
Söyleşi: Suzan Yörük
1. Şiir yazma yolculuğun nasıl başladı? En çok okuduğun ve seni etkileyen şairler kimler oldu? Dönüp dönüp okuduğun ve ilham aldığın başucu kitabım diyebileceğin bir şiir kitabı, benim şairim diyebileceğin isimler var mı?
İlk şiirlerimi ilkokul yıllarında yazdım. Ortaokul yıllarımda günlük tutmaya başlamıştım, lise yıllarımda da şiir yazdığımı hatırlıyorum ama Kıbrıs’ta dergi kültürü yaygın ve görünür değildi. İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans programında okurken, kütüphanede keşfettiğim Emily Dickinson’ın şiir kitabı çok dikkâtimi çekmişti. O dönem yaşadıklarım ve ardından Dickinson’un şiirleri, şiir yazmaya kendimi adamam anlamında benim için tetikleyici oldu. İlk dönemler Sylvia Plath’ı da çok okuyordum. Önce Kıbrıs, sonra Türkiye’de şiirlerim yayımlanmaya başladı. Türkiye’de ilk şiirim Yasakmeyve dergisinde yayımlandı. Varlık dergisine ilk defa şiirlerimi gönderdiğimde küçük İskender birini seçip yayımlamıştı. Şiirlerimin seçilip seçilmeyeceğini dergiler çıkınca öğrenmek çok heyecan verici deneyimlerdi. Türkiye’de ilk şiirlerimin yayımlandığı önemli bir diğer dergi de Kitap-lık dergisidir. Yirmi yıldır düzenli olarak dergilerde şiirlerim yayımlanıyor. Çok şairi okudum ama belli şiirlere döndüğüm oluyor. Daha çok dönüp okuduğum şairler Kaya Çanca, Fernando Pessoa, Pablo Neruda ve Şavkar Altınel.
2. Yazarken belirli bir ritüelin var mı ya da ilham aldığın özel bir mekân söyleyebilir misin?
Değişkenlik gösteriyor bu. Mekân açısından bir kafede yazdığım da olur, evde odamda yazdığım da. Araba sürerken zihnimde şiir yazdığım zamanlar da oldu. Şiiri, mısra mısra tekrarlayarak aklımda yazar; unutmamak için tekrar tekrar yüksek sesle okurdum. Araba yolculuğunun sonunda, şiiri not eder, bazen gerisini kâğıt üzerinde tamamlardım. Çoğu kez odaklanmak ve derinleşebilmek için, kulaklıkla dinlediğim şarkıyı tekrara alarak şiir yazarım. Belli birkaç şarkı var dinlediğim. Kimi dönemler dizüstü bilgisayarımda, kimi dönemler de defterlere şiir yazdım. Otobüste avcuma veya kafede peçete üzerine şiir yazdığım da oldu. Bazen bir defterin arasından yıllar öncesinden kâğıtlar çıkıveriyor. Kimi şiirler uyku öncesi veya uyku arası geliyor, sabaha unutmam diyorum, o an not etmiyorum; böyle çok dize uçup gitti. Düz yazı çalışacaksam daha sabit bir yer, sessizlik, sakinlik gerekiyor. Bana fazla gelen ortamlarda çalışamıyorum. Şehir veya ülke değiştirmek, müzik dinleyerek yabancı bir yerde, farklı bir mekânda uzun yürüyüşlere çıkmak, yeni yerler keşfetmek yaratıcılığımı tetikliyor. Yürüyüşler, tüm duyularla keşif-gözlem, mümkünse penceresi bir sokağa veya doğaya bakan sessiz bir odada veya kullaklıkla müzik dinleyerek kafede yazmak, yaratıcılık ritüelimin parçaları diyebiliriz.

3. Kapadım Kapıyı kitabı, çoğu 2015 yılında Londra’da yazdığın şiirlerden oluşuyor ve üç bölüme ayrılıyor: Yuvasında Çıtkuşu, Kapadım Kapıyı ve Tepelerde Gelincikler. Hepsi de çok etkili ve güzel isimler. Kitabının ve kitap isminin bir varoluş öyküsü varsa senden dinlemek isteriz.
Bölüm ve başlıkları kitabın söylemiyle bütünlük göstermesini amaçlayarak düzenler ve seçerim. Geniş bir bakış açısı benimsediğimden sonraki kitaplarla da bir ilişki gözetirim. 2015 Eylül’ünde Kıbrıs’tan Londra’ya dönmüştüm; yine bir patlamayla devamlı şiir yazdığım bir dönemdi. O birkaç hafta, yurt odamda oturup dışarıya ve aşağıdaki iç bahçeye bakarak siyah defterime şiirler yazdığımı hatırlıyorum. Kitabın neredeyse tamamı, o birkaç haftada yazıldı. Kozmopolit bir şehirde yabancılaşmayı ve kişisel süreçlerimi deneyimlerken yazdığım şiirler… Her bölümün kendi içinde bir bütünselliği var. Bu kitapta Kapadım Kapıyı diyorum, diğer kitapta başka bir şey söyleyeceğim. Burada bir durma hali yok; bütünsellik, ilişkisel bir yaklaşım ve bundan sonra gelecek kitaplarla da bağ kurduğum, geniş bir söylemin parçası her bir başlık.
4. Kitabının iç sayfa desenleri ve kapak çalışması da sana ait. Burada şair yönün dışında ressam yönünün de olduğunu görüyoruz. Hatta kitapta olmayan Kapadım Kapıyı serisinin devamı bazı desen çalışmaların horozart.com sitesinde satışta bulunuyor. Görsel sanatlara olan ilgin ne zaman ve nasıl başladı?
Şiirden önce resim vardı. Resim yeteneği boyalarla daha erken dönemde görünür oluyor; resmin, daha geniş bir kesim tarafından daha kolay algılanabilir bir tarafı var. Lise yıllarına kadar resimle kendimce ilgilendim. Resme yıllar sonra 2017 yılında, Londra’da zor bir zamanımda döndüm. İtalyan arkadaşımın cesaretlendirmesiyle oldu. Önce mürekkep ve küçük bir sulu boya seti ile başladım. Çok geçmeden Londra’da çeşitli sanat malzemeleri, farklı kâğıtlar, sulu boya setleri, farklı kıldan yapılmış fırçalar, vs. satan dükkânların peşine düştüm. Yeni malzemeler alıp deneyerek odamda, kimi zaman da açık havada devamlı resim yapıyordum. Kapadım Kapıyı şiirleri ve resimleri aynı dönemi yansıttığından, şiirlerle resimleri bir araya getirme kararı aldım.
5. Geçmiş tarihlere baktığımızda Tevfik Fikret, Nazım Hikmet, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi usta şairlerin ressam yönünün olduğunu biliyoruz. Hem ressam, hem şair olan Bedri Rahmi Eyüboğlu “Şiiri, şekil bulmuş resim, resmi şekillenmiş şiir”, olarak ifâde eder. Sen bu konuda neler söylemek istersin? Şiir ve resim sanatı arasında ne gibi bir ilişki kurulabilir? Sende hangisi daha ön planda?
Resim yapmak benim için bir meditasyon ve olma halidir. Resim yaparken mutlu oluyorum. Aynı zamanda, yoğun dönemlerimde arınma sağlayan bir ifâde biçimi. Zihnim ve bedenim kâğıda uzuyor. Şiir ve resimde, boşluk ve lekeyle bir denge kurduğum için ikisine de benzer şekilde yaklaşıyorum diyebiliriz. İkisi farklı ifâde biçimleri; bir dönem şiir yazıyorsam, bir dönem resim yapıyorum. Genelde yoğun yaratım süreçlerim ile uyku ya da nadas süreçlerim olur. Bu dönemleri hep ayrı ayrı hatırlıyorum, belki ikisinin kesiştiği dönemler de olur ilerde, bilmiyorum. Sonuçta belli dönemlerimde ortaya çıkan eserleri birleştirmeyi seçtim, Kapadım Kapıyı kitabında olduğu gibi. Diğer yandan, şiir yazma sürecimi çoğunlukla bir soru, sorun, düşünce, anlamlandırma çabası, itiraz veya üzüntü başlatıyor. Mutlu, nispeten daha memnun aralıklarda hayatıma bakıyorum, beni huzursuz eden şeyler yoğunlaştığında, sancılı bir yazım süreci sonunda bir arınma yaşıyorum; bunu istediğim gibi ifâde edebilmek tatmin duygusu sağlıyor. Yayınevlerinin, kitaplarında yazı ve resmi bir araya getiren sanatçılara karşı duyarlı olması gerektiğini, estetik anlayışlarını geliştirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Böylelikle en azından özgün, iyi eserler bir köşede tozlanmaz veya basılabilmeleri için kırpılmak zorunda kalınmaz. Maalesef Kapadım Kapıyı kitabına alamadığım eserler oldu. Bazı şiir veya desenler bir sayfaya sıkıştırıldı. Bunun yanında, yayınevleri genelde finansal kaygılarla renkli desenler içeren kitapları basmaya yanaşmıyor. Bu, bir yere kadar anlaşılsa da yeniye yer açmıyor; bu, büyük bir kayıp.
6. Mekânların bir ruhu olduğuna inanırım. Hatta orada yaşanan anılar, hisler, insanların bıraktığı enerjiler mekânın atmosferini şekillendirir. Bazı yerlere girdiğinde içini huzur kaplar, bazılarıysa açıklanamaz bir ağırlık hissettirir. Özellikle eski binalar, doğayla iç içe alanlar ya da insanların yıllarca vakit geçirdiği mekânlar bu ruhu daha derinden yansıtır. Kıbrıs’ın sokakları doğası ve tarihi dokusu ile Londra’nın çok kültürlü ve hareketli atmosferi arasında şiirin açısından nasıl bir fark hissediyorsun? Bir mekânın şiire dönüşmesi için orada yaşamak mı gerekiyor, yoksa bir anlık etkileşim de yeterli olabilir mi?
Londra’da da yaşadım. Bende oluşan fikir, iki mekânın farklı kutuplarda, uç deneyimler olduğuydu. Bir tarafta travmatik geçmişi olan, görünmez bir toplum ve toprak parçası, Akdeniz kültürü ve havası varken, diğer yanda kozmopolit, gelecekçi, yılın yarısı güneşsiz, hızla makineleşen/robotlaşan büyük bir şehir vardı. Şiir yazmak için bir yerde yaşamam gerekmiyor, ancak yer değişikliği, yeni keşifler şiir yazmamda tetikleyici olabiliyor. Geziler yaptığım veya kısa süre konaklayıp keşfettiğim mekânlarda da şiirler yazabiliyorum; sokak, yer, kafe isimleri şiirlerime bir şekilde sızıyor. Sınırların ötesinde, fiziksel dünya ile görünmeyenin arafında, resmin içinde ama izole, dıştan etkilenen ama aynı zamanda görünmez, resmin içinde yürüyen ama dışarıdan da resme bakan, hareket eden ve seyreden insan/yazar olarak tanımlayabilirim kendimi.
7. ‘Değişen Manzara’ başlıklı şiirinde “Ölüm bir portakaldı” ifâdesini kullandığını görüyorum; bu oldukça çarpıcı bir metafor. Portakal genellikle canlılık, doğallık ve sıcaklığı çağrıştıran bir meyve. Ölüm gibi ağır bir temayı işlerken, sana portakal imgesini düşündüren neydi, hangi yönlerine vurgu yapmak istedin? Okuyucuların bu imgeyle nasıl bir duygu ya da düşünce dünyasına girmesini amaçlıyorsun?
Şiir şu şekilde devam ediyor: ‘Ölüm, bir portakaldı | Kucaklayan | Sıcaktı | Boynunun, yeterince soluk, | buzdan keskinliği’. Şiir, şairden çıkar, onu okuyucuya bırakmayı tercih ederim. Böyle sorular geldiğinde, yazma sürecimi, hislerimi, düşüncelerimin bir kısmını paylaşmak suretiyle soruyu cevaplamaya çalışıyorum, şu açıdan bazen yararını görüyorum: Bu, bir diyalog, tartışma yaratıyor ve okuyucunun yorumlarını keşfetmemi sağlıyor; ötekinin kendi deneyimi doğrultusunda şiirle kurduğu ilişkiye merak kesiliyorum. Açıkça dile getirilmeyenin ifâde bulmasının bir büyüsü var, bana da bir şeyler katıyor. O nedenle, şair-okuyucu buluşmalarını tek taraflı etkinlikler olarak görmüyorum. Yazarken ne düşünüyordum? Şiirin bütününe de bakarak, bu dizeler çok katmanlı bir şekilde incelenebilir. Burda bir tezatlık yaratmaya çalışıyorum. Portakal aynı zamanda sıradandır. Ölüm olgusuna rağmen hayatlarımıza devam ediyoruz. Hayatın geçiciliğini, genç, feci ölümlere rağmen, ama en başta ne şekilde olursa olsun, ölümü bir yere koyarak hayatlarımıza devam ediyoruz. Varlık, yaşam, ölüm bir muamma; ölüm, korkuyu tetikleyebilir, onu her anımızda düşünüyor, ölümü ve varlığımızı sorguluyor olsaydık deliredebilirdik. Portakal sıcak, enerjik bir renktedir; kabuğunun altında dilimlere ayrılır. Ölümle yaşam iç içedir, portakala benzer. Ölüm, hayat devam ederken onu koyduğumuz yerde duruyor. Böylece yürümeye devam ediyoruz. Huzurlu ölüme hasret olabiliriz. Ölüm, çare de olabilir kimine göre; yaşamda ölmüş şeyleri de temsil edebilir. Bunlar, içimden geçenlerin bir kısmı. Yine şiiri okuyucuya bırakıyorum.
8. Kitaptaki şiir isimleri de üzerinde epeyce çalışılmış ve özenle seçilmiş belli ki, dikkâtimi çekenler hakkında konuşmak isterim. Şiirin ismi ‘Post-mortem Fotoğraf’, biraz bu ismi açmak istiyorum. Bu isim, ölüm sonrası çekilen fotoğraflara verilen isim. 19. yüzyılda özellikle Viktorya döneminde yaygın olan bu uygulama vefat eden kişilerin anısını yaşatmak amacıyla yapılırdı. Ölen kişi genellikle doğal bir uyku pozisyonunda ya da yaşayan aile bireyleriyle birlikte fotoğraflanırdı. Bu fotoğraflar, ölen kişinin son görüntüsünü hatıra olarak saklama amacı taşırdı. Günümüzde bu uygulama nadiren görünse de, tarihsel ve kültürel açıdan ilginç bir konu olarak araştırılmaktadır. Bu başlıkla şiirinin teması arasında nasıl bir ilişki kurdun?
Uzun zaman önce bu siyah-beyaz fotoğraflara rastladığımda çok şaşırmıştım, ilgimi çekmişti. Korku yoktu veya bir kenara konmuştu. Ölümle yaşam bir aradaydı. Fotoğraf çekimi esnasında ölü, onu ayakta tutabilmek için uzun bir palto askılığıyla destekleniyordu. Ben, şiiri yazarken, aşk üzerine de düşünüp yazmıştım. Yorumu okuyucuya bırakıyorum.
9. Gelecekle ilgili projelerin neler yeni kitap çalışmaların var mı? Biraz bahsedebilir misin?
Kapadım Kapıyı ve sonraki şiir kitabım 2020-2021 gibi hazırdı. Kapadım Kapıyı, 2015, Londra şiirleri. Araya Covid salgını girdi, bu dönemde başvurduğum pek çok yayınevi şiir dosyamı, şiir satmaz diyerek geri çeviriyor, kâğıdın pahalı olduğundan söz ediyordu. Türkiye’deki çeşitli yayınevlerinden olumsuz cevap aldım. Mesajlarıma hiç dönmeyen veya kitabı basmak için ücret isteyenler de oldu; bunlara yanaşmadım. Kapadım Kapıyı, Türkiye’de, Ekim 2024’te basılabildi. Reddedilmenin ve görülmemenin duygusunu yaşadım, yaşıyorum; bunları biriktiriyorum. Kitap yayımlayabilmenin, görünür kılınmanın kıstasları poetik kıstaslardan çok farklı olabiliyor. Henüz basılmayan kitap dosyalarım bekliyor; bunlar da daha önce yayımlanabilirdi. Öncelikle, sıradaki şiir kitabımı yayımlama planım var.
Projelerimi gerçekleşmeden söylediğimde benim için büyü bozuluyor, üzerinde çalışamıyorum. Bu nedenle, edebiyat çalışmalarımı yayımlanana kadar kendime saklıyorum. Edebiyat benim profesyonel, özel alanım. Yaratım alanımı, artık kapıyı kapayarak koruyorum. O oda bana ait. Yayımlanan kitaplar ise, okura. Sınır çizerek kendime daha iyi, sağlıklı, verimli, özgür ve konforlu bir çalışma alanı oluşturabildiğimi hissediyorum. Söyleşi için çok teşekkür ederim, Suzan.


















