Masthead header

Sessiz çığlıklar çölü | Anıl Ceren Altunkanat

Ceren fotoHer an karşılaşabiliriz karanlığın hastalıklı yüzüyle. Her an bir gölgede sıkıştırabilir ruhu o ölümcül mengene. Yalnızlık, yaşlılık, hastalık, ölüm. Tekrar tekrar, hep yalnızlık. Karanlık, umutsuzluğun çocuklarına gebe. Bu gece ve her gece. Zira rahimde gözlerimizi açtığımız o karanlık, ölümü de besliyor içinde. Ölümü ve belki daha korkunç şeyleri…

Hastalıklı karanlığın hazzını belki. Belki tekinsiz olanın yarattığı sarsıcı bağımlılığı. Yalnızlığın aşılmaz kalesini. Kendimizi o kaleye hapsetmenin karşı konulmaz çekiciliğini.

Böyle bir karanlığın öykülerini anlatıyor Guy de Maupassant. Böyle bir yalnızlığın. Çıkışsızlığın. Çaresizliğin. Bilinmezin hazzıyla, deliliğin kaçınılmazlığıyla örüyor öykülerini. Usulca sokuluyor dehşet yaşama, yaşam uysalca bulanıyor karanlığa.

Ve kara mizahla şiddeti arttırılmış bir sarsıntı işliyor satırlarına.

“Hasta bir mide kuşkuculuğa, şüpheye iter, kâbusları ve ölüm isteğini filizlendirir. Bu etkiyi genellikle hissederim. Belki de yediklerimi iyi hazmedebilmiş olsaydım, bu akşam canıma kıymazdım.”

Sürpriz ve kıyımdan çok, ruhun aşama aşama benlikten kopuşundan; yalnızlığını kavrayışı ve bu ıssız kalede ‘olmayana’ – akıl almaz olana –  ulaşmasından söz ediyor Maupassant. Olmayan bir şeyin hayata gelmesini, hayatı çalmasını anlatıyor.

“Hafızamız evrenden çok daha mükemmel bir dünya: Artık olmayana bile hayat veriyor!”

horla-ve-karanlik-oykulerRüya gibi sokulgan bir dille kendini açan öyküler, birden sert bir dönüşle kâğıttan kurtulup çarpıyor okurun yüzüne. Bir kâbusun en ateşli, en akla sığmaz yerinde aslında uyanık olduğumuzu fark etmek gibi.

“Revolverim orada, masanın üstünde… Onu dolduruyorum… Asla eski mektuplarınızı okumayın.”

Ve yalnızlık. Kaçındıkça içine yuvarlandığımız yalnızlık. Bizi yuttukça biz olan yalnızlık. Yutuldukça tutkuyla bağlandığımız yalnızlık.

“Varlığımız sırasında yaşadığımız en büyük ıstırap ebediyen yalnız olmamızdan geliyor ve bütün çabamız, bütün hareketlerimiz bu yalnızlıktan kaçmak için. Orada, açık havada bankta oturan âşıklar da bizim gibi, tüm varlıklar gibi bir dakikalığına yalnızlıklarını kırmaya çalışıyorlar; ancak yalnız kalacaklar, daima yalnız olacaklar; biz de yalnız kalacağız.”

Maupassant’ın öykülerinde yalnızlık hem umutsuz bir kaçış, hem çıkışsız bir tuzak. Haklı belki de. İnsanın bir diğeriyle arasında hep yalnızlık duruyor. Palazlandıkça öfkelenen, o hastalıklı karanlığa bürünen yalnızlık…

“Bir birleşme ıstırabı bize engel oluyor; ancak bütün çabalarımız boşuna; bırakıp gidişlerimiz yararsız; güvenimiz faydasız; kucaklaşmalarımız güçsüz; okşayışlarımız nafile. Ne zaman bir araya gelmek istesek, birbirimize olan öfkemiz, birbirimizin canını yakmaktan başka bir işe yaramıyor.”

İşte, bu umutsuzlar parkında can buluyor dünyaya ait olmayanlar. Canlı olmayanlar. Kâbuslarda yaşayan ne varsa çekiyor soluğunu canlı olanın; tüketiyor onu karanlığında. Sindiriyor içinde yaşanan zamanı; zamanın olmadığı bir çölde, bir anıymış gibi bırakıyor insanı. Bu çölde unutuluyor uğruna yaşanan ne varsa; azar azar sönerek ölüyor canın yaşam arzusu.

“Geçmiş beni çekiyor, bugün ise korkutuyor; çünkü gelecek ölü.”

Sessiz çığlıklar çölü. Kapkaranlık. Ve her şey, canlı ya da cansız, yalnız ya da yapayalnız, ölüme koşuyor burada.

“Her şey bir varlıktır. Havada yankılanan çığlık da hayvana benzer bir varlıktır; çünkü doğa, bir hareket oluşturur ve ölmek için tekrar şekil değiştirir.”

Anıl Ceren Altunkanat – edebiyathaber.net (22 Mart 2017)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r