleştiğinde beyin sağlığı üzerinde olumlu etkiler oluşturabildiğini gösteriyor. Bu nedenle müzik, sağlıklı yaşlanmayı destekleyen önemli araçlardan biri olarak değerlendirilebilir.

Beni asıl şaşırtan ise, hayatımızın en önemli anlarının büyük ölçüde müzik, ritim ve zaman zaman dansla ilişkili olmasına rağmen, bu konuların sağlık ve yaşam kalitesi tartışmalarında hâlâ hak ettiği kadar yer bulamıyor olmasıdır. Kitabın çıkış noktalarından biri de tam olarak buydu.

Eserinizin içeriğinde her bir başlık ilgi çekici. Bir akademisyen olarak size bu kitabı yazdıran en önemli sebep neydi? Akademik sorumluluğunuz ağır bastı diyebilir miyiz?

Aslında bu sorunun yanıtı, bir önceki soruya verdiğim cevapla oldukça bağlantılı. Bu kitabı yazmama neden olan temel şey, günlük hayatımızın merkezinde yer alan bazı olguların bilimsel açıdan yeterince konuşulmadığını fark etmemdi.

Düşünürseniz; kutlamalarımızda, ibadetlerimizde, savaşlarımızda, yaslarımızda ve ağıtlarımızda hep bir ritim vardır. Müzik ve ritim aracılığıyla insan zihnini etkileyebilir, hatta büyük insan topluluklarının aynı anda hareket etmesini ve senkronize olmasını sağlayabiliriz. Marşlar, ayinler, mevlitler, dualar ve konserler bunun farklı örnekleridir. Buna rağmen müzik, ritim ve dansın insan sağlığı üzerindeki etkileri gündelik yaşamda hak ettiği kadar konuşulmuyor.

Beni bu kitabı yazmaya yönlendiren şey de tam olarak buydu. Bilimsel literatürde oldukça güçlü kanıtlarla desteklenen, ancak kamuoyunda yeterince görünür olmayan konuların daha geniş kitlelere ulaştırılması gerektiğini düşündüm. Akademik sorumluluğun ağır bastığını söylemek belki abartılı olabilir, ancak bilim insanı kimliğimin bu kitabın ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadığı kesin.

Akademisyen olarak görevlerimizden biri yalnızca yeni bilgiler üretmek değil, aynı zamanda mevcut bilgileri toplumla paylaşmaktır. Ben de bu kitapla, laboratuvarlarda ve bilimsel yayınlarda bulunan bilgileri günlük hayatla ilişkilendirerek daha geniş bir okur kitlesine ulaştırmaya çalıştım.

Siz yaşamı ritim ve ahenkle anlamlandırıyorsunuz. Bunu yalnızca uzun yaşamak olarak değil, kaliteli yaşamak ve hafızanın genç kalmasını sağlamak açısından ele alıyorsunuz. Peki beynimiz için ritim ve ahenk neden bu kadar önemli? Yaşamımızdaki ritmi ve dengeyi korumak, beynimizin genç ve sağlıklı kalmasına nasıl katkı sağlıyor?

Aslında bu ilişkilendirmeyi yapan ben değilim; ben yalnızca bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu bazı gerçekleri daha görünür hale getirmeye çalışıyorum. Eğer buna küçük de olsa bir katkıda bulunabiliyorsam ne mutlu bana.

Beynimiz, daha anne karnındaki gelişim sürecimizden itibaren ritimle karşılaşmaya başlar. Kalp atışları, nefes alışverişi ve bedenimizin pek çok biyolojik süreci belirli ritimler içinde çalışır. Bu nedenle ritim, insan yaşamının en temel bileşenlerinden biridir.

Beyin, çevresindeki dünyayı anlamlandırırken düzenli örüntülerden ve tekrar eden yapılardan yararlanır. Ritimler de bu açıdan büyük önem taşır. Düzenli ritimler sayesinde beynimiz beklentiler oluşturabilir, çevresini daha iyi yorumlayabilir ve değişimlere daha hızlı uyum sağlayabilir. Aslında müzikten günlük alışkanlıklarımıza kadar pek çok unsurun bize iyi gelmesinin nedenlerinden biri de budur.

Özellikle hareketle, öğrenmeyle ve sosyal etkileşimle birleşen ritmik faaliyetler beynimizi aktif tutar. Yaş ilerledikçe de zihinsel olarak uyarılmaya devam etmek, yeni deneyimlere açık olmak ve beynimizi düzenli olarak çalıştırmak bilişsel sağlığımız açısından önem taşır. Müzik ve dansın burada dikkat çekici bir rol oynadığını düşünüyorum.

Kitapta bütün bu konuları bilimsel çalışmalar ışığında ayrıntılı olarak ele almaya çalıştım. Bana göre gözümüzün önünde duran bu basit ama güçlü ilkeleri hayatımıza daha bilinçli şekilde dahil etmek, hem bireysel hem de toplumsal sağlık açısından önemli kazanımlar sağlayabilir.

Mutlu Olmanın Yolları başlıklı bölümde empatiden bahsediyorsunuz. Mutluluğun ve sağlıklı bir yaşamın yalnızca bireysel alışkanlıklarla değil, başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerle de bağlantılı olduğunu söylüyorsunuz. O halde empatiyi yalnızca ahlaki bir değer değil, aynı zamanda uzun ve sağlıklı yaşamın biyolojik bir gereği olarak mı görmeliyiz?

Bu soru için özellikle teşekkür ederim. Aslında kitapta en sevdiğim ve en çok önemsediğim bölümlerden biridir bu. Çünkü bana göre doyumlu bir yaşam sürmenin en temel kurallarından birine işaret ediyor.

Günümüzde çoğumuz hayat kalitemizi artırmayı daha çok bireysel alışkanlıklar üzerinden değerlendirmeye eğilimliyiz. Daha iyi beslenmek, daha fazla hareket etmek, daha verimli çalışmak istiyoruz. Oysa bilimsel çalışmalar, sağlıklı ve uzun bir yaşamın yalnızca bireysel davranışlarımızla değil, diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerin kalitesiyle de yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle empatiyi yalnızca ahlaki bir değer olarak değil, aynı zamanda biyolojik ve psikolojik sağlığımızı destekleyen önemli bir özellik olarak da görmek gerektiğini düşünüyorum. Elbette empati beraberinde bazı duygusal yükler getirebilir; ancak bu duyguları sağlıklı şekilde yönetebildiğimizde, başkalarıyla kurduğumuz anlamlı bağlar hem ruhsal hem de fiziksel sağlığımız üzerinde olumlu etkiler yaratabiliyor.

Başkalarının hayatına dokunmak, onların yolunu açmak ve onlara destek olmak insana derin bir doyum duygusu verebiliyor. İlginç olan ise bunun yalnızca ailemiz ya da yakın çevremiz için geçerli olmaması. Hatta araştırmalar, herhangi bir çıkar ilişkisi içinde olmadığımız insanlara yardım ettiğimizde daha güçlü bir tatmin ve mutluluk hissi yaşayabildiğimizi gösteriyor.

Bence bu çok değerli bir bilgi. Daha fazla insan tarafından bilinse ve hayatın bir parçası haline gelse, hem bireysel hem de toplumsal açıdan daha sağlıklı bir dünya mümkün olabilir. Kitapta da bu ilişkinin nedenlerini bilimsel veriler ışığında anlatmaya çalıştım. Bilim kurgu romanım Megaverse’te de aslında bu anafikire dayalı bir hikaye kurgusu vardı. Bu anlamda aslında iki kitabımın birbirini tamamlayan bilgiler içerdiğini düşünebilirsiniz.

Eserinizin bir bölümünde stres ve dengeden bahsediyorsunuz. Stres, aslında bizi korumak için vücudun otomatik olarak geliştirdiği bir sistem. Ancak modern yaşamda bu sistemin sürekli çalıştığını görüyoruz. Bizi koruması gereken stres ne zaman sağlığımızı tehdit eden bir mekanizmaya dönüşüyor ve bu döngüyü kırmak için beynimizde nasıl bir süreç başlatmamız gerekiyor?

Bence bu sorunun temelinde bedenimizi ve beynimizi yeterince tanımamamız yatıyor. Kitabı yazma sebeplerimden biri de buydu. Bedenimizin hangi durumda neden belirli tepkiler verdiğini anlayabilirsek, stresi yönetmek de çok daha kolay hale geliyor.

Aslında stres başlı başına kötü bir şey değildir. Tam tersine, evrimsel olarak bizi korumak için geliştirilmiş son derece önemli bir mekanizmadır. Tehlike anlarında dikkatimizi artırır, karar verme hızımızı yükseltir ve hayatta kalmamızı kolaylaştırır. Sorun, günümüzde bu sistemin kısa süreli tehditler yerine sürekli çalışmaya başlamasıdır. Beynimiz için gerçek bir tehlike ile sürekli ertelenen işler, ekonomik kaygılar ya da sosyal baskılar arasında pek büyük bir fark yoktur; bunları birbirinden çok da ayrı tutmaz. Sonuçta vücut kendini sürekli alarm durumunda bulabilir.

Koruyucu olması gereken stres sistemi uzun süre devrede kaldığında ise uyku düzeninden bağışıklık sistemine, ruh halinden bilişsel performansa kadar birçok alanı olumsuz etkilemeye başlar. İşte bu noktada stres artık bizi koruyan değil, yıpratan bir mekanizmaya dönüşür.

Bu döngüyü kırmanın ilk adımı farkındalıktır. İnsanlar çoğu zaman stresi ancak sonuçları ortaya çıktığında fark ediyor. Oysa bedenimizin verdiği sinyalleri daha erken okuyabilmek, dinlenme ve toparlanma mekanizmalarını bilinçli şekilde devreye sokabilmek büyük önem taşıyor.

Günümüzde mutluluk ve yaşam doyumundan çok stres konuşuyor olmamız da tesadüf değil. Ancak ben kitapta yalnızca stresi azaltmayı değil, stresi doğru yönetmeyi ve hatta belirli ölçülerde kendi lehimize kullanabilmeyi de anlatmaya çalıştım. Çünkü amaç stresi tamamen ortadan kaldırmak değil, onunla daha sağlıklı bir ilişki kurabilmektir.

“Hayal Kurmak ve İmgelemek” bölümü benim önemsediğim bölümlerden. Siz, zihnimizin gerçek olmayan şeyler üzerinde çalışmasına da önemli bir yer veriyorsunuz. Hayal kurmak, geleceği tasarlamanın ve kendimizi dönüştürmenin bir yolu ise henüz gerçekleşmemiş bir şeyi zihnimizde canlandırmak beynimize neden iyi geliyor?

Beynimiz gerçekten son derece ilginç bir organ. Aynı dünyada yaşıyor gibi görünsek de her birimiz çevremizi farklı algılıyor ve kendi zihinsel dünyamızı oluşturuyoruz. Dünyada yaşayan insan sayısı kadar farklı dünya var aslında. Belki de sanatın, edebiyatın ve tüm yaratıcı alanların varlık nedeni budur; birbirimizin zihninde oluşan farklı dünyalara ulaşmaya çalışıyoruz.

Beyin çok erken yaşlardan itibaren kendi gerçeklik modelini oluşturmaya başlar ve yaşam boyunca yeni deneyimlerle bu modeli sürekli günceller. Bu güncelleme sürecinde düşünce kapsamımız açısından ne kadar esnek olabilirsek, yeni durumlara uyum sağlama kapasitemiz de o kadar güçlü olur. Beynin sağlıklı kalmasının önemli yollarından biri de yeni olasılıklara açık kalmasıdır.

Hayal kurmak ve imgelemek bu açıdan çok değerli. Çünkü beyin yalnızca yaşadığımız deneyimlerden değil, zihnimizde canlandırdığımız deneyimlerden de etkilenebilir. Bir hedefi, gelecekteki bir olasılığı ya da gerçekleştirmek istediğimiz bir yaşamı zihnimizde canlandırdığımızda, beynimiz bu senaryolar üzerinde çalışmaya başlar. Bu durum hem yaratıcılığı hem de problem çözme becerilerini destekler.

Ayrıca hayal kurmak gelecekle kurduğumuz ilişkiyi de şekillendirir. Umudu canlı tutar, hedeflerimizi netleştirir ve dikkatimizi ulaşmak istediğimiz noktalara yönlendirebilir. Bu nedenle ben hayal kurmanın yalnızca romantik ya da duygusal bir aktivite değil, aynı zamanda beynin esnekliğini ve uyum kapasitesini destekleyen önemli bir zihinsel egzersiz olduğunu düşünüyorum.

Bu yüzden yaşımız ne olursa olsun, yeni olasılıklar hayal etmeyi, umut etmeyi ve zihnimizi farklı senaryolarla çalıştırmayı bırakmamamız gerektiğine inanıyorum. Farklı konular üzerinde düşünmeyi, kendimizce hayaller kurmayı ve umut etmeyi, bu şekilde beynimize sürekli antreman yaptırmayı unutmamalıyız.

Kitabınızı en çok kimlerin okumasını istersiniz? Sizce kimlere yönelik bir eser? 

Açıkçası bu kitabın mümkün olduğunca geniş bir okur kitlesine ulaşmasını isterim. Çünkü ben sağlıklı bir toplumun, insanların kendi bedenlerini ve zihinlerini daha iyi tanımalarıyla mümkün olduğuna inanıyorum. İlginçtir ki, herkes bir bedene sahip ama çoğu zaman en az tanıdığı şey de kendi bedeni oluyor.

Tıp eğitimi almayan insanların bedenleri ve beyinleri hakkında sınırlı bilgiye sahip olması anlaşılabilir bir durum. Ancak bana göre sorun yalnızca bilgi eksikliği değil; günlük hayatımızda neden belirli tepkiler verdiğimizi, neden mutlu olduğumuzu, neden stres yaşadığımızı veya neden bazı alışkanlıklar geliştirdiğimizi de yeterince anlamıyor olmamız. Bu durum hem kendimizle hem de diğer insanlarla olan ilişkilerimizi etkiliyor.

Bu nedenle kitabı belirli bir meslek grubuna ya da yaş grubuna yönelik yazmadım. Bilimsel konulara merak duyan, kendi bedenini ve zihnini daha iyi anlamak isteyen herkesin okuyabileceği bir eser olmasını hedefledim.

Aslında bazen şunu düşünüyorum: Tıp fakültelerinde bile insan bedenine daha çok hastalıklar üzerinden bakıyoruz. Oysa keşke herkesin erişebileceği, çok teknik detaylara girmeden bedenimizin ve beynimizin temel çalışma mantığını anlatan bir eğitim yaklaşımı olsa. İnsanlar hangi koşullarda neden belirli tepkiler verdiklerini daha iyi anlayabilseler, hem bireysel yaşamlarında hem de toplumsal ilişkilerinde daha bilinçli davranabilirlerdi.

Bu nedenle kitabın temel amacı yalnızca bilgi vermek değil; insanlara kendi bedenleriyle ve zihinleriyle daha güçlü bir bağ kurmaları için bir başlangıç noktası sunmak.

Eserinizi okuyan kişinin kitabın sonunda hayatında değiştirmesini istediğiniz şey ne olurdu?

Aslında şu ana kadarki sorularınızda bunu farklı yönleriyle anlatmaya çalıştım. Kısaca özetlemem gerekirse, kitabı okuyan herkesin kendi bedenini ve beynini güçlü ve zayıf yönleriyle birlikte biraz daha iyi tanımasını isterim.

Çünkü bana göre sağlıklı ve doyumlu bir yaşamın ilk adımı, kendimizi anlamaktan geçiyor. Neden mutlu olduğumuzu, neden stres yaşadığımızı, neden bazı alışkanlıkları geliştirdiğimizi ve hangi koşullarda daha iyi işlediğimizi anlayabilirsek, hayatımızı da çok daha bilinçli şekilde yönlendirebiliriz.

Kitabın sonunda okurun mucizevi bir değişim yaşamasını beklemiyorum. Ama kendi bedenine, beynine ve yaşam alışkanlıklarına biraz daha farklı gözle bakmaya başlamasını isterim. Eğer kitap, bir kişinin bile daha bilinçli seçimler yapmasına, daha sağlıklı alışkanlıklar geliştirmesine ya da hayatına biraz daha fazla müzik, hareket, empati ve umut katmasına vesile olursa amacına ulaşmış sayarım.

Sonuçta kitabın vermek istediği temel mesaj şu: Daha uzun yaşamak kadar, daha dolu, daha anlamlı ve daha “çok” yaşamak da mümkündür.

Ben bu kitabı insanlara yeni bir hayat vermek için değil, zaten sahip oldukları hayatı daha bilinçli yaşamalarına katkı sağlayabilmek için yazdım.

Yorum yapın