Masthead header

Soyuttan somuta Beşir Sevim şiirleri: “Bildiğim Bütün Kırmızılar” | Didem Görkay

“…gözlerinden başladım ben ölmeye.

dilimdeki sancıyı,

kulağımda dönen sesleri saymıyorum bile.

bilinsin ki kadim bir zulmün

ateşten sözcükleriyle… başladı bu hikâye…

ayrımız gayrımız yoktu,

kalbi dikenli adamların tohumu tuttu.

ve bilinsin ki onlar bizdik,

          biz, onlar…

ki bir elmanın yarısıydık

ama bizi bölen bıçaktı

kimse bunu hatırlamadı”

Şiirler vardır, toplumsal bağlamı onu öyle bir doğurmuştur ki üzerinden kaç kuşak geçse de diriliğini korur ve bu koruma, kitlelerin tarihsel belleğidir, bireylerin aidiyet kaynağıdır. Bu şiirleri içerik olarak besleyen konular değişkenlik gösterse de kült şiirlerin genel olarak insanlığın temel meselelerini, toplumsal değişimleri işleyen temalar hakkında oldukları inkâr edilemez. Bu tür şiirler, coğrafyaların dar kapsamını aşarak dünyaya yayılır ve yerelden evrensele bir akış izler.

Sevim’in Zamansız Masal adlı uzun şiirinden alınan yukarıdaki bölüm böylesi bir karaktere sahip. Toplumların ortak ayrışma noktalarını belirleyen şiir örnekleri, zamanın yıkıcılığını aşar ve varlığını koruyarak zamanlar üstü bir noktaya evrilir. Toplumsal bağlam ve bireyin yaşam ağına giren öteki birleşenler de akışa katıldığında şiirin dil ve içeriği okuyucuya farklı okumalar sunabilir. Şair “Şimdi bir masal anlatacağım sizlere, kalbinizdeki mührü kırıp kulak verin sözüme.” derken masal/mesel anlatıcısı rolüne bürünerek şiirin halk edebiyatıyla bağını kurmakta ve “ateş kavmine ve toprak ehline…” diyerek de bu geleneğin dilsel ve dinsel kodlarına göndermeler yapmaktadır. Bu form, kuşaklar arası iletişimi sağlar.

Kan Masalı’nda “gelmem bi’ daha masalınıza” derken şairin naif duruşuna tanık oluruz. Rapunzel’e atıfla birlikte bir dal elif gibi’yi aynı metinde görerek yerelle evrenselin birlikteliğine tanıklık ederiz. Ağlayan Harfler Masalı’ında “beni öper misin aşk?” diyen şair, şiirlerin görmezden gelinemez derdini kendi özgünlüğü içerisinde yeniden üretmeyi dener. Bu şiirde göze çarpan düzyazı biçemine yakınlık, metin türleri arasındaki geçişkenliğe nitelikli bir örnek olarak gösterilebilir. Dile olan hâkimiyet ve okurun düş âleminde oluşabilecek çağrışımlar okuma eyleminden duyulan hazzı artırır.

“…gözlerini kısıp uzaklara

bakan bir korsan…

boynun ter,

saçlarında tuz…

o zaman

dizlerine sermiş haritasını

sus parmağıyla gösterip

kalb’in doğusundaki

siyah bir noktayı…”

Şairin kendi bireysel tarihine bir göz kırpmayı görmekteyiz burada. Bu göz kırpma hiç kuşkusuz okurların kendi hikâyelerine alan bırakacak genişliktedir. Sevim’in şiirleri, sözcüklerin temel anlamlarından çıkarak çoğullaşmakta, metin içi ve dışı birçok noktaya göndermeler yapmaktadır. Kimi doğup büyüdüğü coğrafyayı düşlerken kimisi de sevdiğine akıtır meylini. Şiirin genel geçer bir tanımı yoktur ve okuma kültürü edinmiş her okurun özgün bir yorumu vardır. Belki de Sevim’in aşağıdaki dizeleri bir tür sorgulamadır:

“ey ölüm!

kara saçlarından mı ördün kemendini?

boşuna sıkma ilmiği

şu dünyada yaşamaktan

daha fazla

acıtamazsın sen beni.”

Nitelikli şiir, sözcük fazlalığı barındırmaz, anlamı yoğun bir çekirdeğe sığdırır. Toplumsal sorunların nirengi noktalarını, kırılma anlarını ve acının renklerini dile getirir. Sevim’in ülkenin yakın tarihinde yaşanan olaylara ilişkin dizeleri yeri gelir, duyguların bam teline dokunur:

“…

ah dünya! ‘Aidiyeti bilinmeyen kol ve bacak

diye geçirildim tutanaklara… darmadağın

bedenimden ne kaldı ki geriye kalsın adım.

…”

Şairin şiirinde nerede durması gerektiği, toplumsal duyarlılığı olmalı mı olmamalı tartışması zaman zaman gündeme gelen bir meseledir. Şairin nerede durduğu ya da duracağı meselesi hiç kuşkusuz dünyayı alımlamasıyla yakından ilintilidir. Şiirde tutanaklara geçirilen şair, olayın acı tarafında durur ve olayın öznesiyle yer değiştirir.

Beşir Sevim şiirinin içerdiği betimlemeler salt kendine dönük değildir. Gözlemi, art alan bilgisi ve soyut somut geçişleriyle yalındır ancak anlatmaya çalıştığı, anlattığının gölgesinde kalmaz, her daim yankılanır:

“…

ve mevlevi bir derviştir zaman

elleri hüzünlü, açık…

ya gözleri kapalı

ya içindeki kuyuya bakıyor her an.”

 Ve tabi ki Şair’in iç sesi de yankılanır kendi iç gezegeninde:

            “…

            rüzgârın sürüklediği bulutlara bakmak,

            bir daldaki meyveye uzanmak

                        geçiyordu aklımdan.

            suların taşıdığı çer çöp

            ve otlara dokunmak diyordum,

            bir tek bunlar kalsaydı o rüyadan.

hiçbir şey kalmadı ama

neden bilmiyorum.”

Ve:

“iki yüzüm var benim, biliyorum

ikisine de tahammül edemiyorum.”

derken daha da açık eder benliğinin kuytularını. Bireyin benliğiyle baş başa kalışını, ikirciklerini, yansımalarını… Birkaç kelime, anlam yoğunluğu için yeterlidir. Suyu sıkılmış, fazlalıkları alınmış, törpülenmiş ve öz’ü berrak halde ışıldayan bir dil…

“…

Dilimin dönmediği sözcükler var

Boğulduğum denize inanırım ki aşkla…

Bundandır ellerim dilimden daha zalim,

Kırık bir dizede dirildim.

Var git muştucu, tebaa’na söyle

ben ölü değilim!

ben ölü değilim!

ben ölü değilim!”

Biz, –kitabın gıyabındaki okuyucu- burada Şair’in ne demek istediğini, Şair’in birebir demek istediği olarak anlayamayız. Şair’in benliği, tarihi vardır kendince. Şiiri ve edebiyatı da şiir ve edebiyat da işte bu alımlamadır. Okuyucu, kendi duygusuna denk eder gözünün değdiği kelamı ve Şair’in “dilinin dönmediği sözcükler”i dillendirir gayya kuyusunda…

Beşir Sevim’in aşk, toplumsal duyarlılık, benlik yansımaları gibi birden fazla bakış açısından ördüğü şiirlerinde sözcük tutumluluğu anlamı yoğunlaştırır ve okuyucuya geniş bir düşünme ve sorgulama alanı bırakır. Bu bırakışta okuyucu, kendi düşünsel bağlamından geçirdiği anlam akışlarıyla geniş bir denklemde bulur kendini. Acının yoğun, yakın ve darmadağın olduğu bir denklemdir bu.

Didem Görkay – edebiyathaber.net (1 Eylül 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r