Masthead header

Suzan Bilgen Özgün’den “Unutma Zamanı” adlı öykü

Eskiyle ilgili anımsadıklarım, anılardan çok duygularım. Bellek gitmek istese de yürek bırakmıyor demek ki.

Bulunduğum yer evim değil, biliyorum. Odalardan gelen iniltiler bazen kesif bir sidik kokusuyla burnuma ve kulağıma doluyor. Sonra ağlamalar, kahkahalar, küfürler…

Bugün yanıma gelen genç, kalın kaşları ve kıvırcık saçlarıyla oğlum… Ellerine sarılıp “Beni almaya mı geldin?” diyorum, anlayamadığım bir şeyler mırıldanıyor.

Bana hep güzel sözler söyleyen bir bey dolanıyor ortalarda, sık sık ellerini çırpıyor: “Ameliyat ekibini hazırlayın!”. “Emredersiniz Paşam!” diyor etrafındakiler. Müstehzi olup olmadığını tam kestiremediğim bir gülümsemenin yüzlerine uğramasını seyretmemek için başımı çeviriyorum.

Ona, Paşa’ya yani “Sizin eviniz yok mu, hep buradasınız,” diyorum. Eliyle kafasını işaret ediyor, “Benim evim burası!”. Bir zamanlar çok iyi bir askeri hekim olduğu, neler neler gördüğü söyleniyor. Uyduruyorlar belki de veya ben uyduruyorum, kim bilir… Hem dünyayı daha dayanılır kılan yalanlar değil mi? Gerçekler belki de bu yüzden daha az görünüyor, hatırlanıyor…

Zaman zaman, sidik kokusu yerini, ciğerlerime kadar gelen delici bir deterjan kokusuna bırakıyor. Hoşuma gidiyor, “Temizlik iyidir,” diyorum yanımdakilere, başlarını sallıyorlar. Arap sabunu beni evime –evimize– götürüyor. Temizlik yapıyorum, kalın kaşlımın gömleklerini ütülüyorum dudaklarımda tüttürdüğüm bir Ege türküsüyle.

Donmuş yağ tortulu yemek kokusu beynimi ele geçiriyor, türkünün sözlerini unutuyorum, heceler söze dönüşemeden patlıyor ağzımda, midem eskimiş dişlerimin arasından fırlayacak gibi oluyor. Sonra kendi evimin kokusu baskın çıkıyor, pis kokuyu ezip yok ediyor. İştah açıcı bir reyhan tadı sarıyor bütün odaları, parmaklarım yaprak sarar gibi kıvrılıyor kendiliğinden. Bilinmez bir yere doğru sesleniyorum. “Oğlum yemek hazır!” Ne hazırladım, nasıl hazırladım bilmiyorum, umurumda da değil, içimde biriktiriyorum dalga dalga çoğalan o bayramlık sevinci…

Dün veya dünden önce –zamanını hatırlayamıyorum, hoş hatırlasam ne çıkar, tüm günler, haftalar, aylar karışıp birbirine girmiş bir saç yumağı gibi, sadece mevsimleri fark edebiliyorum– sarışın bir kadın getiriyorlar yanıma. Çok uzaklardaki bir denizin kokusu var sanki üzerinde. Yüzünde de temkinli bir gülümseme. “Teyzeciğim hatırladınız mı? Ben Aylin, Sait’in okuldan arkadaşıydım.”
Dizlerine dokunuyorum oturması için. Oğlumdan yaşlı mı kadın? Sorsam mı? Belki sordum bile. “Oğlunuz zaten yaşsız!” O mu diyor, başkası mı? Getirdiği badem ezmesinden ikram ederken tanımadığım isimlerden bahsediyor. Zamana yenilmemiş bir masal gibi anlattıkları… Badem ezmesini ağzımda iyice sündürürken sessizce dinliyorum. Uyuyorum-uyanıyorum, yanımdakiler farklı, saatler aynı… Uyku zamanı-iğne zamanı-unutma zamanı…

Odama –hücrem mi yoksa– getiriyor beni birileri. Son oda arkadaşım bir gece bana saldırdığından beri –niye böyle bir şey yaptı bilmiyorum, Paşaya göre kıskançlıktı– yalnız kalıyorum. Ona, yani Paşa’ya çocuk oğlumu anlatıyorum, daha çok iğne zamanından önce galiba. Dinliyor ve ellerini çırpıyor: “Ameliyat ekibini hazırlayın!”

Bazen, belleğimi uzun uykusundan uyandıracak bir şeyler yakalarım umuduyla aynaya bakıyorum. O da benim gibi her şeyi hatta zamanı bile gören ve yansıtan olmaktan yorgun aynı yerden dikkatle bana bakıyor. Gece gündüz fark etmiyor, insanlar, olaylar değişiyor, nesneler ve bıraktıkları izler değişmiyor. Misal, kaldığım şu oda! Beyazlar içinde niceleri girdi çıktı ama demir başlığı artık aşınmış karyolam, gri, tozdan hamurlaşmış perdelerim, tiftikleşmiş tüylerinin içinde sayısız kırıntı, ayakkabı pisliği, saç-kıl barındıran kilimim, ahşap dolabın üzerinde kapağı aralık duran, derisi soyulmuş valizim hep aynı. Yeni yerlere, yeni hayatlara kaçtığımızı sanarak ne çok taşımıştık bu valizi. Senin kitaplarını, dergilerini de taşırdık, sonra gizledim bir yerlere. Nerede olduklarını anımsamasam da kayıp olmadıklarını biliyorum, sonuçta ben saklamıştım. Seni de saklasaydım, aynadaki suretim yerine seni dondursaydım…
Aynaya bakıyorum, benim kıvırcık ağarmış saçlarım senin kıvırcık gür saçlarınla iç içe geçiyor, kocaman bir düğüm oluyor. Sonra geçmişten kısacık bir an belirip kayboluyor: Sokak panosunda gamzeleriyle dolu dolu gülen, sana benzeyen –yoksa sen mi?– bir delikanlının fotoğrafı asılı. Öyle genç ve sonsuz ki insanda derin bir tabloya bakıyor duygusu uyandırıyor. Fonda uçsuz bucaksız bir sahil ve masmavi deniz… Altında kocaman harflerle “Kayıp” diye yazıyor ve devam ediyor: “Kendinizi bulmak için bazen kaybolmanız gerekir, bizimle birlikte kaybolmaya ne dersiniz?” Gezgin Tur – Telefon…

Aynaya bakıyorum tekrar: Şimdi dümdüz, parlak ve berrak, tıpkı oğlum gibi. Ağır adımlarla yanına yaklaşıyorum, dokunuyorum ellerimle. Bulduk mu kendimizi, birbirimizi? Hafifçe kaldırıp arkasına bakıyorum. Ön ve arka yüzü birbirinden tamamen farklı… Arka taraf cıva ve kurşundan yapılmış, özel bir sır ile sıvanmış, pürüzlerini sırrıyla örtmüş. Pürtüklü, kararmış yüzeye dokunmamla mikrofon uzatılan birileri konuşuyor. “Kayıp insanlarımız konusunda duyarlı ve kararlıyız.”

Aynanın, dışarıdan görünmese de tutunmasını sağlayan tırnakları var. Delici ve sağlam, duyarlı ve kararlı! Benimkilerinse umutsuzca umut etmekten sivriliği giderek azalmış, düştü düşecek.

Kapı tıklatılıyor, içeriye beyazlı bir kadın giriyor. Bir şey demesine fırsat vermeden aynayı gösteriyorum, “Bak, Said’im orada, denizlerde. Kaybolmamış!”

“İğne zamanı!” diyor usulca. Canım acıyor.

Suzan Bilgen Özgün -edebiyathaber.net (13 Kasım 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r