Sınır Bölgeleri’nde “Haletiruhiyenin İması” | Yağmur Yıldırımay

Aralık 2, 2023

Sınır Bölgeleri’nde “Haletiruhiyenin İması” | Yağmur Yıldırımay

2018’de Avustralya’da Prime Minister’s Edebiyat Ödülü’nü Sınır Bölgeleri kitabıyla kazanan Gerald Murnane, okurla tekrar buluştu. Begüm Kovulmaz’ın çevirdiği, yazarın son kurgu eseri olarak görülen Sınır Bölgeleri, Ketebe Yayınları etiketiyle yayımlandı. Uzunca bir süre başkentte yaşayan anlatıcı-kahramanın sınır bölgesindeki bir kasabaya taşınmasını ve görüp geçirdiklerini her daim imgeleriyle bir araya getirmesini konu edinen roman, “gerçek bir deneyimden çok bir haletiruhiyenin iması olan şeyi” anlatır. Hafıza-manzara-imge üçlüsüyle hareket eden yazar, hatırlamanın nasıl bir şey olduğunu ve ne işe yaradığını irdeler.

Zihnin telkinlerine güvenmek

Sınır Bölgeleri,anlatıcı-kahramanın ilk gençliğinin geçtiği, dinî eğitim aldığı okuldaki yıllarına dair anılarıyla başlar. Arkadaşlarına, hocalarına eleştirilerini yaptığı ilk sayfalarda geçmişle hesaplaşma derdinde olan birini okuyacağımız hissi belirir, fakat işler biraz karışıktır. Hesaplaşma/sorgulama yok denilemez lakin anlatıcı-yazarın bize anlatmak istediği şey, hatırlamanın nasıl bir eylem olduğudur. Geçmişe dair o an aklına düşenler neyle bütünleşmiştir? Hatırlamayı icra etme şekli nasıldır? Yazar, merkezine hatırlamanın işleyişini, işe yarama şeklini alarak ilerler, tabii en büyük yardımcısı zihni ve onun oluşturduğu imgelerdir. “Bazen başkalarının değersiz, önemsiz, çocukça bulacağı konuları ciddiyetle incele”mesini talep eden zihninin telkinlerine güvenen bu kişi, daha çok gözünün önünde canlananların, onların manzarasının ardında kalanlarla, kendisine verdiği hisle ilgilenir. Onun için manzara bir sır, müphem bir mekândır; düşüne düşüne, geze geze bu manzarayı kendinden yonttuğu bir parça haline getirir. Şöyle der bu tavrına dair:

“Zihinlerimiz ve zihin hakkında, sözde içgüdülerimiz, eğilimlerimiz ve yetilerimiz hakkında okurken, ki ego, id ve arketip gibi fantezileri de unutmamak gerek, kendi düşüncelerimle duygularımın sonu gelmez görünen manzaraları, başkalarının benliklerini, kişiliklerini veya her ne ad veriyorlarsa zihinsel mıntıkalarını yerleştirdiği kasvetli alanlara kıyasla bir cennet olmalı diye düşünüyorum.”

Anlatıcı-kahraman için gerçek budur; teoriden uzak, manzaranın ardında olanı deşmek, sonra seyre dalmak, muhakeme etmek, yaşamak… Sınıra yakın bir kasabada, kimileri için sınırları aşan dünyasında, kendi imgelerinin tarihini kaydetmekle meşguldür; bu kayıtlar onun benliğini oluşturan, yaşamını şekillendiren, manalı kılan teferruatla doludur. İmgeleri sayesinde görünürdekini tersyüz edip onun ötesini anlamaya çalışır, en ilgi çekici olanı bulduğunda dünyası artık o imge kadardır.

Yaşamaya dair bakışını cam bilye ile somutlaştırır anlatıcı-kahraman; “Her zaman güçlü bir ışık kaynağına -elektrik lambası veya güneşin aydınlattığı gökyüzü- her zaman şeffaf bir bilyenin arkasından bakardım,” der. Bir de vitraylarla. Yekpare bir görünümü ortadan kaldırmayı imgeleyen bu ayrıntılar, onun anlatmak isteği manzaranın tezahürüdür. Gördükleri, ruhuna, zihin dünyasına görünenden azade bir tarafıyla eşlik eder. Anlatıcı-kahraman eğer bir şeyi hatırlıyorsa, hatıra gelen, geçmişte muhakkak bir yerde ona hissettirdiğiyle imlenmiştir zihnine. Bu sebeple zaman denilen sonu gelmez uzamda sürekli hareket halindeyken kendi zihin çayırı epey kıymetlidir:

“Çocukken uzun zaman önce kaybettiğim ruh hallerim dediğim ruh hallerimi yeniden bir araya getirip belki de koruyabilmek için tek yapmam gereken o ruh haliyle bağlantılı hale gelen renge veya renk tonuna bakmaktı belki de -bazı renkler ruh hali veya duygu durumu denen tanımlaması zor nitelikleri soğurmuş veya bu nitelikler belli renklerin içine işlemişti.”

Gerçekler ve hatırlananlar

Kitapta hafıza, imge ile iç içedir, bu sebeple hatırlama eylemi doğrudan anlatıcı-kahramanın kendisine bağlanan biricik bir eylem olarak belirir. Aynı şey için ortak bir hatırlamaya dahil olmak zordur, çünkü manzaranın görüntüsünün onu gören insandan ayrılamayacağını düşünür. Binlerce sözcük, manzara görmüş, hatta bazılarını unutmuştur bile ama sözcükleri söylerken, manzarayı seyrederken hissettikleri hâlâ hatırındadır. Yani anlatıcı-kahraman için imgeler, insanı, dünyayı anlamak, anlamlandırmak için elzemdir.

Sınırı geçmek için bekleyenlerin tarafındadır anlatıcı-kahraman; var olduğu yerden korkmayan, yaşanabilir kılmak için de çeperleri aşması gerektiğine inanan biridir.  Anlatıcı-kahraman, okur/yazar olarak Sınır Bölgeleri’ni okuyan ile yazan arasındaki sınır bölgelerinde gezer, onların bu müphem çayırda neyi nasıl algıladığını düşünmekten keyif alır gibidir.  Çünkü kendisi de tam oradadır; sarih, pirüpak olmayan zihnin lekelerle dolu rengârenk vitraylarının içinde.

edebiyathaber.net (2 Aralık 2023)

Yorum yapın