Masthead header

Serkan Türk’ten “dilin, hafızanın, coğrafyanın romanı: Ausgang” | Aysun Ündal

Serkan Türk, adı Almanca, anlamı “Çıkış” olan bir roman yazdı. “Ausgang.” Romanın neden Almanca bir isme sahip olduğu kitabın satır aralarında saklı. Mart 2020’de Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan Ausgang, Serkan Türk’ün üç şiir ve beş öykü kitabından sonra yazdığı bir ilk roman. Daha önce yazdığı kitap adlarını bilgi vermekten ziyade, çok güzel olduklarını düşündüğüm için tek tek yazmak istiyorum.  Şiir kitapları şöyle;  Her Şeyin Güzel Olma Nedenleri, İçimiz Çölse Biri Geçmiştir ve Uzun Ruhlu Bir Cüce. Öykü kitapları ise;  Uzak Yaz, Rüzgârlı Camlar,  Tanrı’nın Yalnız Kırları, Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim ve Uyurgezer Bir Gölge.

Kitabın kapak resmi de yazar gibi Trabzonlu, ressam Mümin Candaş tarafından yapılmış. Bir tesadüf eseri kitaptan bağımsız olarak resmedilen eserde taşlaşmış, koyu yeşil bir insan yüzü görülüyor. Saçlarının olduğu yerde dikensi çıkıntılar var, yandan görülen yüzün yapısı neandertallere benziyor. Gömlek giymiş bu mahlûka bakarken ister istemez kitabın ruhuna nasıl da uygun bir resim olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Serkan Türk ile Mümin Candaş’ın eserleri Ausgang’ın başkarakterleri olan arkeolog Hami Pazarlı ve Ermeni Onnik Efendi gibi birbirini bulmuş sanki. Aynı uygunluk kitabın yayımlandığı yayınevinin adı ile romanın konusunda da var. Romanı okuduğunuzda Yitik Ülke Yayınları adı ile Ausgang’ın nasıl güzel bir şekilde örtüştüğünü de anlayacaksınız.   

Fırat Caner, Serkan Türk’ün Ausgang’ını “bakışın yerine temaşayı geçiren bir yavaş roman,” diye tanımlamış. O temaşayı hissetmek için romanı okurken hızınızı kaybettiğinizi, durup dinlediğinizi, gördüklerinize daha dikkatli baktığınızı fark edeceksiniz. Siz bunu yapmak istemeseniz bile roman bunu size doğal olarak yaptıracak. Yavaşça, geriye doğru giden bir zaman makinesinin içindeymişçesine kaçınılmaz olarak yavaşlayacaksınız. Bu yavaşlamanın çok güzel, bir o kadar da önemli bir ödülü daha var. “Terapötik etki.” Ausgang;  aynı zamanda “tedavi edici, ruhu sağaltıcı bir roman. Okuduklarınız gönül telinize dokunuyor çünkü. “Bunu hissedebilmek için duyduklarınıza bir nebze olsun kulak vermeniz yeterli. Romanın mahrem-i esrarı da burada sanki. Bir de bakmışsınız kendinizi zihninizde devam eden bu hikâyenin bir parçasıymış gibi hissedeceksiniz. Türkiye’nin ilk tüp bebeğinin kim olduğunu merak edecek, ağustos böceğinin o meşhur ötüşünü yapmadan önce kaç yıl toprak altında yaşadığını araştıracak, Onnik Efendi ile Hranuş’un dans ettiği “Dinle Sevgili, Dinle” tangosunu bulup bulup Zehra Eren’in sesinden defalarca dinleyeceksiniz. Daha da önemlisi ülkemizin yakın tarihine bambaşka bir gözle bakacaksınız. Hepsi de bir yapbozun parçaları gibi birbirini tamamlayacak.

Serkan Türk, dünyanın anlamsız birçok hayhuyu arasında durmamızı, fark etmemizi, dinlememizi, hissetmemizi, kendimizi başkasının yerine koymamızı, diğerini -ötekini- görmemizi amaçlıyor. Hatırlamamızı ve bütünlüğe kavuşturmamızı istiyor. Üstelik bunu anlatmayı da didaktiğe düşmeden başarıyor. Şiir ve öykü yazarlığının bu başarıdaki etkisi şüphesiz yadsınamaz.  Her ne söyleyecekse kısa, etkili, lirik bir şekilde, sezgisel boşluklar bırakarak söylemiş. Şiir zarafetinde, öykü vuruculuğunda bir roman ortaya çıkarmış.

İnsanın bitirilmemiş işleri, sarsıntıları -travmaları- olur da ülkelerin olmaz mı? Elbette var. Bizim payımıza düşen de ötekileşmek ve ötekileştirmek. Bu yüzden toplumsal sarsıntılarımızla da yüzleşemiyoruz. Dil, hafıza, coğrafya, inanç ve gelenekler hep bizi bir başkasına karşı öteki kılıyor. Tarihimizden, hafızamızdan bahsedemiyoruz. Köklerimizden, kendimizden koparılıyoruz. Her gelen kendi düzenini kurmak için bir öncekini yok ediyor. Hiçbir şeyin kökleşemediği bir ülkede yaşıyoruz. Bu durum bitirilmemiş işler gibi yakamızı hiç bırakmıyor. Hep geri geliyor. Durup durup önümüze çıkıyor. Hep canımızı yakıyor. Bu yüzden de geçmiş asla geçmiş olamıyor. Ausgang’ın başkarakterlerinden biri olan Onnik Efendi’nin dediği gibi “Her hayvan kendi sınırlarını bilip ona göre yaşıyor. Ya insan ne kendi sınırlarının farkında ne de başkasının sınırlarının. Görünmezin duvarlarına toslaya toslaya gidiyoruz. Bizler yeryüzünün en özgür olmayanıyız.”

İçine doğduğumuz hayat bizden öncekilerin oluşturduğu bir hayat aslında. Dolayısıyla insanlığın da bir geçmişi var ve en büyük acısı da dışlanmak ve dışlamak. Yaşadığımız hayatı anlamak istiyorsak bunu tıpkı bir arkeolog gibi geçmişe dönük olarak yapmamız gerekiyor. Bugüne bakarak sadece buzdağının görünen bir kısmını görebiliyoruz. Görünmeyen kısmında ise çok katmanlı ve bugünümüzü şekillendiren bir geçmiş var. İnsan doğduğu andan itibaren insan da olamıyor. Kendini tanımlayabilmesi için bir başkasının bakışı gerekiyor ve ancak ötekilerle kurduğu ilişki üzerinden bir benlik, bir kimlik edinebiliyor. Yine aynı şekilde acımızın öteki tarafından görülmemesi ve yok sayılması da bizi öldürüyor.                                                                      

Onnik Efendi sorumluluğun, özgürlüğe nasıl bağlandığının farkında. Nesnel egonun tek başına insan olmaya yetmediğini biliyor. Kendini ve dünyayı oluşturan, sorumlu olan; aşkın bir egoya sahip. “Her şey de böyle bu insanlar. Kendinden olmayanı ezip geçmeye, vurup öldürmeye nasıl da alışkınlar,” derken bile yaşadığı tüm dışlanmalara ve acılara rağmen kendini mutlu edecek ayrıntılar peşinde, bunlarla yaşama tutunuyor. Uzakta, küçük bir kızın okumasına sağlayacağı katkının, hayata teşekkür sayılacağını düşünüyor. Bir taraftan kendi gibi “öteki” olanların makûs talihi değişmeyecek diye düşünürken “Çocuklar ne güzel, her şeyden habersiz sallanıyorlar. Bindikleri tahterevallinin inişi ve çıkışı gibi hayat! Ne zaman ne olacağını bilemiyoruz,” diye yazıyor günlüğüne. Naif yüreği bir o kadar da gerçekçi aslında. Sokaktaki dozerin yıktığı binalara bakan insanların farkında olmadığı bir şeyi düşünüyor. “Bu sokaklarda bir süre sonra yükselecek binalar, her yeri değiştirecek. Bir yerin yerlisi olmak, tarih; bir yerin yabancısına dönüşmek zorunluluk olacak. Şimdi makineler yapıyor bu büyük değişimi. Önceden savaşlarla, iktidarlar yapardı aynı işi. Yeryüzü büyük sürgünler görmüş bu yüzden. Doğdukları yerde ölemeyenlerin hep bir gözü açık olsa gerek,” diye düşünüyor.

Ausgang’ın diğer başkarakteri Hami Pazarlı ise Mardin’in sınır köylerinin birinden sonsuza kadar aynı hayatın parçası olmamak için kaçmış, arkeolog olmuş genç bir adam. Nesnel bir egoya sahip. Ta ki geride kalan anne ve babasını evlerine atılan bir bombayla kaybedene kadar. Sonrasında o da bir öteki olduğunu fark ediyor ve zamanın sırtına yüklediklerini taşıyabilmek için bir adada bir çıkış yolu arıyor. Kimse için önemi olmayan ölmüş bir adamın “Bir süredir unutkanlık peydahlandı bende. Birikmiş ne varsa önüne katıp sürükleyen sel gibi yitip gidiyor zihnimden,” diyerek sadece kendisi için tuttuğu ve kimseye bir şey ifade etmeyen günlüklerinden birini kederinin panzehiri yapıyor. Onnik Efendi’nin yaşadıkları ile kendi yaşadıkları arasında bir bağ, bir benzerlik kuruyor. Adada sırtını dayadığı 700 yıllık zeytin ağacının gövdesiyle kendi gövdesi arasında kurduğu bağ kadar gerçek, sahici ve anlamlı bir bağ üstelik. “Güçlü olanın her zaman güçsüz olanı devre dışı bırakabildiği bu dünyada yaşamak” ona ağır geliyor. Hatırlamanın, mazinin, dilin, bir yere ait olmanın değerini yeniden öğrenirken insanın insana ettiği kötülüğün sebebini sorguluyor.

Tüm dışlanmışlar ve ötekiler adına roman boyunca kendisiyle “Sen Dilinde” konuşan bu adam, kendine yani bize “Ömrünü harcadığın şeyin ne olduğu konusunda bir fikrin var mı?” diye soruyor. Kitabın arka kapak yazısında da dediği gibi “İnsanın acıyla kesişen anlarından devşirilmiş tatlarla bohçamızdan lavanta çiçeği kokan kederleri çıkarmamıza vesile oluyor.”

Aysun Ündal – edebiyathaber.net (4 Şubat 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r