
Unutulmanın Gagavuzcası, Ahmet Karadağ’ın üçüncü öykü kitabı. İki yıl aradan sonra çıkan bu yeni kitabı hakkında henüz dumanı üstündeyken duygu ve düşüncelerimi yazmak istedim.
Kitap ortalama bir öykü kitabı hacminde ve on iki öykü içeriyor. Ortak noktaları olan öykülere değineceğim ama kitabın bazen tema ve içerik bazense dil ve anlatım açısından zengin bir çeşitlilik taşıdığını ifade etmem gerekiyor.
Kitabın ilk öyküsü olan Kuşlar Kanatları Olmasa da Uçar, şizofren bir gencin yaşamını konu alıyor. Politik vurguları olan, doktorluktan ve cezaevinden belli izlekler taşıyan, yavaş yavaş akli melekelerini ve benlik algısını kaybeden ve sanırım yazarın gerçek bir dostu hakkında yazılmış bir öykü.
Güle Yel Değdi, kadın bir doktorun sıradan bir günü gibi başlıyor. Ev ve hastaneden sonra farklı bağlamda da olsa öyküye cezaevi, Madımak olayları giriyor. Konu, bu kez dramatik bir olay; babasının olası katiliyle karşılaşma… Yazar mesaj verme kaygısına düşmeden toplum, siyaset, insan hakları konularını doğallıkla anlatıyor. Hasret Gültekin ve Güle Yel Değdi, burada elbette bir motiften fazlası.
Kuşku, Pişmanlık ve Faberge Brut’te yine cezaevi ve hastane var ama bu kez kahramanlar akademisyen. Eski bir evliliğin, aşkın öyküsü. Önce kadının dilinden, sonra erkeğin anlattıkları üzerinden ilerliyor öykü. Üzerinden elli dokuz yıl geçmiş olması Kolera Günlerinde Aşk’ı çağrıştırıyor. Kısa bir öykü de olsa metin içindeki olaylar ve tarihler arasında sempatik bağlar kurulmuş. Politika ve insan hakları konuları, Güle Yel Değdi ile ortak noktalar.
Ancak bu öyküde bazı anakronizmler hissediliyor. Erkek kahraman yetmiş dokuz yaşında öldüğüne göre yaşadıkları travma ve boşanma sonrasında yirmi yaşında olmalı. Oysa öykünün kahramanları o dönemde üniversitede asistanlar. Cezaevlerinde er gazinosu, üniversitede dekanlar kurulu toplantısı olduğundan emin değilim. Bunların editörün de gözünden kaçtığını sanıyorum.
Ben Öleli Beş Yıl Kadar Oluyor’un teması öncekilerden farklı. Toplumcu gerçeklik değil, sosyal bir konu; aile içi duygusal bağlar… Ana kahramanlar doktor değilse de olay yeri hastane, detaylarda olsa bile doktor ve hemşire var. Beyin ölümü gerçekleşmiş bir genç kızın babasına sitemleri.
Unutulmanın Gagavuzcası, kitabın üzerinde en çok durulması gereken ve bunu hak eden öyküsü. Bu hak edişin nedeni, kitaptaki en uzun öykü olması ya da kitaba adını vermesi değil. Aksine bunu hak ettiği için kitaba adını vermiş ve bunun da doğru bir seçim olduğu rahatlıkla söylenebilir. Öyküde “unutulma” teması çok iyi işlenmiş. Okurken insan ruhunu ve davranışlarını derinlemesine çözümleyen öykülere ya da romanlara benzediği fark ediliyor. Raskolnikov’dan[1] Yabancı’ya[2], Selim Işık’tan[3] Ruhuna Fatiha’ya[4], Oblomov’dan[5] Palto’ya[6] pek çok eserden, kahramandan esintiler, izler bulmak mümkün. Bunun onlara benzeme çabası ya da onlardan alıntılar yaparak yeni bir metin oluşturma denemesi olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Bazen yoğun okunan metinlerin etkisinde kalınarak farkında olunmadan ortaya çıkan bir üslup benzerliği de değil kastettiğim. Ahmet Karadağ’ın iyi bir okur olduğunu kendisiyle yapılan röportajlardan ve yazdığı öykülerdeki metinler arasılıktan biliyorum ancak Unutulmanın Gagavuzcası’nda görülen içerik ve anlatımı o açıdan sınırlandırmak yanlış olur. İnsanın yalnızlık duygusunu “unutulma” -bunu belki görülmeme olarak da değerlendirebiliriz- üzerinden işleyen bir metinden söz ediyoruz. Bu yönüyle üzerinde durulmayı fazlasıyla hak ediyor. Hatta öykünün bazı yerleri daha detaylı işlense bağımsız bir uzun öykü olarak basılabilirdi.
Yeni Türk Edebiyatı alanında çalışsam yukarıda sözünü ettiğim eserlerle ilişkisi üzerine bir makale hazırlamayı düşünebilirdim. Kaldı ki benim hatırlayamadığım ya da okumadığım için haberdar olmadığım başka metinlerle de ilişkisi üzerinde durulabilir. Bu açıdan nitelikli bir metinler arası okuma denemesi ortaya çıkabilir(di).
Raskolnikov’un cinayeti işlemeden önceki tavırlarıyla Aydın Sezer’in intihar etmeden önceki davranışları, Tutunamayanlar’daki incelikli filoloji göndermeleriyle Gagavuzca Bölümü arasındaki benzerlikler, Palto’nun sadece ana karakterin özellikleriyle değil aynı zamanda giysi hâlinde bir motif olarak öyküye girmesi, örnek olarak verilebilir.
Araşdırma Hasdanesi Başekimliğine, içeriğinde yine hastane ve doktorlar olsa da kitapta üzerinde durulması gereken öykülerden biri. Mizahi bir özellik taşıyor. Son yıllarda giderek artan sağlıkta şiddet sorunlarını, bir dilekçe formunda eğitimsiz birinin ağzından kaleme almış. Öyküyü özgün kılan ise dili ve anlatımı. Yerel dilin özellikleri incelikli ve başarılı bir biçimde aktarılmış. Malatya ağzına ait kullanımlar belirgin biçimde fark ediliyor. Malatya ağzını ve yerel söyleyiş biçimlerini kavradığı anlaşılan yazarın, konuşma dilinin özelliklerini yazıya aktarmada da oldukça yetkin olduğu görülüyor. Bu yönüyle ya metin üzerinde çok çalışılmış ya da yazar bu konuda gerçekten çok deneyimli. Kasti yapılmış yazım yanlışları, cümle kuruluşlarındaki özellikler bunu bariz bir biçimde yansıtıyor. Güncel sosyal bir konuyu mizahi bir dille anlatması, okumayı da zevkli hâle getiriyor.
Çöp Ev, ayırıcı vasıfları olan bir diğer öykü. Yine toplumsal bir konu olan yalnızlığı, “unutulma”yı işlemiş. Bu yönüyle “Unutulmanın Gagavuzcası” ile benzeşiyor. Sonunda kahramanın bıraktığı notta yazan “İnsan bir bakıma unutulmuş gibidir,” cümlesi de buna işaret ediyor. Özgün bir yönü de öyküde iki anlatıcının olması. Biri kahraman diğeri de yazar anlatıcı. Başta ve sonda kahraman anlatıcı var ama öyküdeki baş karakter o değil. Asıl tema yazar anlatıcının devreye girdiği bölümde. Kahraman anlatıcının anlattıkları öykünün “hikâye” kısmı. Anlatıcının değiştiği yerleri dizgide belli etmeye zaman zaman başvurulsa da burada geçişi anlama, okuyucuya bırakılmış. Onu da dil ve anlatımın bir parçası olarak görmek gerek, yazarın veya editörün tercihi.
Şebeke’de kahramanın yaşadıkları gerçek mi yoksa sanrılar mı görüyor? Arada ipuçları verse de yazar bunu açıkça belirtmiyor ve okuyucunun sezgilerine bırakıyor. Modern tarzda, bazı yazarların başvurduğu gibi gizemli bir hava katılarak kaleme alınmış, okuması zevkli bir öykü.
Romanos Diogenes, yine bir delirme öyküsü. Şebeke’yle birlikte bütünlük arz ediyor. Hem dil ve anlatım hem de içerik bakımından yakın duruyor. Doktorluk bilgisiyle yazar gözlemciliğinin ürünü gibi. Bunun yanında tarihî olayların öyküye başarılı biçimde aktarıldığını da belirtmek gerek. Hastalıktaki bazı belirtilerin bir psikiyatri hastasının günlük yaşamındaki izleri, kurguyu daha nitelikli hâle getirmiş.
Babamın Durduk Yere Kendini Öldürmesine Dair için bu kez ironik bir “unutulma” öyküsü diyebiliriz. Çöp Ev öyküsüyle tema açısından benzerlik gösteriyor. Ancak olay örgüsü ve diyaloglar bakımından çok farklı.
Kahramanları askerî doktor ve hemşire olsa da Handan’ın asıl vasfı bu değil. Dil ve anlatımı görünce Kalender İshak’ı değil de Uzun İhsan Efendi’yi[7], içerik bakımından Ateşten Gömlek’i ya da Vatan Yahut Silistre’yi okuduğunuzu düşünebilirsiniz. Hikâyenin geçtiği dönemin dili başarılı ve çok akıcı bir biçimde kullanılmış. Yazar, Osmanlı Türkçesini, kelimelerin anlamını bozmadan, yerli yerinde kullanmış. Doğrusu bence üzerinde durulması gereken asıl nokta bu da değil. Günümüz diliyle, çağdaş dönemde bir hikâye içinde yeniden yazılsa öykünün kurgu ve mesaj bakımından yine aynı lezzeti taşıyacağına inanıyorum. Özellikle sonu, çok ilgi çekici. Klasik bazı öykülerde gördüğümüz sürpriz sonlar gibi değil ama mesaj içeren bir tutumdan sonra gerisi okuyucuya bırakılmış. Devamı getirilse belki genel okuyucu açısından daha “okunabilir” olurdu ama teknik açıdan bu kadar özgün olmazdı. O zaman benzerine çokça rastlanan eski Türk filmleri gibi olurdu.
Ceza ve Suç’ta adından da anlaşılacağı gibi Suç ve Ceza’ya bir atıf var. Öykünün başındaki epigraf da oradan alıntı. Öyküde dikkat çeken detaylar var. Yazarın ilk öykü kitabında Kafka’yı hatırlatan öykünün paraleli burada Suç ve Ceza’yı anımsatıyor. Konu ceza ve suç olunca hapishane, önemli bir mekân. Dizilerdeki hapishane sahneleri genellikle gerçeklikten uzaktır. Örneğin, karakterler içeriden valizle çıkar. Oysa cezaevinde valiz bulunmaz. Bu gibi ayrıntılara özen gösterilmiş.
Motiflerin, öykülere renk katmak gibi güzel bir işlevi vardır. Aynı zamanda bir özgünlük işareti olan bu unsur, öyküde karşımıza dereotlu poğaça olarak çıkmış. Bu kez bir hukuk fakültesi öğrencisi olan kahraman, işlediği suçun cezasını çekmiyor, çektiği cezanın suçunu işliyor.
Kitap genel olarak dizgi ve yazım açısından sorunsuz. Hatta son dönemlerde okuduklarım içinde en az hataya rastladıklarımdan biri, diyebilirim. O yüzden Romanos Diogenes’teki “meydan muhaberesi”nde geçen “muhabere” mizah unsuru olması için bilinçli mi öyle yazıldı yoksa gözden kaçan bir yazım yanlışı mı, karar veremedim. Ancak metnin bütününde bu tür kelime oyunlarına yer verilmediği için bir dizgi hatası ya da yazım yanlışı olduğu fikrine daha yakınım.
Unutulmanın Gagavuzcası ve Ben Öleli Beş Yıl Kadar Oluyor öyküleri birlikte ele alınabilir. İkisi tematik açıdan diğerlerinden ayrı bir yerde duruyor. Gerek fiziksel olarak gerekse ruhi açıdan terk edilmenin, unutulmanın belki de sevgisizlik ve ilgisizliğin öyküleri bunlar. Aylin, kaza yapacaklarını sezdiği için emniyet kemerini takmazken Aydın Sezer, denize atlıyor.İkisi de öksüz kalıyor ve babaları yeniden evleniyor. Ayrıca metafizik yönleri de benziyor. Ana kahramanlar, öldükten sonra da hissedip görüyor, duyuyorlar. Daha doğrusu ruhları bedenlerinden ayrılmış olsa da bilinçleri açık. Bu gibi ortak yönleri olsa da iki öyküdeki dil ve anlatımın farklı olduğunu kaydetmek gerekiyor.
Bu ikisiyle birlikte Çöp Ev ve Babamın Durduk Yere Kendini Öldürmesine Dair öykülerini de bir arada değerlendirmek mümkün. Hatta bu “unutulma” dörtlüsü kitapta ayrı bir bölüm içinde yer alabilirdi. Üç öyküde ana karakterler erkek iken Ben Öleli Beş Yıl Kadar Oluyor’da genç bir kadın. Dolayısıyla öyküler, yalnızca erkeklerin gözünden yazılmamış. Ancak erkekler, koca ve baba rolleriyle yalnız bırakılmış ve unutulmuşken kadın, bu durumu kız evlat kimliğiyle yaşamış. Geleneksel olarak kadınlar daha çok sıkıntı çektiği ve kadınların sorunları daha çok gündem edildiği için edebiyat dünyasında genellikle bu tema işlenir veya öyle olması beklenir. Bu arada belki “adamlar”ın ihmal edildiği söylenebilir. Birilerinin onları de ele alması gerekiyordu(r). Kadınları veya erkekleri işlemeyi olumlu ya da olumsuz olarak tanımlamak doğru olmaz çünkü önemli olan, yazarın gözlemleri ve hangisini daha iyi yansıtabildiğidir.
Ahmet Karadağ’ın da elbette her yazar gibi kendine has üslubu, öykülerinin belli bir dili, öne çıkan özellikleri var. Ancak bazı yazarlarda öykünün anlatıcısı kim olursa olsun arka fonda yazarın sesini duyar gibi olursunuz. O yüzden temalar, olaylar ne kadar farklı olursa olsun birbirine benzer hikâyeler okuduğunuz hissine kapılırsınız. Bu da sanat ve teknik bakımından bir kusur sayılır. Unutulmanın Gagavuzcası’nda zaman zaman mekân ve kahraman gibi bazı ortak yönler olsa da her öyküde kullanılan dil, anlatım tekniği ve “hikâyeler” farklı.
Uzun lafın kısası Unutulmanın Gagavuzcası okunmayı bekliyor.
[1] Dostoyevski, Suç ve Ceza
[2] Albert Camus
[3] Oğuz Atay, Tutunamayanlar
[4] Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek
[5] Gonçarov
[6] Gogol
[7] İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası


















