Masthead header

Serda Kranda Kapucuoğlu: “Bağ kurma ihtiyacının farkında olan son kuşaklarız biz.”

Söyleşi: Fatma Aktaş

Serda ile pandemi döneminde online bir eğitimde tanıştık. Aynı sınıftaydık. Artık Zoom gruplarına da “sınıf” denilen bir çağdayız. Kara tahtalar bilgisayar ekranlarına, “Öğretmenim bir şey söyleyebilir miyim?” parmak kaldırmaları tek tuşla emoji göstermelere dönüştü. Serda’yı ekranda söz aldığı ilk andan itibaren kendi alanıma aldım, kendimce davet ettim, sağ olsun o da hiç çekinmeden tüm yüce gönüllüğü ile bu davete koşarak geldi. Eve kapandığımız pandeminin o dar zamanlarının bir kısmını biz, ikimiz, arkadaşlığımızı daha da derinleştirmek için şahane bir şekilde kullandık bence. Benim için o anlamda en kıymetli hediyedir Serda.

Sonra bir gün beni aradı, romanını tamamladığını söyledi… Olaylar gelişti ve bir başka telefonda, “Yayından evvel son okumasını sen yapar mısın?” dedi. Dolayısıyla ben BİRDENBİRE’yi okurla buluşmadan evvel iki kez okumuş şanslı insanlardan biriyim. Hem redaktör hem de Serda’nın dostu olarak. Ama en çok okur yanımı safi tutmaya çalışarak.

Bu uzun girizgâhtan sonra söyleyeceklerim şu ki; burada resmi dilde bir soru-cevap, soru-cevap röportajı bulamamanız muhtemel. Öyle bir biçim vaat edemiyorum. Daha çok BİRDENBİRE’nin bir roman metni olarak hem kalbinde hem çeperinde, çokça da bizim tatlı bağımızın çerçevesinde yazar-editör-içerik üretici olan ve 20 yıldır bir şekilde metinlerin içinde seyahat eden SERDA KRANDA KAPUCUOĞLU ile rüzgârın yönünde, nehrin akışında ve hayatın tatlı salınımında bir sohbet sunabiliyorum. Hoş geldiniz.

Merhaba Serdacığım, öncelikle bu söyleşi teklifimi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim. Biliyor musun, aklıma benim de bir “editör” olarak sana verdiğim ilk röportaj geldi: Bir Editörün Ritüelleri. Ne kadar tatlı zamanlarımız oldu. Peki nasılsın? Pandemi sonrası uyumlandın mı hayata? Ben her ne kadar seni yakından takip etsem de seninle ilk kez tanışacaklar için pandemi nasıl geçti diye sorsam? 

Aslında ne güzel söyledin. Masanın her iki tarafını da birlikte tadıyoruz, bu harika. Ben de teşekkür ederim, burada olduğun için. Evet pandemi sonrası uyumlanma tamamlandı ama çok özlüyorum o günleri. Biliyorsun, ben ev insanıyım. Kimseye herhangi bir bahane üretmeden ya da açıklama yapmadan, doğal olarak evde olmak benim için şahaneydi. Pandemiyi eğitimler alarak ve vererek, çalışarak ve herkes gibi ekmekler yaparak geçirdim. Biz evde epey iyiydik. Bir de roman yazdım tabii pandemide. Gidip gelmelerin yokluğundan oluşan boşluk öyle müthiş bir zaman verdi ki. O karantinalar ve pandemi uygulamaları olmasaydı, yapamazdım sanırım.

Pandemide sosyal medyayı çok aktif kullanıp, hayatını filtresiz paylaştığını anımsıyorum. Çok verimli, ayrıca keyifli paylaşımlardı her biri. Senin de bu süreçte sosyal medya algının nasıl dönüştüğünü merak ediyorum.

Eskiden sosyal medya ile yine bir bağım vardı ama pandemide epey sardım sanırım. Evet ben bir ev insanıyım ama aynı zamanda insanlara bayılıyorum. Herkesin neler yaptığını, ne hissettiğini, ne okuduğunu ya da düşüncelerini oradan takip etmek de hoşuma gitti. Mesela sosyal medya olmasa senin dün lazanya pişirdiğini ve kıymanın az geldiğini bilemezdim ama şimdi biliyorum. Bu bilgi ne işine yarayacak, diye düşünebilir insanlar. Çok işe yarayan bilgiler bunlar, benim için öyle. Küçük şeyler benim çok ilgimi çekiyor. Bilirsin hep söylerim, büyük işlere bakan çok, bakmak isteyen de çok… Birileri de küçük işlere bakmalı. Tabii diğer tarafta ben de sosyal medyayı aktif kullanıyorum. İyi kullanıyor muyum tartışılır ama sık kullanıyorum.

Yavaş yavaş edebiyat ile olan bağına gelmek istiyorum. İlk ne zaman, nasıl şekillendi? Ya da ilk ne zaman mühürlendin hikâyelere diye de sorabilirim. Benimki GİZLİ BAHÇE romanıydı mesela. Altın Kitaplar’ın şömizli ciltli, yağlı boya kapakları… Sonra o serinin tamamını alıp okumuştum.

Ortaokula giderken bir yaz Şile’de eşyalı bir yazlık ev tutmuştu bizimkiler. Ben o zamana kadar pek hoşlanmamıştım roman okumaktan ama ablam çok okurdu, o çok iyi bir okurdu. O evde çok acayip bir Beyaz Dizi zulası ve Hayat Mecmuası arşivi vardı. Yapacak hiçbir şey olmadığı için (çünkü annem Şile’nin denizinden korkardı, nadiren plaja inerdik) biz o çocuk yaşta tüm kitapları ve Hayat Mecmualarını yuttuk ablamla, aşka, şöhrete ve ihtişama doyduk çok şükür. Burada başladı. Beni bir kitap kurdu yapan kitabın ismini de söyleyeyim: Maceraya Bir Bilet, Paula Paul. Nadir Kitap’tan baktım şimdi, 1987 Gelişim Yayınları. O yaz da 1992 falan olmalı, ben de 13 yaşındayım.

Bir süre finans alanında çalışıyorsun ve sonra keskin bir dönüşle basın-yayın-medya alanına geçiş yapıyorsun. Bu tür deneyimler belki ben de aynı yollardan geçtiğim için hep ilgimi çekiyor. Aslında yeni çağımızda tek kariyer alanında ısrar etmemek, yıllar evvel Susanna Tamaro’nun dillendirdiği ve şimdi bir felsefe haline gelen “YÜREĞİNİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT” fikrini hayata geçirebilir olmak çok sık karşılaştığımız durumlar. Ama 20 yıl evvel zor olmalı değil mi?

Bence hayatın kendine ait bir çekim gücü var. Yerçekimi, kütleçekimi gibi kaderçekimi. Hani denir ya kader mi seçim mi diye. Gerçek kaderimiz kalbimizde yazılı. Egodan, arzulardan, hırstan, beklentiden azade, kalbimizin o pür sesini dinleyip de yanıldığımız hiçbir şey olmuyor galiba. Benim için o yıllar akıl ile kalbin çeliştiği, kesin bir biçimde çeliştiği yıllardı. Geleceği hiç düşünmeden, sadece o anki süreğen gerçekliğin verdiği rahatsızlık üzerine alınmış bir karardı. Bir gün bile pişman olmadım. Çılgınlık ile hakikat güzel bir ikili. Ve bir şeyi kırmak için illaki kuvvet uygulanmalı. Gerçeklik de böyle kırılıyor. Sonra çileni çekerken de müsterih oluyorsun, hak edilmiş bir çile o. Olumsuz anlamda demiyorum, çile biliyorsun kahramanı kahramanlaştıran bir proses. Bu nedenle yıllar süren, zorlayan ama yıldırmayan sınavlar ve denenmeler yolu, hak edilmiş bir yol. Layıkıyla ilerlemek gerek. Bunun farkında olmak iyi bir şey. 

Ortalama 20 yıldır bu alanın bir şekilde içinde olduğunu anlıyoruz. Basılı-matbu dergicikten başlayarak yayıncılık, içerik üretimi, dijital süreli yayınlar, editörlük, yazar koçluğu, editör eğitimleri… Atladığım varsa sen ilave et lütfen…

Öyle gerçekten. Metin yazarlığı, içerik üretimi deyince çok havalı geliyor insanlara. Bu nedenle içini açmak isterim: kebapçı menüsü de yazdım, demir doğramacı web sitesi metinleri de. Her bir işte bambaşka sektörler, bambaşka insanlar tanıdım. Çok özel zamanlardı. Hep anlatırım 50 liraya basın bülteni yazıp kazandığım parayla dergi çıkardım ben… Nasıl bir yazmak sen düşün. Küçük iş büyük iş diye ayırmayıp daima iyi iş çıkarma hevesinde olunca, küçük işler biraraya gelip büyük işlerin kapılarını açtılar. Çok şükür. 

Şimdi esas soruya geliyorum. Bu kadar uzun bir deneyim boyunca kendi romanını kaleme almayı neden bu kadar erteledin? Ya da erteledin mi? Daha evvel yazıp da okurla buluşturmadığın metinlerin oldu mu? “Çekmecelerde bırakılan” deriz ya biz hep…

Fatoş bunu sen de bilirsin. Her kitabın kendi zamanı var. Ben hep istedim bir gün bir roman yazmayı. Bir istek olarak istedim ama. “Roman yazmak,” bu ne kadar hedefsiz bir cümle değil mi? Ne zamanki bir gün Birdenbire’yi yazmak istedim, o zaman işler değişti. Daha önce iki denemem daha olmuştu. Onları neden tamamlayamadığım da bana, yazarlarla çalışırken çok yol gösterdi. Her şeyin romanı olmuyor. Kimi şeyler öykü olmalı, kimileri anlatı, kimileri köşe yazısı, kimileri sosyal medya postu, kimileri de hoş bir gündüz düşü. Bu ayrımları fark etmek, fikirle ne yapacağımı net görmeme çok yardımcı oluyor. Bu açıdan Birdenbire, ertelediğim değil sakince vaktini beklediğim bir roman aslında.

Bana da hep yönettikleri sorudur bu: “Sen ne zaman kendi romanını yazacaksın?” Buna ilk yanıtım da hep “Ben yazanlara eşlik etmeyi tercih ederim,” oluyor. Hâlâ… İleride belki değişir, bilmiyorum. Peki sende durum nasıldı? Bu tip önerilere, yönlendirmelere nasıl bakıyordun?

Evet böyle bir beklentisi var insanların. Bu aslında hoş bir soru değil bence. Nazik merak şunu içerebilir ama “Edebiyatı bu kadar seven biri olarak yazmak yerine editörlüğü seçmen çok ilginç. Bu nasıl mümkün oluyor?” iyi bir soru olabilir. Anlatmak kadar anlattırmak da güzel çünkü. 

Çok iyi metinler okumuş olmak yazar adaylarında ya da hikâye anlatmak isteyenlerde cesaret kıran bir unsur oluyor mu sence?

Bilakis, çok iyi bir ışık tutuyor. Biliyorsun ben yazarlarla çalışıyorum. Bana biten dosyalar gelmez, bitmemiş dosyalar gelir. Eksiği, fazlası olan olan dosyalar. Okuduğum tüm metinler, tanıdığım tüm yazarlar, edebiyat hakkında bildiğim ve vakıf olduğum her şey, birlikte çalıştığım yazar için geliştirici, ufuk açıcı bir rol oynar. Biz onlarla, dosyaları üzerinde aylarca çalışırız. Ki, onların da metinleri iyi metinler olsun. Yazmak üzerindeki etkisine bakacak olursak, biriciklik tüm diğer iyi şeylerin üzerinde kalıyor hala. Biricik, özgün, özel bir şey yazmak ilk hedef olmalı. Çokluğun olduğu bir yerde her şey çok iyi olamaz. Sıralamada ortalamanın üzerinde olmayı hedeflemek, başlangıç için çok gerçekçi bir hedeftir. Her çok iyiye de çok tutulmamak lazım, bunu da söylemiş olayım.

Peki Birdenbire’ye gelelim istiyorum yavaş yavaş. Roman fikri nasıl oluştu? 

Rüyamda gördüm. Bunu bir dostuma söylediğimde müstehzi bir gülüşle karşılık verdi. “Kimin aklına gelir ki gördüğü bir rüyanın romanını yazmak?” dedi. Güldük ikimiz de çünkü biliyorduk, yaparım ben böyle şeyler. 

Bu romanı yazarken hazırlık sürecini çok merak ediyorum. Önce hikâyenin meselesi mi geldi, karakterler mi?

Roman kahramanları Ayşegül ve Mehmet’in birbirlerine baktıkları bir an var, hatırlarsın. Adliyede karşılaştıkları bölüm. O anı saniye saniye rüyamda gördüm ben. Aşkın o müthiş, hücrelerimizi bile hoş bir çırpınışa sokan muazzam halini gördüm. Haftalarca aklımdan çıkmadılar. Sonra uzun zaman o ikisini oraya getiren şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştım ve oradan çıkınca ne olacağını. Bu bir yasak aşk hikayesine benziyordu, geri sara sara ne olduğunu anladım; arkadaşımın aşkı, meselesiydi ve kahramanımız etik açıdan zorlanıyordu. 

Peki,  sen ayrıca çok iyi bir yazar koçusun. Öğrettiklerini kendin uygularken nasıl dilemmalar yaşadın? Bu git-gelli ruh ve durum halini nasıl idare ettin? 

Benim kendi varlık modelim bir dilemma Fatoş. Bunu anladım artık. Hem çok duygusal hem çok gerçekçiyim, hem hayalperest hem rasyonelim, hem otatikliğin gücüne inanırım hem analitik düşünceye. Yıllar içinde bu uçların arasında dengede durmayı öğrendiğimi düşünüyorum. Çoğunlukla dengede tabii, her zaman değil. Kendi yazma ve tasarlama sürecimi de ikiye böldüm. Yazar Serda ve Editör Serda olarak. Önce hikayenin mantık taslağını, kendi yöntemimle çıkardım. Sonra da sırayla yazmaya başladım. Yazarken kendime editörlük yapmadım. Ne zamanki birinci taslak bitti, editörlüğüm o zaman başladı. Birlikte çalıştığım yazarlara, yıllar boyunca verdiğim tavsiyeleri kendim için kullandım. Başa çıkamadığımda da tıpkı sana okuttuğum gibi editör arkadaşlarımdan yardım aldım. Tabii çok üzgün, çok fena hissettiğim anlarım da oldu. Yapamayacağımı, berbat edeceğimi düşündüğüm anlar. Tek tesellim, “Beceremezsem yayımlamam” kararımdı. Gerçekten de yayımlamayacaktım, hoşuma gitmeseydi. Biliyorsun sen o günleri.

Destek aldığını söylemen çok güzel.

Tabii. Öncelikle ömrüm boyunca minnettar olacağım Funda Alp’i anmalıyım. Adını söylerken bile içim yumuşacık oluyor. Ben bu hikayeyi 40 sayfa kadar yazdıktan sonra hiçbir şeye benzemediğini fark ettiğim bir an yaşadım Fatoş. Kötü bir andı. Dedim ya, çok da gerçekçi bir tarafım var. Sürpriz bir biçimde Funda ile tanıştık ve onunla birlikte çalıştık. Sorunlarımı nasıl çözebileceğimle ilgili şahane bir rehber oldu bana. Onu haricinde az önce söylediğim gibi editör arkadaşlarım ve yakın dostlarımın geri bildirimlerini aldım büyük bir süpheye düştüğümde.

Okuru Ayşegül  ile tanıştırırken roman aracılığıyla, aynı zamanda kadın olma meselesinin köklerine doğru da bir yolculuğa çıkarmış oldun. Kadın olmak, eş olmak, sevgili olmak, bireysel olarak sıfırdan başlayıp hayata tutunmak. Bu noktada kendi deneyiminin yazarken rehberliği nasıldı?

Fatoş az önce konuştuk ya, küçük işleri çok severim diye. Ben insanlara çok meraklıyım. İnsan merakım var benim. Doğrusu ilişkiler konusunda pek deneyimli değilim, ilk sevgilimle evlendim ve 19 yıldır da birlikteyiz. İki çocuklu bir anneyim falan. Bu nedenle kendi deneyimlerimin bu hikayeye pek bir katkısı olamadı. Ancak insan işinden biraz anlıyorum. Bildiğimi, anladığımı sanıyorum daha doğrusu. Duygular ve kararlar daima ilgimi çeken bir konu olmuştur. Ne düşünüyor, ne yapacak, bunu neden yaptı, yaparken ne hissetti, nasıl düşündü… En sıradan konuşmaları, hikayeleri bile özenle dinlerim ben. 

Yeniden başlamak ve yeni bağlar kurmak Ayşegül’le beraber okur olarak bizim de içinden geçtiğimiz yollar. Romanda ayrıca bol bol uyumlandığımız erkek karakterler de var. Sence erkekleri mi yazmak daha zorluydu, kadınları mı?

Romanda çok tatlı erkekler var, onları çok seviyorum. Erkekleri yazarken daha rahattım. Erkekler bana biraz klişe geliyor. Oysa kadın öyle değil. Kadın çok komplike, çok esnek, çok anlamlı bir varlık. Bir şeyi binlerce nedenle yapıyor olabilir, evet de diyebilir hayır da, az sonra seni patlatabilir de…. bunun için 45 yıl bekleyebilir de… Bence gerçekçi bir kadın kahraman yaratmak çok özen isteyen bir şey. Kadınlar basmakalıp değildir. Erkekler bu nedenle anlayamıyorlar bizi. 

Yeni bir çağın içine girdiğimiz artık malum. Kadın-erkek ilişkileri, bağ kurmak, geçinmeye gönüllü olmak bu çağda sence nasıl değişti ya da değişecek?

Geçen akşam bizim kızlarla konuştuk bu konuyu. Öyle sanıyorum ki bağ kurma ihtiyacının farkında olan son kuşaklarız biz. Değer vermenin güzelliği ve değerli olduğunu hissetmenin hayatiliği bilincinde olan. Ve bu ihtiyacı olabildiğince ajite hale getirip kendini üzen, yok sayabilen, aşırı affedici ve kabullenici… Bizden sonra bir kuşak var, onlar daha kolay başardılar sıçramayı. Kendi kızlarımdan ve onların arkadaşlarından gözlemlediğim ise, daha dürüstler. Hem kendilerine hem karşılarındaki kişiye. Bu da iyi bir şey. Bizim gibi sonsuz şans da vermiyorlar ilişkilerinde, bir iki hak daha veriyorlar. Sanki bir oyuna 3 can ile başlar gibi. Baştan sınırları çizilmiş gibi. Sınırları, kişisel kuralları bizim gibi 40’ından sonra keşfetmeyecek onlar. 

Birdenbire ayrıca içinden şarkılar geçen bir roman. O şarkılardan şahane playlist’ler çıktı, biliyorum. Onları evvelinde not olarak almış mıydın, yoksa yazarken mi zihninde ses etmeye başladılar?

Fatoş biliyorsun ben müziksiz yaşayamam. Müzik dinlemiyorsam da o benim kafamın içinde çalar. Romanın içindeki şarkılar hep kendi kendilerine geldi. Onları dinlerken, hikayede çaldıklarını fark ettim. Romandaki hiçbir şarkıyı bilerek, kurgusal bir unsur olarak sonradan yerleştirmedim, şarkılar da hep oradaydı. Onlarla ben de çok eğlendim, orada oluşları gerçekten dramatik etki yaratıyordu. Serdar Ortaç, Sezen Aksu, Mustafa Sandal, Sertab Erenler, Ajda Pekkan ya da Zeynep Bastık. Söylüyorlardı fonda o şarkıları.

Yazmak senin için nasıl bir motivasyon? Nasıl tarif edersin o duyguyu? Ayrıca yazarken bazı ritüellerin, alışkanlıkların var mı? Sabahları mı daha verimli çalışırsın, yoksa geceleri mi?

Sanılanın aksine ben çok az yazarım. Asıl pratiğim okumaktır. Gençken çok yazardım ama. Artık bazı şeyleri sadece düşünmüş olmak yetiyor. Ama yazıyorsam da kendimden geçerim. Dünyayla bağımı keserim o an. Ne hakkında yazacağımı, onu nasıl yazacağımı bilerek başlarım. Bir müzik listem var, onu hep aynı şarkıdan başlatırım. Kulaklığımı takarım ve bu yeterlidir. Her yerde ve her şartta çalışabilirim yeter ki gerginlik olmasın. Evdeysem bazen mum yakarım, bazen meditasyon yaparım. Ben hiç sabah insanı değilim. Sabahları erken uyanır sadece okurum, saatlerce. 

Çok sürükleyici bir roman Birdenbire ve 272 sayfalık bir kısalıkta hem bu kadar derin konular hem de içerdiği pek çok değişim, ayrıca ilişkiler ağında duyguların ve hallerin dönüşümü. Kısa yazmak zor muydu? Nasıl toparladın bu kadar çok mevzuyu?

Bu çok güzel bir soru Fatoş, teşekkür ederim. En titizlikle yaptığım iş buydu. Kısa ve net nasıl söylerim. Olabildiğince az konuşarak çok söylemek. Bu bağlamda okurun zekasına ve kavrayışına da çok inandım. Onların bu romanı pür dikkat okuduklarını varsaydım… Metaforik anlatımlar ve güncel bir dil bunu sağladı sanırım. Ben yazarlara da aynı tavsiyeyi veririm, hikayeye katkısı olmayan hiçbir şey bırakmamak. Estetiği ve edebi anlatımı tesis etmek önemli bir şey. Okuru ve anlamı dolandırmak, müthiş bir dalgayı kırmak, harika bir esintiyi dağıtmak en son istediğim şeydi. Metnin kıvamı yani. Kıvam, çok mühim bir şey bence. Dikkat ettim buna gerçekten.  

Türkiye ve dünya edebiyatından kimleri okuyorsun bugünlerde? Çağdaş edebiyatta etkilendiğin yazarlar ve kitaplar?

Çağdaş edebiyatı çok yakından takip ediyorum. En çok da Türk edebiyatını. Bizim edebiyatçılarımızı çok seviyorum ben. Eskileri de yenileri de. Ancak Melisa Kesmez, Banu Özyürek, Ebru Ojen, Aylin Balboa ilk aklıma gelenler… Bizim edebiyatımızda erkekler çok konuşur ve konuşulur ancak ben kadın edebiyatçılarımızın incelikli meselelerini, dillerini ve duyarlılık alanlarını çok seviyorum. İki kitap arasında kaldıysam kadın yazarlı olanı seçiyorum, öyle diyeyim. Edebiyat sever biri olarak  elbette dünya edebiyatı da daima okuma planım içinde ancak ağırlıklı olarak bizimkilere daha çok zaman ayırdığımı söylemeliyim. Böyle olmasını da çok önemsiyorum. Bizde yazarın en kıymetli teşviki kendi ülkesindeki okuru çünkü etki alanı ne yazık ki çok kısıtlı. Oranın enerjisine katkı koymak benim de öncelikli vazifelerimden biri gibime geliyor.  

Dünyada pandemi, savaş, ekonomik çalkantılar derken büyük değişimler, yenilenmeler olmakta. Dünya -ve edebiyatla beraber sanat- yenilenebilecek mi gerçekten bütün bu olup bitenlerden sonra? Önümüzdeki dönemlerde, bu dönemde yaşadıklarımız sanata ve edebiyata nasıl yansıyacak sence?

Aslına bakarsak sanat da bilim de din de sorunlardan besleniyorlar. Dolayısıyla tema ve hikaye bolluğu her zamankinden daha iyi durumda çok şükür 😊 Edebiyat ve kitaplar açısından konuşacak olursak, okur için faydanın öne çıkacağını bu sebeple de biçimin, formun ve pratikliğin, bu açıdan kitabın etkileme gücü ve alanının önem kazanacağını düşünüyorum. Hatta daha da ötesinde kitabın da bilgi alma ve iyi vakit geçirme aracı olarak hedonist ve pragmatik bir kullanım motivasyonunu karşılayacağını düşünüyorum. Şu anda da böyle ve bu daha belirgin olacaktır. Bu kısmı da atlatınca kitap ve sanat huzur içinde yeniden kavuşacaktır. 

Yeni neslin artık hikâyeler evrenine daha çok görüntü düzeyinde (dijital medya-sinema-oyunlar vb.) bağlandığını görüyoruz. Bir de yeni kuşağın edebiyatla ilişkisini nasıl görüyorsun?

İçlerinde kaç tane sakin, sabırlı ve kendine yeten kişi kalırsa kitap da onlara emanet olacaktır bence. Kitabın ne olduğu bir daha tanımlamalı. Hikaye başkadır kitap başka. Medya desteği başka bir şeydir, kitap başka. Bunu tekrar etmekte fayda var. Kitap dediğimiz zaman, yazar dediğimiz zaman, anlatacağını sadece kelimeler, boşluklar ve noktalama işaretleriyle anlatan bir üründen ve insandan bahsediyoruz. Bence bu her çağda çok değerli bir özellik olacaktır çünkü çok zor. Futbolun oyuncular, hakem, kale direkleri, çizgiler ve topla fiilen oynanması gibi; kararlar, şüpheler, arzular, kusurlar… Kusur çok güzel bir şeydir, kusurluluk çok güzel bir şeydir. Bazı şeyler böyle el yapımı, insan yapımı olduğu için gerçek, gerçek olduğu için kusurlu, kusurlu olduğu için düşünmeye değerdir… Gerçek, değerini ve önemini kaybettiğinde insan olmanın tüm muhteviyatını kaybederiz. Bu nedenle, bu eski usul anlatma biçimine verilen değerin daima süreceğini düşünüyorum. Hatta daha daha ileriki nesiller buna hayranlık bile duyabilir. “Vaauv! Işık, ses ve efekt olmadan, hepsini kelimelerle mi yapmış? Hem de tek tek yazarak!” Bizim şimdi piramitlere baktığımız gibi.

Romanını okurken adeta bir film izler gibi geçti sahneler. O nedenle oldukça sinematografik bir eser olduğunu söyleyebilirim. İleride dizi ya film olması tekliflerine nasıl bakarsın?

İyi bir projeyle doğrusu ben de aynı hikayeyi bir kere de izleyeyim çok isterim.

Edebiyat ve metinlerle yolculuğun bence hayat boyu sürecek, ondan eminiz. Ama kurgu yazarlığı, hikâye anlatıcılığı hakkında bundan sonraki projelerin nelerdir? Var mı yeni bir roman?

Ben bu romanı daha sonra yeni romanlar yazabilmek için yayımladım. Biliyorsun, metni metin yapan en dramatik öğelerin başında gelir okur. Bu hikayeyi bitirmek için okura ihtiyacım vardı. Bu sayede bitti diyebildim. Ve evet, başka hikayeler de anlatacağım.

Sohbet tadındaki bu şahane röportaj için çok teşekkürler Serdacım. Daha nice nice güzel buluşmalara. Hikâyeler evreninde hep bir arada olmaya…

Bu müthiş alan ve güzelim soruların için ben de çok teşekkür ederim. Daim olsun.

edebiyathaber.net (11 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r