Masthead header

Sibel K. Türker: “Hikâyeler ölümlü ama doğurgandır”

Habertürk gazetesinden Ümran Avcı yazar Sibel Türker’le “Hayatı Sevme Hastalığı” adlı yeni romanını konuştu.

SATIŞ ÜMİDİMİZİ ALABİLİRLER, RUHUMUZU ASLA!

“İnsan annesini kaybedince ölümlü olduğunu anlıyor…” Bu cümlelerle başlıyor Sibel K. Türker’in son romanı “Hayatı Sevme Hastalığı”… Hikayelerin anneler gibi ölümlü ama doğurgan olduğuna inanan Türker’le yalnızlıktan, erkeklerle hesaplaşmaya, aşktan, ayrılığa uzanan, tam üzülecekken tebessüm ettiren romanını konuştuk…

Roman kahramanı yeryüzünde otuzdan fazla iyi kitap yazılmamış olduğuna inanıyor. Sizin için bu sayı nedir ve ilk beşe hangileri girer?

Ayda biraz cimri davranmış galiba… Bence yeryüzünde iyi yazılmış yüzlerce kitap var, bütün bunların üstünde olan ise “çok iyi yazılmış” kitaplar. Otuzdan da fazlalar sanırım. İlk sıraya Homeros’u koyarım ben. Dostoyevski gelir ardından, Şeyh Galip ve Mevlana ( söylemeye bile çekiniyorum artık) Japon edebiyatını çok severim. Kavabata ve Mişima’yı. Ve sonra batı modern edebiyatının yıldızları. En tepede de Kafka. Ama yenidünya’dan Steinbeck’i ve Poe’yu söylemeyi unuttum. Demek ki epey fazlalar…

Neşe, yazar aşkını anlatırken onu, “Parası yoktu ama sevdiğim beş kitabın yazarıydı” diye anlatıyor. Gerçi aynı yazar, sonradan zengin oluyor ama buradaki ince göndermeyi görmeden geçmek istemiyorum… En azından yazarlar yalnızca yazarak yaşamını sürdürene dek bu konu gündemde olmalı diye düşünüyorum…

Keşke birisi de benim için bunu deseydi… Ah para ve sanat aynı anda ele geçmeyecek iki şey. Siz sanatınıza ne denli özen gösteriyorsanız alıcısı o kadar az oluyor. Bu aşılası bir paradoks değil kanımca. Şu yaşlıların saydıkları ahir zaman alametleri arasına çift başlı buzağılar gibi bu “çok satar” kitaplar da konulmalı bence. Yani kıyamet alametlerinden sayılmalı. “Üç yüz bin kitap satıldığı, okunduğu ve yine bir şeyler anlaşılamadığı zaman…” Kitabın değeri çok satmasında değil, iyi okurlar bulmasında anlaşılmalı. İçi boş, sabun köpüğü kitapların neden bu denli alıcısı çıkıyor acaba, insanlar basit olanı mı isterler gibi sorular soruyorum ben de zaman zaman. Fakat son noktada çok da ilgilenmiyorum. Satış ümidimizi alabilirler, ruhumuzu asla!

HİKAYELERİN DE AİLELERİ VARDIR

“Hikayeler ölümlüdür ama üzerinde bir saat olsun düşünülmeyi hak eder…” Hem bu alıntıdan bahsedelim istiyorum. Hem de ilave olarak soruş şu; anlatılan hikayeler mi daha etkileyici ve kalıcıdır yoksa yazıya dökülenler mi?

Hikayeler esasen ölümlü fakat doğurgandırlar. Annelerimiz gibi, bu da onların sonsuzlukla olan ilişkilerini belirler. Hikayeler ölümlüdürler fakat türerler. Onları hiçbir güç durduramaz, ben Meryem’in Biricik Hayatı adlı romanımda da esasen bunu işlemiştim. Hikayelerin de dedeleri, nineleri, anne babaları, çocuk ve torunları, hatta üvey kız ve oğulları vardır. Cin taifesi dedikleri şey bu hikayeler olsa gerek! Bence insanlar anlatılan hikayeleri daha iyi saklarlar hafızalarında. Çünkü başka birine anlatacak, o da bir başkasına. Bu yüzden unutmamak daha önemli. Oysa yazıya geçmiş hikayeler kitap adında ve ulaşması, elde tutulması kolay olan bir formun içinde saklı. Unutunca açar, tekrar okur ve kapatırsınız. Bu sebeple yazılı kültüre geçmemiş dillerin anlatı geleneği çok güçlüdür, bu o topluluğu bir arada tutan ve geleceğe de taşıyan bir ritüeldir bir bakıma. Bir de yazıya dökülmüş hikayeler bireyin sadece ve sadece kendisine hitabederler. Evet, birlikte okunabilirler fakat yalnızca tek bir kişiye yönelirler.

Ve bir başka alıntıyla devam etmek isterim, “Bir yazarın satırlarının altını çizmek aslında ona aşık olmaktır”…

Bir bakıma öyle. Bir yazarın satırlarının altını çizmek orada okurun kendini bulmasıdır. Daha önce tanımadığı, tanımlamadığı kendini. Bunu da ona bir başkası gösteriyor. Bir yazar… İyi bir metnin okuru ele geçirmesi, bir bakıma sevdaya düşürmesi hali vardır. Böylece bir okur olarak ben de birçok yazarla platonik bir aşk yaşamış oluyorum… Aşk da böyledir işte.

AŞK EN ANARŞİST DUYGUDUR

Kitapta aşk acısı öyle sahici anlatılmış ki. “Aşk acısı, sanki tüm dünya aynı anda seni sevmiş, sonra da aynı anda vazgeçmiş bir şeydir”, “Aşk acısı işkencecinizi sevmektir”… Biraz da bunun üzerine konuşalım mı?

Hatırladığım kadarıyla aşk acısı böyle bir şeydi. Demek ki hafızam fena değilmiş.!! Aşk yeryüzünde türümüze dair en güçlü duygulardan biri. Diğeri korku, bir diğeri nefret, bir de şehvet… Fakat bu duygular içinde en devrimci, en anarşist, en dönüştürücü gücü olan aşk olsa gerek. Engel tanımıyor, yaş, sınıf, ahlak, gelenek, din; bunların hepsini aşabiliyor. Hatta sanki yasaklardan güç alıyor. Aşk acısı da acıların en beteri tabii. Gerçi bunda da ruhsal bir dönüşüme zemin hazırlama var. Maşuk ne denli zalim olursa acı katlanarak büyür ve fakat aşıkı da büyütür. Bu acı çemberinden geçtikten sonra da siz eski siz değilsinizdir artık. Böyle muazzam bir ruhsal yolculuktan bahsediyoruz. Bütün doğu metinlerinde sevgili gelmeyen, uzaklaşan, ele geçmeyen, acı çektiren biridir. Aşk bir çöl duygusudur ve elbette edebiyatın olmazsa olmaz konularından biri.

Romanda, “modern hayata kurban verilen yaşlılar” dan da bahsediyorsunuz. Ağır yürüdüğü için trafik ışıklarına yetişemeye, maaş kuyruğunda ölenlerden…

Evet, burada modern hayatın sersemletici hızından bahsetmiştim ve tabi bir kentin en yavaş sakinleri olan yaşlılar da tezat olarak kondu oraya. Nasıl başa çıkıyorlar anlamıyorum… Bir de mesela dikkat edin köyden kente yeni göçmüş insanlara hep araba çarpar. Onlar bu işi, yani trafik ışıkları işini halledene kadar bu kazalara kurban giderler, gerçi şimdi köyler bile araba dolu ama. Burada Ayda, çektiği acının yüküyle o denli yavaşlamış ve kentin ruhuna o denli aykırı davranmaktadır ki ister istemez kendini kentin yaşlılarıyla özdeşleştirir. Eline baston verseniz reddetmeyecek derecede ağır, bungun, yorgundur. Ne trafiği, ne araçları ne de kalabalığı anlayabilecek durumdadır. Burada biraz da kahramanımızın ruh durumunu yazmak istemiştim.

“Kapılar kesinlikle erkektir, kapı altları da kadın” benzetmesinde biraz kalalım istiyorum…

Evet, dilimizde nesnelerin dişil ya da erilliği yoktur ya, ben anlam olarak vermeyi seviyorum bunu. Mesela göz deliği bir kadındır (meraklı, kuşkucu), kapı kolu bir erkek gibi. Kapı tamamen eril, kanımca bütün formsuz, eğilip bükülebilen, gaz ve sıvı olarak dolanan formlar dişildir. Kapı altları da buna bir örnek. Oradan mektuplar atabilirsiniz, anahtar ittirebilirsiniz, bir geçiş yoludur.

Dil kaderimizdir diyor ve de örneğin İtalyanca’yı neşeli, komik bir dil olarak yorumluyorsunuz romanda. Ya da roman kahramanınız öyle buluyor Türkçeyi nasıl tanımlar, anlatırsınız… Türkçe hangi duyguya yakışır en çok?

Umarım İtalyancaya haksızlık yapmadım; elbette bu dilde de acılar, hüzünler hak ettiği derecede ifade ediliyordur, her dilde olduğu gibi. Ancak o denli hızlı, ritmik ve eğlenceli bir yapısı var ki insan İtalyanca üzülemeyeceğini düşünüyor dışarıdan bakınca. Mesela müzikte, Vivaldi’nin kışı bile kıvrak bir dile sahip. Dillerin bir doğası var. Evet dilin kaderimiz olduğuna inanırım ve içinde doğduğumuz dilin ruhumuzu biçimlendirdiğini. Ben küçükken “ah etmek” diye bir deyim duymuş ve buna takılıp kalmıştım. Ne güzel, ne kusursuz, verdiği ses düşüncesini de taşıyan bir sözcük.” Ah”… Bunun gibi çok sevdiğim kelimeler var Türkçede. Ve tuhaf sevdiğim kelimeler hep kısa, iki ya da üç harfli…Ağu, bal, gök, el, dal..Demek ki Türkçenin çok da komplike olmayan kısacık sözcüklerine, bir sese benzeyen sözcüklere vurgunum. Esasında saf Türkçe bir doğa dili, fazla alengirli değil, biraz yoksul ama işlevsel. Fakat Arapça ve Farsçayla birlikte medenileşiyor, zenginleşiyor ve tabii hüzünlere, sevdalara düşüyor. Bu karışımı da seviyorum ben. Mesela, “tereddüt” harika bir kelime, “vehim”, “muallak” kelimeleri de durumu aşan bir sanatsallığa sahip, artistik kelimler.

‘İğrenç bir doğum lekesi’ne benzettiğiniz “yalnızlığı”, hakiki bir faşist olarak tanımlıyorsunuz.

Evet, yalnızlığı doğum lekesine benzetmem bu “yalnız kalma ve sonuçta bu hali sevme” durumunun yaradılıştan geldiğine inanmamdan kaynaklanıyor. Bazı insanlar doğaları gereği böyledir, fazla ısınmaz, yanaşıp kaynaşmazlar. Yalnızlıklarıyla mutludurlar. Fakat bu kişiler aynı zamanda okuyorsa yalnızlık hallerine felsefi, edebi kılıflar bulmakta da gecikmezler.(itiraf etmem gerekirse çok da cazip kılıflardır bunlar) Yalnızlık hali çok abartıldığında insanı faşistliğe sürükleyebilir; her şeye tepeden bakma ve yorum getirme hali (olumsuzluğu), diğerlerini ötekileştirme, durmaksızın kritik etme hastalığına yol verebilir. Dikkatli olmak, ağırbaşlı ve mütevazi bir yalnızlık hali edinmek lazım….(bunu kendime sık sık tekrarlarım)

Korkuyu çok yaratıcı buluyor anlatıcı, hatta bir adım daha öne giderek “korku sanatın ta kendisidir” diyor…

Üretebilmek için bir parça korkmamız lazım gerçekten de. Hayatın dipsiz kuyularının varlığını, ölümün soğuk elini, tanrının acımasızlığını hissetmemiz lazım arasıra. İnsanın yazgısından ürkmesi gerek sanatsal yaratım için. Yaşamın bizim için yaratılmış güzelliklerden ibaret olduğu düşüncesi fazlasıyla romantik. Sanat bir parça tetikte beklemeyi de gerektiriyor. Bunu en iyi sürrealizmde görüyoruz zaten.

Ümran Avcı – haberturk.com (5 Ağustos 2012)

  • Erte Oyar - 05/08/2012 - 15:47

    Sibel Türker’e sevgiler. Kitabını henüz bitirmedim ama(sonuncusu),çok beğendim. Bir iki yer hariç. Biraz didaktik buldum onları. Kutluyorum.Cesareti! Kimbilir daha neler yazıcak.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r