Masthead header

Senem Dere’den “Kilit” adlı öykü

Dönüp geldiği baba evi hep aynıydı. Ona eski odasını verdiler. Kızıyla birlikte burada yatıp kalkacaktı. Biraz küçüktü ama ne yapsınlardı. İdare edeceklerdi. Oda tır parkına bakıyordu. Toz, toprak, duman… O yüzden camları hep kapalıydı. Onca zaman yaşadığı bu evde hiç yaşamamış gibiydi şimdi. Kabul etmek istemese de eski evini özlüyordu. Gemileri gören pencereleri vardı ne güzel. Camlar ardına kadar açık. İyot kokusu, yosun… Ya da hiç olmazsa trenler geçseydi diyordu içinden. Sarsılsaydı ev. Çay dökülseydi tepsiye, gazete göz hizasından aşağıya indirilseydi, duvarlar çatırdayıp sıvalarını dökse, sessizlik yırtılsaydı bir yerinden… Tırlar, bekleyen kararlı bir hayvana benziyordu böyle dururken. Neyi? Rüyalarına giriyordu.

Komşular çok iyiydi ama. Sağ olsunlar. Hiç yalnız bırakmadılar. Annesinin ahlanmalarını vahlanmalarını dinlemeye geldiler sık sık. Hep birlikte körolası kocasına ilendiler. Gözlerini koca koca açıp anlayışla baktılar. O nereye gitse peşinden yolladılar bakışlarını. Onlar konuşurken babası gazete okur çayını içerdi. Babası hep gazete okur, çayını içerdi. Bir de torununa “Git içerde oyna” derdi sık sık. Sonra başını sallayıp iç geçirirdi. Komşular… İyiydi sağ olsunlar. Hiç boş bırakmadılar. Sonra, günlerden bir gün, birisi “Sizin tır parkını da konağın sahibi almış” deyiverdi lafın arasında.
Konak bir masaldı. Onun masalı. Çocukken, bir keresinde, büyük kapıdan içeri girmiş. Kimse görmemiş. Bahçede, kocaman bir ceviz varmış, salıncaklı. Ne salıncak ama! Bulut, urgan, toprak, uç uç… Bahçe öyle büyükmüş ki sonra… Yürü, yürü, konak hep uzakta. Hanımelleri, yaseminler, yüksük otları, dört yapraklı yonca… Tavus kuşları hem de. Mavi, o yüzden hep ağlatır onu.

Zamanla tır parkında konağı seyreder oldu. Değil mi ki camdan baka baka, masalları içine kilitleye kilitleye kadın olmuştu, kolaydı bunu yapmak. Hatırladı. O bahçede dolaşır gibi tırların arasında dolaştı. Başında, küçükken oynadığı tül perdeden duvak, şarkılar mırıldandı döne döne. En kabarık eteğiyle. Anladı. Hâlâ çok sıkılan kız çocuğuydu ve başka düş bilmiyordu. Masalından öteye varamıyordu. Kızına sürekli kabarık etekler dikiyordu bu yüzden.

Ama masal bu ya, kilidinde dönmüş, açılmıştı bir kere. Konağın sahibini kendine çağırmıştı. Ya da konağın sahibi onu camdan bakarken görmüş beğenmiş, sormuş soruşturmuştu. Öyle de söylenebilirdi. Komşular sağ olsun, önayak olmuştular. Bir heyecan, bir telâş… O da yalnızdı. Şu hayatı paylaşacak birini arıyordu bundan sonra. Bundan sonra başka ne olacaktı? Çocuğu da kabulüm demişti hem. Her şerde bir hayır vardı işte. Bir kader, bir kısmet…

Yaşı geçkinceydi. Olsun! Prens değildi. Olsun! Konakta büyümüştü o. Okumuş etmiş, görmüş geçirmişti. Konağının pencereleri kim bilir nelere bakıyordu. Ne zaman bunu düşünse odasına iyot kokusu doluyordu. Ötesini unutuyordu. Nikâh şehrin en büyük salonunda kıyıldı. İkinci kez evlenenlere düğün ayıptı. Olsun! Duvağı upuzundu. Peşinden sürükleniyordu ne güzel. Alkış, tufan, çiçek, konfeti… Fransız gipürü, patlayan ışık… Gülümse, gülümse! Ayağına bas! Küçük kızı da gelin olmuş, bak! Dön, dön! Pasta, güller, bıçak, pembe… Allah utandırmasın. Ağlama annesi, makyajın akacak.

Tören çabucak sona erdi. Alkışlar ve gözyaşları içinde uğurlandılar. Hızlanan zaman sanki birden yavaşladı. Bunu fark edince içinde bir sızı duydu. Hem masallar mutlu sonla bittikten sonra ne olduğunu bilmiyordu. Hiç düşünmemişti bunu. “Hep mutlu yaşadılar” diye biterdi ya, daha ne olsundu. Kızdı kendine. Yeni bir hayata adım atıyordu artık. Konağın pencereleri muhakkak çok büyüktü. Şu hayatta daha ne olsundu! Yanında oturan kocasına baktı. Yüzü karanlıkta pek seçilmiyordu. Arada sırada, yanlarından geçen arabaların ışıklarıyla aydınlanıyordu. Çenesi fazla mı uzundu? Olsun!
Sonunda yüksek duvarların çevirdiği, dışarıdan sadece çatısı görünebilen konağın önünde durdular. Duvarların ardından cılız bir ışık sızıyordu. Girişte devasa boyutlarda döküm bir kapı dünyayı ikiye bölercesine uzanıyordu. Metal, soğuk, kıpırtısız… Kapıyı hiç böyle anımsamıyordu. Karanlığa yordu. Kocası elinde kocaman bir anahtarlık taşıyordu. Birbirine benzeyen yığınla anahtar içinden kapınınkini hiç şaşırmadan buldu. Kilidi açtıktan sonra han kapılarınınkini andıran büyük sürgüleri çekti. İçeriye doğru aralanan kapıya korkuyla baktı. İyot kokusu, yosun? Yoktu!

Kocasının peşinden ürkek adımlarla yürüdü. Geniş, ferah bir avluda buldu kendini. Serin bir rüzgâr vurdu yüzüne. Ortadaki mermer şadırvandan yayılan su sesiyle gevşedi. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. “Burası benim evim mi?” dedi içinden. O anda kocası geldi, elini tuttu. Daha önce hiç el ele tutuşmamışlardı. Elleri ne kadar da iriydi. Olsun! Onun çektiği yere doğru sürüklendi.

Avluyu geçip bu defa ahşap oyma bir kapının önünde durdular. İnce motiflerle süslü eski kapı dokunma isteği uyandırıyordu. Sarmaşık, dere kenarı, ılgın, nem, yılanlar çatal dilli… Sıçrayarak elini kapıdan çekti. Çocukluğunun masalında bu kapı niye yoktu? Kocası asma kilidi açtı. Ahşap kapı, arkalarından yavaşça kapandı. Bir anlığına, ne olduğunu tam olarak kestiremediği bir şeylerin bir daha hiç açılmamak üzere ona kapandığını hissetti. Ama hemen unuttu. Çünkü sonunda bahçeye çıkmışlardı.

Hanımelleri, yaseminler, yüksük otları, dört yapraklı yonca… Koş, koş! Çimlere uzan, dinle böceklerin sesini… Kızını görür gibi oldu sonra. Düğündeki gelin kıyafetiyle kendi etrafında dönerek şarkılar mırıldanıyordu. El ele tutuştular onunla. Döndüler, döndüler… Başka düş bilmiyorlardı. Masallarından öteye varamıyorlardı. Ağaçların kuytuluğunda, sandalyesinde oturan yaşlı kadını çok sonra fark etti. Kocasının annesiydi. Çok hastaydı. Utandı. Hemen onun yanına gitti. Ama kadın yaşlı bir tavus kuşuna benziyordu. Bütün tüylerini kapatmıştı. Kahverengi!

Gözleri diğer tavus kuşlarını aradı. Etrafta ağır ağır dolaşan bir iki tane vardı. Ama mavileri solgun, yorgundu. Salıncağı görmese ağlayacaktı. Çünkü mavi onu hep ağlatır. Koşup salıncağa gitti. Ona sığındı sanki. Sallanmaya başladı. Bulut, urgan, toprak, uç uç… Kocası yanına gelip onu salladı. Hızlı, daha hızlı! “Aynı düğün pastasındaki gelinle damada benzedik” diye seslendi ona. Salıncağın iplerini sevinçle sıkı sıkı tuttu. İpler iki kalın saç örgüsüydü. Yaşlı kadın köşesinden hep onu izliyor gibiydi. Kıpkısaydı saçları.

Yürü yürü, konağa bir türlü varamıyorlardı. Yok muydu yoksa! Bir kapı, bir kapı daha… Geç, geç, işte orada! Ahşap, büyük, kabuğunda… Bekliyor! Neyi? Kapının önündeydiler ama konak hâlâ uzaktaydı. Kapısı da küçücüktü. Kocasının kucağında eşikten geçti. Kapının kapanırken çıkardığı tok sesle irkildi. Ağır, kimseler duymaz… Olsun! Salonun ortasında durdular. Dans et, dans et… Sonra minderler, avize, taşlar, biblolar porselenden, sim, nakış… Bak, okşa! Hepsi senin. Hep mutlu yaşayacaklardı.

Biraz sakinleştiğinde, kocası onu yine kucağına alıp döne döne yükselen merdivenlerden yukarıya çıkarmaya başladı. Merdivenlerin hemen bitiminde bir kapı daha vardı. Taş, duvar… Başını çevirip aşağıya baktı. Uçsuz bucaksız bir merdiven dehlizinden başka bir şey göremedi. Merdivenlerin bu kadar dik, bu kadar yüksek olduğunu nasıl fark edememişti? Yüksekten korkardı. Yumdu gözlerini. Önlerindeki kapının açılıp sonra sertçe kapandığını duydu. Yere basıp gözünü açtığında yatak odalarına geldiğini anladı.

Cibinlikli yatak, ferforje, ipek örtü, abajur, kadife, iri güller… Durup durup baktığı, içindeki resimleri ezberlediği dekorasyon dergisinde dolaşıyormuş gibiydi hâlâ. Kocası yatağın kenarına oturmuş, gömleğinin düğmelerini açmaya başlamıştı. Anahtarlık pantolonunun kemerinde takılıydı. Anahtarların birbirlerine çarptıkça çıkardıkları sesler odanın sessizliğinde büyüyordu. Birden, süslü, abartılı eşyalar arasında ufaldığını, boğulduğunu hissetti. Kocasına “Neden hiç konuşmuyorsun” diyecek oldu. Sonra masallardaki prenslerin hiç konuşmadığını, sadece onlardan beklenenleri yaptıklarını anımsadı. Sustu. “Hiç olmazsa trenler geçseydi” dedi içinden. Bir ümit durdu, dinledi… Konak sarsılmadı, sessizlik yırtılmadı, hiçbir şey olmadı. Nefes alamıyordu. Gözleri telâşla bir pencere aradı. Ama odada hiç pencere yoktu! Bir ümit dönüp köşedeki mavi kapıya baktı. Bu kapı nereye açılıyordu?

Senem Dere – edebiyathaber.net (23 Kasım 2012)

  • Yilmaz meric - 23/11/2012 - 12:57

    Sanem, keyifle okudum yazini.ellerine. Saglik….cevaplakapat

  • Aylin Çağlar Bilman - 26/12/2012 - 11:37

    Yüreğinize sağlık. Severek okudum..cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r